ZIMEQ’IN AHPARİG’İ / FETİH DOĞAN KOÇ

Zımeq‘ın Ahparig‘i kirvam Şükrü Er’in anısına.

Şimdilik hoşçakal kirvam. Yine gel yanıma senin gibi gülen, yüreği sevgi dolu insanları alıp yine gel olur mu?

Zımeqın en renkli şahsiyetiydi kirvam Şükrü.

Zımeq sislere gömülürken ben darmadağanım bu sürgünlerde. Ne çok insanımız bizi bırakıp gitti öyle sesiz ve sedasız.

Yaprak döküm iklimindeyiz yine. Yine, her birimiz ayrı bir diyarda çığlık çığlığa sesizce ağlıyoruz. Ağlıyoruzda ne fayda. Giden gidiyor ve yılların özlemiyle bir çay kokusunda hasretimizi gidermeden, o güzel anıları yaşamadan gidiyor. Her giden bizden bir parça alıp gidiyor. Bir kış sabahı Hesen Xeri istanbulun soğuk havasında bizi bırakıp gitti. Sonra Kenane lace Sure ilkbaharda İzmir’e cemre oldu düştü. Ape ma Usene Heseyim ve daha geçenlerde Xalo Usen ve ardında Ali kardeşimiz sesizce bize sonbaharın sarı yaprakları gibi hüzünler ekerek veda ettiler. Daha bu hüzünlü sesimiz bitmeden köyra Şükrü’nün gidiş haberi yüreğimize derin bir sesizlik düştü. Çığlık çığlığa bir sesizlik…

Pencereden dışarı baktığınızda güneşi saklıyorsa bulutlar size yaşatığı güzel ve renkli yılların ruhu koye surun vadisine göçüp yayla kurmuştur. Sabahın ilk saatlerinde bizim Usen aradı ve sesi boğuk boğuk “bıko köyra Şükrü de bizi bıraktı gitti.“ Zar zor diyebildi. Aah bıko ah, bu kaçıncı ağlamaklı haberdir bana veriyorsun? Zaman şimdi sensizmi akacak zımeqın boşluğuna köyra Ahparig.

Toprağına bir gül yolluyorum akan göz yaşlarımın pınarından. Sesi sevdadır suskunluğun, suskunluğuna sevdalandığım Koye Surdur, Siwiskıdır, Barığıdır, Verocdur ve akan yüreğimizin ırmağıdır Çewres çımı da köyrayemı Şükrü. Yüreğinin gülüşlerinde sakla beni, sakla bir bütün Zımeqı.

Yaşamın her aşamasında bu böyle değilmiydi bıko.

Yaşam, önce tatlı bir çiçek gibi alınıyor gamzelere. Sonrasında yavaşça yeşertiyor fidanlarını. Kurumasın diye gözyaşları ile sulanmak istiyor bir süre

sonra bıko. Ve acılarımız sürgün yolarında param parça olup bir cam gibi saplanıyor kalbimize. Gel de dayan bu yokluğa, bu acılara ve bu gidenlerimize. Gel de anlat bana köyra Şükrü’ün gidişini. Anlat anlatabiliyorsan. Ah be bıko ah ne çok böyle bizi ansının bırakıp gidenler oldu.

Dopdolu yaşanıyor. Yüz sürdüğümüz bir zımeq gibi. Satır satır mektuplarda, adım adım toprak damlı evlerde yaşanıyordu. Sıcak bir sobanın etrafında masal gibi tebesümlü sade ve sıcak. Her mekanı bir anıya her an’ı bir hüzne çevirmek istercesine gidişler ve gidişin çok ani ve acıydı bu benim diyarımda köyra Şükrü. Ve ayrılığın Zımeqe bir gölge gibi soğuk ve karanlık çökerti bilesin.…

Barığ dağı sunumu gibiydin her yerde varlığın görünürdü. Dost ve arkadaşa can olurdun düşerdin yollara; şimdi düğünlerde Hesene Seşliman nasıl “Asma Gağandi“ söylesin sensiz. Sensiz nasıl gülsün bir bütün Zımeq.

Ne çok acılar dokundu ruhumuza, hiç bir acı bizi teğet geçmedi, acıyla gülüşlerimiz iç içe geçti. Her ölümün acısı ve sancısı böyle boğuk ve soğuk suların nehirine akarak büyüttü bizi. Her hasret bir sancı, her gidiş kederli bir acıdır sızlatıyor gözlerimi bıko. Bıko, demeki zaman hayatımızda sadece bir ölçüymüş. Bu ölçü acıları damıta damıta işliyor yaşamımıza. Yaşamsa dostluğun tek ölçüsüymüş. Sen bu ölçüde örenk bir kişiydin köyrayemı Şükrü.

“Gökyüzünü kayıp enden kartal“da nalatılan senin hikayendi. Şimdi ben seni nasıl anlatayım? Hangi Jara, hangi diyara, hangi ağaca ve hangi kuşa? Pepuk kuşunun ağıdı asırlardır dolaşıyor semahlarımızda bıko. Weroca düşen ilk baharın sıcaklığına hasret kaldık. Zımeqın ortasında dolaşan sesin Barığın mağaralarına çekildi. Koye Surun renkleri seni arıyor yaylaların sabahın ışınlarıyla…

Yüzü solgun bir Zımeq bıraktın ardından kirvam. Ki o kadim toprakların sırıdır gizli gizli ağlamakla büyüyeyen analarımızın yüreğinde. Zımeqın son nur yüzlü meleği Elif ananın gamzelerinde saklıydı merhemetin tılsımı. O tılsım; kainatın sırıydı ve hakikatıydı insanlığın. Acılarla yoğrulan toprağın çocuklarıydık. Kendi toprağımıza tutuna tutuna, hasretini yaşıya yaşıya büyüdük sürgünlerde. Son bir su damlacığı kalmıştı göz pınarlarımda, oda gizli gizli aktı ciğerlerime. Tuzu yaraya basar gibi sızlatıyor nefesimi. Tütünsüz yakılan bir cigra gibi ruhumun dumanında boğulurcasına gözlerim donuklanmış tavana öylece. Bir bana şaka olduğunu diyemedi. Diyemezdi de kirvam. Bizi bırakıp gitmişsin öylece.

Şükrü kirvam Zımeqın lirik sohbetlerin piriydi. Kayıp gülüşlerimizi yeniden bize armağan eden mimardı. Kenan’ın o mahsun derin kahkalarına yarım asırlık hasretini çektiğimiz bir sürecin iklimi yaşadık. Bize ve tüm insanlığa yeniden gülmelerini öğretirken, yine yarım kalan tebesümlerin ortasında ölüm bir kez daha vurdu tebesüme güneş açan Zımeq’i. Yine son baharın hüzünle dökülen yaprakları gibi acı acı sızlıyor sesizmiz. Sesimiz, sensiz ve yanlız kirvam. Kayıp gidenlerimizi arıyor içimizdeki acı çeken sesisimiz. Bir yanımız Ahparig, bir yanımız Çuhar ve hep eksik kaldı bir yanımız. Ve şimdi sensizliğe nasıl alışır sırdaşın ve yoldaşın Perihan.

Gidişin kivram Sabri’nin erivan bakışlarına hüzün doldurdu. Erivan’ın yüreğimi yaralı yoksa Sabri’nin sol gögsümü sancılı buna kimse cevap olamıyor. Her mevsim kendi ezgisinin melodisinde acılarını yaşar. Sabri de sesiz sesiz kendi mevsimine sınığınmıştır kirvam. Şimdi Zımeq’e Erivan güneşi açsa ne fayda. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ardında bıraktığın yüreklerde ateş dinmiyor kirvam. Yağmur dinmiyor Zımeq de, şimşek Tap dağın tepesinide vurdu kirvam. Ansızın gidişin sarstı hepimizi.

Zımeqın ortasındaki çeşme ne sırlar barındırıyor derinliklerinde kirvam. Suyuna sinen seslerle akıp gidiyor öylece. Kaç gülüşlerin aktı o suda, ne kadar sesin yankılandı o çeşmede. Çeşme dile gelse akan suyu gibi konuşa bizimle. Birde çeşmenin dilinden seni ve gidenlerimizi dinleseydik belki bir nabızda olsa dinerdi sızılarımız kirvam. En son Cevriye‘den sormuştum seni. “İyidir kirvam, köyde ve köyü çok seviyor.“ Dedi. Köyde seni sevimişti kirvam. Şimdi Cevriye’nin acılı kalbi nasıl dayansın gidişine kirvam.

Ah kirvam ah. Bak yine cevizler zamanı ve yine Soqıda demli bir çayın sohbetiyle hasretler giderme mevsimiydi. Koye Sur da batan güneş sıcaklığını yitirerek gölgeliyor tüm Zımeq’ı. Barığ dağı o asil duruşuyla içli içli ağlıyor. Siwiskı ıssız kalmış yetim bir çocuk gibi duruyor. Weroc terk edilmiş mahsum bir bebek gibi ve hepside derinliklerine acılarını gömerek Kemeraçalıkına bakıyor. Koye Sur nasıl anlatsın bu hazin sonu Murat’a. Murat nasıl alışsın yokluğuna. Ah kirvam ah sensizlik koca bir boşluk oldu Zımeq de. Çewres çımının nuru düşsün toprağına kirvam. Bak, Çuhar ananın ruhu hala dolaşıyor Zımeqın semahlarında. O ruh ki insanlığa pencereden sızan ışığın ruhudur.

Günlerdir içime kapanmış, kanadı kırılmış bir kuş gibiyim. Durgun bir nehir vaziyetteyim. Ne çok dertler, özlemler, hasretler ve acılar birikmiş bağrımda. Ne çok dağılmışız böyle farklı diyarlara. Ne çok kavimlere bölünmüş ve her kavim ayrı bir kıtada yapayanlız hasretelere gömülüdür kirvam. Bu yanlızlığımıza birde hüzünler eken bir haber düştüğünde yere düşen cam gibi dağılıyor bir bütün insan bedeni. Oysa ne çok şey yazmak, anlatmak ve konuşmak isterdim. Yada, kirvam Neriman’ın omzuna başımı koyar hüngür hüngür ağlamak isterdim. Zülüf saçlarıyla şimdi nasılda büyümüştür göz bebekleri Neriman’ın. Neriman‘ın yüreği Sure ananın yüreği gibiydi. Kirvam gidişin Neriman’ı, Fatma’yı ve Mayram’ı de derinden sarstığını his ediyor ve yaşıyorum.

Şimdi yollardayım ve senin gülüşlerinde demli bir çay içmeye geliyorum kirvam. Mizahını doldur demliğe kahkahlara boğula boğula gülelim yeniden. Solasenonun yabani elmalarını heybene doldurmayı unutmayasın? Ha birde sezık zamanı o sarı sezıkların tadında Zımeq’ı dolaşalım. Cevizlere dokunmıyalım, bırakalım bu senede cevizler kendi halinde kendi dalında dursunlar. Ah kirvam ah gidişinin ardında sadece Doğan kirvamla konuşabildim. Doğan’ın rengi de hopik gibi yaralıydı. Fadime ve Filiz’i nasıl anlatayım sana kirvam. Beni bağışla ve sesizliğime sığınıyorum. Sesiz kalsın herkes. çünkü sesizliğin tarihi ve anları daha derindir acıları… Susun, sadece susun dalı kırılmasın mavinin…

Şimdi yanlızlığıma sığınarak kemere gangin diyarına gidiyorum kirvam. Kurumuş kır çiçeklerin kokusunda adım adım yokluğunda durup ağlıyorum. Zımeq’ın semahlarında erivan boşluğuna düşe düşe düşlüyorum gülüşlerin rengini ve mizahının tılsımını duyumsayarak. Senin varlığına alışmak kadar yokluğuna da alışmak zor be kirvam. Niyazi Koç’un anlatımlarından dinleriz senin o güzel mizahlarını. Dinledikçe de seni yaşar seni anarız kirvam.

Gülüşlerini yitirmiş bir çocuk gibi şimdi zımeq

Sensiz soğuk ve karanlık bir boşluktur rabet

Erivan yeniden filizlenirmi bu diyarlarda bilinmez

Ahparig ilk bahara cemre olur düşermi toprağa?

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »