#YolculukBlog | Mehmet Yeşiltepe yazdı: Distopik çağrışımlar, salgın ve tecrit…

Diyelim ki hücredesiniz,

Etrafta ne ses var ne seda.

Yalnızlıkla baş başasınız hücre denilen 21. yüzyıl zindanında.

O durumda bile, gaipten sesler duyarak 

Veya hurafelere kapıyı aralayarak değil,

Var olan imkanlara enstrümantal tadlar katarak yenmeli,

F tipi sessizliği.

Her tutsak, koşulları yoktan var etmeli.

Düşlerindeki dağlara tırmanmalı ve bilinç meşalesini yakmalıdır.

Bunun için hazır ve kolay, gerçekte ise sahte kaynaklardan değil

İnsanlığın yer altından, emeğin ırmağından içmeli direnç iksirini…

Mehmet Yeşiltepe
Yazar

Bugün ne denli zorlu ve belirsiz olsa da sürecin niteliği, “felaket şablonu” içinde bizlere rol biçilmesine, konjonktürün istismarı üzerinden sınıfsal farkların gölgelenmesine izin verilmemeli, günün ihtiyaçları geleceğin sorumluluklarını gözetecek şekilde planlanmalıdır.

Distopik çağrışımlar yapan salgın ve tecrit koşullarında aklıma F tipi günler geldi; yukarıdaki dizeleri yazdıran günler. Bu arada gerek salgına dair belirsizlik gerekse hemen her konuda olduğu gibi bir kez daha yüzleştiğimiz (iktidardan yansıyan) güvensizlik ve özensizlik halleri tek tek her bireye, her eve ve bir arada tüm topluma çeşitli biçimlerde yansıyor. Teorik tartışmalarda da virüs sonrası düzene dair varsayımlarda da bundan sonra “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” iddiasında ve bu iddianın altının doldurulma biçiminde de bu ruh halinin ve kafa karışıklığının izleri gözleniyor. 

Haber, bilgi, video yağmuru altındayız. Haklı olarak, biraz da kapalılığın ve sorunun özgünlüğünün psikolojisiyle insanlar gelen mesajları birbirine atıyor. Çoğalan video ve metinler giderek dikkatsizce izlemeyi (veya izlememeyi) de beraberinde getiriyor. 

Elbette ki mesajlaşacağız; bu bir paylaşım şeklidir. Bu, oluşan sosyal mesafenin kapatılma biçimlerinden biridir. Ama böylesi anlardan felaket tellallığı, kötümser senaryolar iyi gelmiyor. Saflık, iyimserlik de değil kast ettiğim. Bir taraftan bireysel ve kolektif olarak elinden geleni yaparken diğer taraftan umudu, iyiden-güzelden yana değişim inancını yitirmemek gerekiyor.

İnsan, ilk tutsak düştüğünde kelepçe, demir parmaklık, duvarlar ve hücrenin metre karesindeki sınırlılık gözünde büyür, sürdürülemez gibi gelir ama kendisini oraya kapatanların niteliğini ve kendisinin tutsak alınmaya sebep niteliklerini düşündükçe yani sebep-sonuç ilişkisi kurdukça bir çeşit bilinçli sakinleşme hali devreye girer. Akla “İçeride on yıl on beş yıl/daha da fazlası hatta/ geçirilmez değil/geçirilir” diyen Nazım gelir. Ve hatta giderek tutsaklık koşulları (okuyarak, üreterek) avantaja çevrilir. Daha da önemlisi her alan gibi tutsaklığın da bir mücadele alanı olduğu, tutsaklığın kişiyi mücadeleden düşüremediği yaşanarak/üreterek görülür. 

Kolaya kaçarak olmaz

Böylesi olağanüstü koşulların/sorunların kolaya kaçarak çözümü olmaz. Yüzleşerek ama zorunluluğun esiri olarak değil bilincine vararak hareket edilmelidir. Bugün fiili olarak süreci değiştiremiyor olmak, dayanışma, bilinçlendirme dahil çeşitli biçimlerde sorumluluk üstlenmeye ve sonrası için hazırlık yapmaya engel değil. Bunun için, olup biteni ve olacak olanı doğru değerlendirmek ilk koşuldur. Bilmemiz gereken ve muhtemelen bu süreçte deneyerek öğreneceğimiz şeylerden biri de düzenin bu türden “felaketlerle” kendiliğinden değişmeyeceğidir.

Yapılan tartışmalar, sesli düşünmeler içinde; salgın sonrasında kağıt paranın yerini dijital paranın (onlar Bitcoin diyor) alacak olmasından bütünüyle online alışverişe geçileceğine veya insanların davranışlarının değişeceğine örneğin artık karşılaşınca birbirine sarılmayacağı gibi varsayımlara kadar pek çok konu “yeni tespitler” olarak yer alıyor. En önemlisi ve belki en safça olanı burjuvazinin bu süreçten ders alarak insan sağlığını ve ekonolojik dengeyi dikkate alacak bir düzene geçebilecek olmasıdır. Halbuki bilmemiz ve muhtemelen bu süreçte deneyerek öğreneceğimiz şeylerden biri de 40 küsur yıldır devam eden neoliberal sisteme/programa sermaye güçlerinin uzun bir düşünme ve hazırlık eşliğinde taammüden geçtiği ve tüm tıkanma belirtilerine, sarsıntılara rağmen bunda ısrar ettiğidir. 

Sermaye, elbette yeni bir düzene geçebilir ama bu birincisi “ha” deyince olmaz, ikincisi bir halk hareketi sonucunda gerçekleşmediği sürece böyle bir değişim öz itibariyle bugünkünden farklı olmayacaktır.

Sermaye, örneğin sağlığı, eğitimi vb. piyasalaştırırken, doğayı tahrip eder ve gıdayla, dolayısıyla da insan sağlığıyla oynarken ne yaptığının bilincindedir. Bundan sonra da bu alandaki tatlı kârlardan vazgeçmesi için sınıf değiştirmesi gerekiyor. Aksine ilk fırsatta bu sürecin istismarıyla karşılaşmayı beklemek ve hatta bunun için alınacak sert önlemlerle yüzleşileceği bilincinde olmak, geleceği öngörmek ve hazırlık yapmak açısından önemlidir. 

Virüs, sonuçları itibariyle sınıfsaldır

Eğer bugün, herkes salgına odaklanmışken belediyelere kayyum atanıyor, içerideki muhalif seslerin tutsaklığının devamını sağlayan yasalar çıkarılıyor veya Başkan’ın yetkisini artırmakla meşgul olunuyorsa bu, akılsızlığın veya şahsın hırsının değil sermayenin sınıfsal niteliğinin gereği olarak okunmalıdır. 

Erdoğan, açıkladığı “İstikrar Kalkanı” ile iktidarın sınıfsal niteliğine ve böylesi olağanüstü durumlarda kimleri gözeteceklerine dair bir ders verdi. Sermayenin çıkarlarını güvenceye almak için planlama yaptıklarını gizlemedi. Ve hatta o an karşısında oturan TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na, “neşen yerinde” diye takılmayı da ihmal etmedi. Kapanan veya kapatılan iş yerlerinin durumu, kiralar, vergiler, çalışanların işsiz ve ücretsiz kalacak olması vb. onların gündeminde değildi. Çünkü halk olarak özetleyebileceğimiz kesimler için devlet, ancak onların kontrol/baskı altında tutulması, biat ve itaate zorlanması vb. için vardır. 

Virüs, her ne kadar kimilerinde sınıflar üstü bir çağrışım yapmış olsa da gerçekte sonuçları itibariyle sınıfsaldır; virüsün karşısında Saray’daki ile kulübedekinin eşitliği söz konusu değildir. Aslında böylesi olağanüstü anlarda somut gelişmeler karşısında kamuflajlar dökülür, kavrayış genişler ve derinleşir, olup bitenler daha net biçimde görünür hale gelir. UNICEF’in “Üç milyar insanın, evinde elini sabunla yıkayacağı lavaboları yok!” biçimindeki açıklaması ise virüsün neden eşit davranmadığına ve neden sınıfsal olduğuna dair somut, yeterli bir veridir. 

Camus’un Veba’sından izdüşümler

Dikkatli okuduğumuzda Camus’un 2. Dünya Savaşı koşullarında yazılan ve 1947’de yayınlanan Veba romanından bize seslendiğini, bugünümüzle ilişkili konuşabildiğini görürüz. Bir tarafta Kilise diğer tarafta bilim vardır. Kasabadaki vebanın, aslında tanrının, ahlaksızlığın cezası olarak yolladığı bir lütuf olduğunu öne süren Paneloux adlı Katolik rahibin aksine, Doktor Rieux vebanın ne olduğunu daha iyi biliyordur.

Romanda gerçekte bir metafor olarak kullanılan veba için Rieux, “Veba asla ölmeyecek. Yatak odalarında, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde ve eski gazetelerde sabırlı bir şekilde bekleyerek, mutlu şehirlerdeki farelerini canlandırıp onları öldüreceği günü bekliyor” diyordu.

Böylesine distopik koşullarda olup bitenler normlara sığmıyor. Umut ile umutsuzluğun iç içe geçmesi, bu arada yaşanan gelgitler, umursamazlık ile kaygı, paniği önleme amacıyla veya başka hesaplarla gerçek rakamların gizlenmesi vb. birçok açıdan benzerlik de var; benzemese de çıkarılacak dersler var.

Camus, “acının çoğu kez tek başına yaşandığı” bir dünyadan bahseder. Bugün de ayrıştırılmış, parçalanmış toplumda yalnızlaştırılma eşliğinde bu türden bir yabancılaşmanın yaşanmadığını söyleyemeyiz. Ama bu, acı karşısında insanın tek başına kalmadığı, insanın insanı sağaltıp çoğalttığı bir iklimin imkansız olduğu anlamına gelmiyor. Hatta hemen bugünden en yakınımızdan, yürek ve akıl birliği içinde olduklarımızdan başlayarak bunu sağlayabiliriz.

İnsanlık için tabii ki umut var

“Toplumsal kelepçe”dir faşizmin akla gelen ilk tarifi, bazen sıkılır bazen de gevşetilir dişleri ama hep vardır ve yaşamın her alanında hissedilir izleri. Biz bugüne bu koşullarda geldik; umudu tesadüfe veya bahşedilmiş imkan ve koşullara bağlamadık. 

Bilinir ki en karanlık dönemler dahil tüm esaret iklimlerinde özgürlüğe en yakın olanlar bunun için mücadele edenlerdir. Bugünkü şaşkınlık ve sessizlik hali yanıltmamalıdır. Bin yıllardır biriken bir güç, bir imkan ve yaratıcılık zinciridir ezilenlerin potansiyeli. Dördüncü yüzyılda Mısır’da Hypatia yaşardı örneğin. “Platon’un ruhu ile Afrodit’in bedeni”nden oluşan bir toplamdı kimliği. “Sen Tanrıya inanıyor musun?” denildiğinde “Ben felsefeye inanıyorum” diye yanıt verirdi. İşte bugün doğru ölçülecekse ezilenlerin devreden birikimi, bu mirası yok saymadan yürümeli. 

Bugün ne denli zorlu ve belirsiz olsa da sürecin niteliği, “felaket şablonu” içinde bizlere rol biçilmesine, konjonktürün istismarı üzerinden sınıfsal farkların gölgelenmesine izin verilmemeli, günün ihtiyaçları geleceğin sorumluluklarını gözetecek şekilde planlanmalıdır.

Sular durulduğunda, ödenmiş olan bedeller ve yaşananların öğreticiliği, sermaye güçlerinin karşısına bir engel olarak dikilebilmeli, kaldıkları yerden devam edememeleri için, karşılarındaki direnç daha da büyümelidir. İşte bu nedenle bugün, bir taraftan günün sorumluluğu özel ve genel anlamda yerine getirilirken diğer taraftan karamsarlık yerine umudu büyütecek şekilde fikri, ruhsal ve toplumsal yığınak yapılmalıdır…

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »