YİRMİ YILIN ARDINDAN, İMPARATORLUK – MİCHAEL HARDT & ANTONİO NEGRİ

Yirmi yıl önce, İmparatorluk kitabımız ortaya ilk çıktığında, küreselleşmenin ekonomik ve kültürel süreçleri merkezi sahneyi işgal ediyordu: herkes bir tür yenidünya düzeninin ortaya çıktığını görebiliyordu. Bugün küreselleşme bir kez daha merkezi bir sorundur, fakat şimdi siyasi yelpazedeki yorumcular onun otopsisini yapıyorlar. Özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’daki, siyasi analistlerin kuruluşları liberal uluslararası düzenin düşüşüne ve Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) ölümüne ağıtlar yakıyorlar. Yeni egemen gerici güçlerin, ulusal egemenliğe geri dönüş talebi, ticaret anlaşmalarını bozarak ticaret savaşlarının habercisi olurken, uluslar üstü kurumları ve kozmopolit seçkinleri topa tutarken, ırkçılık ve göçmenlere yönelik şiddetin ateşini körüklemektedir. Solda bile, bazıları neoliberalizmin, çokuluslu şirketlerin ve küresel seçkinlerin yağmalarına karşı savunma silahı olarak hizmet edecek yenilenmiş bir ulusal egemenliği selamlamaktadır.

Bu tür alametler, hem umutlandırıcı hem kederli olsa da, küreselleşme ölmedi, düşüşe bile geçmedi, fakat yalnızca daha az kolay okunaklı hale geldi. Küresel düzenin ve ona eşlik eden küresel komuta yapılarının her yerde krizde olduğu doğrudur, fakat günümüzdeki çeşitli krizler paradoksal olarak küresel yapıların egemenliğinin sürekliliğine engel oluşturmamaktadır. Ortaya çıkan dünya düzeni, sermayenin kendisi gibi, kriz aracılığıyla işlemektedir ve hatta onu beslemektedir. O, birçok açıdan bozularak çalışır.[1] Küreselleşme süreçlerinin bugün daha az okunaklı olduğu gerçeği, geçtiğimiz yirmi yılın küresel yönetimin her iki alacalı kurulumundaki eğilimlerini araştırmayı daha da önemli kılmaktadır;  ulus-devletlerin güçleri ki onların ötesine uzanır ve kapitalist üretim ve yeniden üretimin küresel yapıları.

Egemenlik ve sömürünün temel yapılarının küresel bağlamda yorumlanması, isyan ve kurtuluşun potansiyel güçlerini teşhis etmenin ve geliştirmenin anahtarıdır. Ortaya çıkan küresel düzen ve sermaye ağları, hiç şüphesiz, desteklememiz gereken direniş çabalarına karşı bir saldırı operasyonunu teşkil etmektedir; aynı zamanda devrimci enternasyonalizmlerin ve kurtuluş mücadelelerinin uzun tarihinin yol açtığı tehditlere ve taleplere cevap olarak da teşhis edilmeleri gerekir. Nasıl ki günümüz İmparatorluğu çoklukların aşağıdan isyanlarına karşılık olarak oluştuysa, aynı şekilde bu çoklukların kuvvetlerini etkin karşı-güçler halinde birleştirebilmeleri ve toplumsal örgütlenmenin alternatif bir biçimine yol açabilmeleri, potansiyel olarak onların görevidir. Bugünün toplumsal ve politik hareketleri, pek çok açıdan, hâlihazırda bu yöne işaret etmektedir.

  1. Senkronik Olmayan Alanlar

İmparatorluğun süregiden krizlerini giderek artan bir şekilde senkronik olmayan iç içe geçmiş iki alanda- toplumsal üretim ve yeniden üretimin gezegensel ağları ve küresel yönetimin kurulumu- düşünelim. Toplumsal üretimin ve yeniden üretimin gezegensel alanı olarak içsel alan, her zamankinden daha çok, daha karmaşık ve yoğun şekilde birbirine bağlı iletişim ağları, maddi ve maddi olmayan altyapılar, hava, su ve kara ulaşım hatları, okyanusaşırı kablolar ve uydu sistemleri, toplumsal ve finansal ağlardan ve ekosistemler, insanlar ve diğer türler arasındaki çoklu üstüste örtüşen etkileşimlerden oluşmaktadır. Tarım ve madencilik gibi yerel ekonomik üretimin geleneksel biçimleri bu gezegensel alanda devam etmektedir; fakat bunlar aşamalı olarak soğurulmakta, dinamik hale getirilmekte ve çoğu durumda bu kıtalararası şebekeler tarafından tehdit edilmektedir. Emek de pazarın, altyapıların, yasaların ve sınır rejimlerinin gezegensel ağı ile kuşatılmış ve sınırlandırılmıştır. Değerleme ve sömürme süreçleri çok değişken, ancak yine de bütünleşik, küresel bir montaj hattı tarafından yönetilmektedir. Nihayetinde, toplumsal yeniden üretim kurumları ve ekolojik metabolizma şebekeleri yerel kalabilmektedir, fakat bunlar da giderek – ve sıklıkla tehdidi altında oldukları -büyük dinamik sistemlere bağımlı hale gelmektedir.

Bu gezegensel sistemler, tamamen farklı alanlar ve zamansallıklardaki farklı toplumsal üretim ve yeniden üretim pratiklerini, hem gerçek hem de biçimsel anlamıyla, tahakküm altına almaktadır. Bu alanın oldukça heterojen olması, çeşitli ölçeklerde -her metropolde, ulus devlette, bölgede, kıtada-  çoğalan sınırlar ve hiyerarşilerden oluşması onu çok değişken olsa da tutarlı bir bütün olarak tanımamıza engel değildir: tek, yoğun, gezegensel bir bütünlük.[2] Bu karşılıklı bağlılık belki de ortak kırılganlığımızla karşı karşıya kaldığımızda en açık hale gelmektedir: nükleer felaket veya yıkıcı iklim değişikliği karşısında, canlılar ve teknolojiler ağının tamamı tehdit altındadır, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi dokunulmamış olarak bırakmaz.

Bu toplumsal üretim ve yeniden üretim alanını çevreleyen, etrafını saran, farklı düzeylerde iç içe geçmiş politik ve yasal sistemlerden oluşan ikinci bir alandır: ulusal hükümetler, uluslararası yasal anlaşmalar, uluslarüstü kurumlar, kurumsal ağlar, özel ekonomik bölgeler ve daha fazlası. Bu küresel bir devlet değildir. Ulusal egemenliğe ilişkin iddialar ortadan kalktıkça, gittikçe artan bir biçimde ortaya çıkan şey ulusötesi yönetim rejimleridir. Bu üst üste binen yapılar, aşağıda daha ayrıntılı olarak analiz edeceğimiz karma bir yapı oluşturur. Bu alanın yüzeyinde, yönetimin kontrolü esas olarak aşağıda belirtilen dünyanın sahipleri – sanayi önderleri, finansal baronlar, politik elitler ve medya kralları- tarafından tutulmaktadır.

Neoliberal karşı devrim ilerledikçe, iki alan giderek birbirinden bağımsız hale gelmektedir. Ayrı eksenlerde dönmekte ve ara sıra birbirleriyle çarpışmaktadırlar. New Deal politikaları -ya da uluslararası düzeyde, Amerikan hegemonyası altındaki Bretton Woods sistemi- gibi 20. yüzyıl reformist projeleri, iki alan arasındaki ilişkileri dengelemek, kapitalist gelişmeyi teşvik etmek ve küresel sistemin her düzeyindeki hiyerarşileri sürdürmek için bir “gömülü liberalizm” (embedded liberalizm) istemesine karşın, neoliberal karşı-devrim, toplumsal üretim ve yeniden üretim alanı ile istikrarlı bir yapısal ilişkisi olmayan bir yönetim alanı yarattı.[3]

Neoliberal emperyal yönetim böylesi bir dolayımlama talebinde bulunmaz ve sadece içsel alandaki değeri ele geçirmeye ve ona hükmetmeye çalışır. İçsel alanın üreten ve yeniden üreten şebekelerinin giderek özerk olması, neoliberal yönetim alanının hâkimiyetini uygulamasına engel oluşturmaz: orada üretilen değeri para mekanizmaları aracılığıyla ölçmekte ve çeşitli finans ve borç araçları yoluyla ondan rant biçiminde mümkün olan en fazla değeri çıkarmakta-istihraç etmektedir. Bu kaçınılmaz olarak ekonomik ve finansal krizlerin çoğalmasını içermesine rağmen, bunlar yaklaşmakta olan çöküşün belirtileri değil, aksine onun yönetim mekanizmalarıdır.

ABD hegemonyasının kaderi

Bununla birlikte, iki alanın giderek birbirinden bağımsız hale gelmesi, hikâyenin sadece bir kısmıdır. Güçlerini ölçmek ve beklentilerini tahmin etmek için her bir alanın bileşimine daha yakından bakmamız gerekiyor. Küresel düzen yapılarının son yirmi yılda nasıl değiştiğini, günümüzde onlara direnen ve meydan okuyan çokluklar için hangi potansiyel yolları açtığını göz önünde bulundurarak kaydetmek için bir adım geri atarak başlayacağız.

1990’ların başında, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ve ekonomik, politik ve kültürel ilişkiler, ulusal egemen güçlerin erişiminin ötesinde alışılmışın dışında olan yollarla genişlediğinde, ABD Başkanı yeni bir dünya düzeninin başlangıcını ilan etmişti. O zamanlar, çoğu destekçi ve eleştirmen benzer şekilde, Soğuk Savaş’tan tek süper güç olarak “galip” çıkmış olan ABD’nin, küresel meseleler üzerinde giderek artan tek taraflı kontrolünü uygularken her zamankinden daha çok sorumluluk üstlenerek, benzersiz sert ve yumuşak gücünü kullanacağına kesin gözüyle bakıyordu. On yıl sonra, muzaffer ABD birlikleri Bağdat’a girdiğinde, Yaşlı Bush tarafından ilan edilen yenidünya düzeni Oğul Bush tarafından somut biçimde gerçekleştiriliyormuş gibi görünüyordu. Irak ve Afganistan’daki Amerikan işgalleri,  istilanın küllerinden saf neoliberal ekonomiler yaratarak ‘Ortadoğu’yu yeniden yapılandırma’ sözü vermişti. Yeni muhafazakârlar güç gösterisinde bulunurlarken, eleştirmenler yeni bir emperyalizmi ihbar ediyorlardı.

Bugünün bakış açısından, tek taraflı ABD gücünün zaten sınırlı olduğu açıktır ve Washington’un emperyalist emelleri boşunaydı. ABD emperyalizmi, liderlerinin aydınlanmış erdemi ya da ulusal ruhunun cumhuriyetçi doğruluğu yüzünden değil,  basitçe ekonomik, politik ve askeri gücünün yetersizlikleri yüzünden zayıfladı.

Birleşik Devletler, Taliban ve Baasçı rejimleri devirebilir (ve gerçekten, trajik bir yıkıma yol açabilir), fakat gerçek bir emperyalist iktidarın gerektirdiği istikrarlı bir hegemonyayı elde edemeyecektir. Günümüzde, Afganistan ve Irak’taki başarısızlıktan onlarca yıl sonra, “terörle savaşı” kullanarak, ABD liderliğindeki bir küresel sistemin çıkarlarına veya istikrarlı bir düzen yaratma kabiliyetine büyük bir inançla çok az askeri toplayabilir.[4] Trump’ın seçilmesinden bu yana liberal uluslararası düzenin hayatını devam ettirip ettiremeyeceği konusunda yorumculara göre oldukça sıkıntılı bir süreç işlemektedir. Gerçekte, Pax Americana (Amerikan Barışı) ve ABD’nin tek taraflı olarak küresel bir kurumsal düzeni yerleştireceği an, Trump sahneye birdenbire çıkmadan çok önce geçmişti.[5]

Bu yeni durum yalnızca Amerika Birleşik Devletleri için geçerli değildir: Bugün hiçbir ulus devlet, küresel düzeni tek taraflı olarak örgütleyemez ve yönetemez. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıfladığını tespit edenler – Giovanni Arrighi bunlar arasında en önemli kavrayışa sahip olanlardandır- genellikle bu hegemonik rolde halefi olarak başka bir devleti öngörürler: nasıl ki küresel hegemonya 20. yüzyılın başlarında Britanya’dan ABD’ye geçtiyse, ABD’nin yıldızının solduğu günümüzde de, birinci aday olarak Çin’in olduğu, başka bir devletin yükselmesi gerektiğini düşünmektedirler.[6] Öte yandan, liberal kurumların yorumcuları Trump’ın ektiği uluslararası düzensizliğe rağmen ABD’nin yıldızının hala tüm dünya üzerinde parlıyor olduğu ve onun askeri, ekonomik ve politik güçlerindeki göreceli düşüşten bahsetmenin abartılı olduğu inancını korumaktalar. ABD, onlar için, küresel hegemonya için tek rakip olmaya devam ediyor.[7] Bu argümanlar bazı gerçekler barındırıyor; fakat asıl önemli olan nokta, ABD’nin rolünün ve aynı zamanda Çin gibi yükselen güçlerin rolünün, tek kutuplu hegemonya anlamında değil, imparatorluğun karma kuruluşunun basamaklarında yer alan ulus-devletlerarasındaki şiddetli yarışın bir parçası olarak anlaşılması gerektiğidir. Hiçbir ulus devletin, ortaya çıkan küresel düzende hegemonik rolü yerine getiremediği gerçeği, bir kaos ve düzensizliğin teşhisi değildir, aksine, yeni bir küresel güç yapısının ve aslında yeni bir egemenlik biçiminin ortaya çıktığını ortaya koymaktadır.

  1. İmparatorluğun Karma Kuruluşu

Polybius, M.Ö. 2. yüzyılda Yunanistan’dan yelken açtığında, Roma imparatorluğunun kalbinde yeni bir iktidar yapısı bulmuştu. Daha erken düşünürler – özellikle Herodotus ve Platon – orada geometrik olarak tanımlanmış üç temel yönetim biçimi olduğunu savunmuştu: bir’in yönetimi olarak monarşi; azınlığın yönetimi olarak aristokrasi; ve çoğunluğun yönetimi olarak demokrasi (her biri olumsuz bir biçime de tekabül ediyordu: tiranlık, oligarşi ve halk yönetimi). Her kuruluşun göreceli erdemlerini analiz ettiler ve politik tarihi birinden diğerine geçiş açısından anladılar. Polybius’a göre Roma’nın yeniliği karma kuruluşunda idi: yönetim biçimleri arasında birbirinin sırayla izlemeden ziyade, üçünün bir bileşimi mevcuttu.[8]

Yirmi yıl önce, küresel yönetimin bu karma kuruluşunu belirtmek için bugün ortaya çıkmakta olan düzeni “İmparatorluk” olarak tanımlamıştık. Bu İmparatorluk, küresel bir devlet değildi, ne de birleşik ve merkezileştirilmiş bir yönetim yapısı oluşturuyordu.[9] Her ne kadar geleneksel şemalar önceden küresel bölünmeleri kavramak için kullanılsa da – Birinci ve Üçüncü Dünyalar, merkez ve çevre, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney – açıklayıcı güçlerinin çoğunu kaybetti, bugünün küreselleşmesi basit bir homojenleşme süreci değildir; eşit ölçüde homojenleştirme ve heterojenleştirme süreçlerini ifade eder. Tek bir pürüzsüz alan yaratmak yerine, İmparatorluğun ortaya çıkışı tek bir metropolün mekânından büyük kıtaların mekânına kadar her coğrafi ölçekte sınırların ve hiyerarşilerin çoğalmasını içerir.

Burada yalnızca son yirmi yıl boyunca emperyal kuruluştaki en dramatik değişimlerin bazılarının taslağını çizebiliriz. Monarşik düzeyde, en dikkat çekici gelişme merkezin tamamen boşaltılmasıdır. 1990’larda, yıldızı zayıflamış olmasına rağmen, ABD hala iktidardaki kilit alanlarda merkezi pozisyonlarda kalmıştır. Bomba, dolar ve ağ – Washington, Wall Street ve Hollywood / Silikon Vadisi – monarşik kuvveti kullanabilmişti ve bu nedenle bu alanlarda “bir’in yönetimi” gibi bir şeyi koruyabilmişti. ABD’nin sert ve yumuşak güç bölgelerindeki üstünlüğü bugün devam etmekte, fakat gittikçe sallantılı temeller üzerinden ve daha sıkı sınırlarla. İlk olarak, dehşetli ABD askeri savaş cephanesi – nükleer cephaneleri, insansız hava araçları, gözetleme sistemleri ve askeri üsleri ve daimi orduları ile birlikte gelişmiş teknolojik aygıtları- diğer uluslarınkinden önemli ölçüde üstün (ve daha pahalı) olmayı sürdürmektedir. Fakat ABD güçlerinin Vietnam’daki yenilgileri, Afganistan ve Irak’taki başarısızlıkları, sürekli olarak artan imha kapasitelerine rağmen, ABD askeri makinesinin monarşik kapasitelerinin bugün daha zayıf olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

İkincisi, doların monarşisi, yirmi yıl önce sağlam görünen ABD finansal ve parasal hegemonyası giderek zayıfladı. Askeri güçte olduğu gibi, bu alanda da hâkimiyet hâlihazırda, en azından doların altın standardından ayrıldığı 1971 tarihine dayanan, kararsız bir temeldeydi. Timothy Geithner’e göre, 1990’lardan bu yana, ABD finansal ve parasal sistemi “yerçekimine meydan okuyor”du.[10] Parasal ve finansal gücün bu sallantılı temelleri, ABD’nin monarşik egemenliği yerine getirme yeteneği sorusunu yeniden ortaya koyan,[11] 2008’de yaşanan finansal krizle doğrulandı. Son olarak, ABD’nin monarşik konumu kültür endüstrisi ve dijital teknoloji alanında azalmıştır. ABD şirketleri hala dünya pazarlarında hâkim durumdalar, ancak bu durum daha önce ABD’nin küresel hegemonya için kullandığı yumuşak güçten daha az işlev görüyor. Amerika Birleşik Devletleri merkezli olmasına rağmen, bu şirketler giderek daha fazla gezegensel ölçekte faaliyet gösteriyor ve ülkenin küresel imajına sadece belirsiz bir şekilde katkıda bulunuyor. Öyleyse, her üç alanda da, ABD diğer ulus-devletlere istinaden hâlâ hâkim durumda ve monarşik gücünün destekleri hala ayakta duruyor, fakat giderek daha fazla çatlaklar gösteriyor. Bu, hâkimiyet talebinde bulunan birilerinin onun yerini alabileceğini söylemek değildir; bunun yerine, monarşik düzeyde göreceli bir boşluğun büyüdüğünü söylemektir.

İmparatorluğun aristokratik düzeyinde, tersine, yükselen ve düşen güçlerin tırmandırdığı kargaşalı mücadeleler görünmektedir. Küresel sistemin üzerindeki “azınlığın yönetimi”, büyük şirketler, egemen ulus-devletler ve uluslarüstü kurumlar tarafından üç temel alanda uygulanmaktadır. Yoğun rekabet, bu alanların kendi aralarındaki ve her birindeki aktörler arasındaki ilişkileri karakterize etmektedir: örneğin ulus devletlere karşı şirketler ya da ulus devletlere karşı uluslarüstü kurumlar. Her bir alandaki küresel hiyerarşilerdeki göreceli pozisyonlar, son yirmi yılda değişti. Çin’in serveti hızla yükselirken, onu dengeleyecek takipçiler olarak görünen diğer BRICS (yükselen güçler olarak tanımlanan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) ülkeleri en azından şu an için güçlerini kaybetmekteler. Borsa değerleme zirvesinde, General Motors ve General Electric şirketlerinin yerini Apple ve Alibaba almaktadır. Bu rekabetçi eğilimler son derece önemlidir ve ayrıntılı analizleri hak etmektedir, ancak buradaki temel kaygımız, çatışmalarından kaynaklanan kakofoniye rağmen, çeşitli aristokratik güçlerin aynı sonuçlar içinden oynadıklarını kabul etmektir. Veya farklı bir metaforla ifade edersek, aralarındaki büyük kavgaya rağmen, hepsi ortak bir şövalye kodu ve buna karşılık gelen toplumsal düzene hizmet etmek için yaşayan şövalyeler gibidir.

İmparatorluğun bu aristokratik düzeyinde en önemli olan şey, görünüşe rağmen, genel hatlarının ne ölçüde değişmeden kaldığıdır. Bu açıdan ulusalcı söylemler, ticaret savaşları tehdidi ve korumacı önlem politikalarıyla birlikte ulus devletlerin geri dönüşünün ilanı, küresel sistemdeki bir kırılma olarak değil, aristokratik güçler arasındaki rekabetteki taktiksel manevralar olarak anlaşılmalıdır. Önce Amerika! Prima l’Italia ve Brexit! küresel sistemdeki ayrıcalıklı konumlarından yerinden edilmekten korkanların hazin çığlıklarıdır. Marx’ın tasvirini yaptığı kayıp Napolyon zaferinin hatırasıyla harekete geçmiş olan (ve Fransa’yı yeniden büyük yapmak için özlem duyan) muhafazakar Fransız köylüleri gibi, günümüzün gerici milliyetçileri, küresel düzenden ayrılmaktan daha çok küresel hiyerarşi basamaklarındaki haklı pozisyonlarını geri kazanmayı amaçlamaktadır. Benzer şekilde, egemen ulus-devletler ve uluslarüstü altyapı arasındaki çatışmalar – 2018’deki Genel Kurul’da Trump’ın “küreselleşmeye” söylendiği konuşmayı düşünün- küresel sisteme bir saldırıdan ziyade onun içinde daha egemen bir konum için bir taktiği zorunlu kılmaktadır. Egemen ulus-devletlere ve uluslarüstü kurumlara liderlik eden elitlerin tümü, kapitalist küresel düzenin inşasına ve sürdürülmesine geri dönülmez biçimde adanmış bir neoliberal ideolojinin emirleriyle yönlendirilmektedir.[12]

Son olarak, karma kuruluşun üçüncü ve en geniş düzeyi, ‘çoğunluğun yönetimi’, zorunlu olarak en kaotik ve en az okunaklı olanı, çok geniş bir güçler dizisinden oluşur. Bu düzey, bağımlı ulus-devletleri ve onlara eşlik eden altyapılar; yayınlar ve sosyal medya ile birlikte kapitalist firmaları, genellikle verdikleri zararları onaran devletlerin ve şirketlerin projelerini destekleyen sivil toplum kuruluşları, politik bir güç olan dini kuruluşlar, hatta devletlerle savaşan veya kendi devletlerini kurduklarını iddia eden milisleri içermektedir. Karma kuruluşun bu düzeyine, yalnızca bu terimin en yozlaşmış anlamında “demokratik” denilebilir, çünkü bu düzey, İmparatorluğun sürdürülmesi için ciddi bir tehdit oluşturabilecek sistem karşıtı hareketleri veya güçleri içermez. Bunun yerine, burada konumlandırdığımız muazzam güç yelpazesi, monarşik ve aristokratik güçlere direnip meydan okudukları zaman bile, nihayetinde emperyal kuruluşu bir bütün olarak desteklemeye hizmet ederler. Foucault, tıpkı suçlu figürünün disiplin rejimini güçlendirmesinde olduğu gibi, görünüşte dirençli veya muhalif figürlerin nihayetinde egemen iktidarı güçlendirmeye nasıl hizmet edebileceğini belirlemekte bir ustaydı.[13] Bununla elbette, tüm direniş çabalarının boşuna ve kaçınılmaz bir şekilde İmparatorluk tarafından kapılacağını, bir alternatif umuduna yer kalmadığını (Foucault’da hiçbir surette bunu kastetmiyordu) kastetmiyoruz ve ilerleyen bölümlerde dikkatimizi bunu doğrulayan hareketlere yönelteceğiz.

  1. Yeni Enternasyonalizmler

Küreselleşmeye yukarıdan odaklanmak yine de çarpık bir bakışa yol açmaktadır, çünkü o özünde aşağıdan küreselleşme kuvvetlerine bir karşılık ve onları içerme girişimidir. Devrimci enternasyonalizm modernite boyunca, kapitalist küreselleşme süreçlerinin ve biçimlerinin itici gücü olmuştur. Her modern devrim -Port-au-Prince’ten (Haiti), Şangay’a, Paris’ten Havana’ya – proleter politikanın, sömürgecilik karşıtı ve feminist hareketlerin ve her türlü kurtuluş mücadelesinin en ilham verici akımlarında olduğu gibi derin bir anlamda enternasyonalisttir. Aşağıdan bu şekilde bir okuma, Giovanni Arrighi ve Fredric Jameson gibi yazarlara, aslında 1970’lerden sonraki neoliberal küreselleşmenin gelişimini, 1960’larda dünyadaki işçi isyanlarının, kurtuluş mücadelelerinin ve devrimci hareketlerin birleşimine ya da birikimine karşı bir tepki olarak tanımlamalarını sağlamıştır.[14] İktidar yapılarını bir tepki olarak belirlemek yalnızca analitik bir işlev değil, aynı zamanda politik de bir işlevdir. İmparatorluğun yönetimine karşı mücadele etmek ve ötesine geçmek için en güçlü kuvvetler zorunlu olarak daha ileri bir enternasyonalizmler biçimini alacaktır. Bugün ortaya çıkan yeni enternasyonalizmleri tanımlamak ve geliştirmek için çaba sarf etmek bizim için çok önemlidir.

Eylem halindeki Enternasyonalizmi tanımlamanın bir yolu, uluslararası mücadele döngülerinin gelişiminin bir taslağını çıkarmaktır: Her mücadele yerel ve ulusal koşullara yoğun şekilde odaklanmış olsa da alevin bir yerden diğerine geçmesinde olduğu gibi, hareket küresel bir önem kazanır. Tunus ve Mısır’da başlayan 2010–11 isyanları, öylesine bir döngü başlattı ki- başta Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde, sonrasında İspanya, Yunanistan ve ABD’de, ondan sonra da Türkiye, Brezilya ve Hong Kong’da- eylemciler kent meydanlarında kamplar kurdular ve demokrasi taleplerini kendi politik dillerine çevirdiler. Benzer şekilde, NiUnaMenos (Bir kadın daha eksilmeyeceğiz), Arjantin’de başlayan cinsel şiddete ve patriarkaya karşı feminist mücadele, Polonya’da kadınların kürtaj hakkı için verdiği mücadelelerde yankılanarak, Amerika’da ve Atlantik’ten İtalya ve İspanya’ya yaratıcı yollara dönüştürülmüştür. Politik grevin yeni biçimlerine dayanan yeni bir feminist enternasyonal oluşmaktadır.[15]

Çok daha geniş bir ölçekte, ancak daha az okunaklı olsa da, göç, ulus-devletlerin sınır rejimlerine ve küresel sistemin mekânsal hiyerarşilerine karşı büyük bir enternasyonalizm kuvveti ve süregiden bir ayaklanma oluşturmaktadır. 2015 yazında Avrupa çapında ve ona doğru, yürüyerek, trenle, mümkün olan her türlü ulaşım aracıyla gerçekleşen ve şimdi Akdeniz’in azgın sularındaki deniz yolcuğuna kaymış olan muazzam hac yolculukları, Avrupa’nın sınır rejimlerini tehdit altında tutuyor. Benzer şekilde,  2018 sonbaharında Meksika’dan ABD sınırına doğru geçen Orta Amerika’nın çocuk ve ailelerin olağanüstü yolcu kafileleri, ABD sınır rejiminin süregiden krizini ilan etmeye hizmet etmiştir.[16]

Hâlbuki bu son derece medyatikleşmiş olaylar, yalnızca Güneyden Kuzeye değil, her yöne doğru değişen çeşitlilikteki küresel göç silsilesinin zirvesidir: Nijerya’dan Güney Afrika’ya, Bolivya’dan Arjantin’e, Myanmar’dan Bangladeş’e ve Çin’deki kırsaldan kente. Bu, alışılmadık bir tür enternasyonalist ayaklanmadır, elbette – yakın plandan,  politik olarak tanımlanması neredeyse imkânsızdır. Göçmenlerin büyük çoğunluğu, eylemlerini enternasyonalist mücadelenin bir parçası olarak anlamak şöyle dursun, kaçışlarının politik yapısını açıkça ifade edemeyebilir; Gerçekten de, yolculukları oldukça bireyselleşmiştir. Bariz bir biçimde, yolcu kafileleri gibi örgütsel yapılar, muhtelif küresel hareketler arasında şöyle dursun, tek bir göç akımı içinde bile nadirdir. Merkez komite yok, platform yok, ilkeler beyanı yok. Ama yine de, göçmenlerin kaçış hatları uluslararası bir güç teşkil ediyor.

İster savaştan veya zulümden kaçanlarda olduğu gibi resmi olarak onaylanmış nedenlerden dolayı isterse de sadece macera aramakta olduğu gibi yetkililer tarafından gayrimeşrulaştırılmış nedenlerden dolayı harekete geçsin, göçmenler, diğer tüm özgürlükler için temel teşkil edebilen, dolaşım özgürlüğünü teyit etmektedirler.[17] Küresel göçlerin sürmekte olan bir isyan olarak politik önemini anlamak için, mozaiğin bir tasarımını yapmak için bir an durup düşünmemiz gerekir. Hiç şüpheniz olmasın, iktidardaki yetkililer tehdidin farkındalar: isyanın gücü, Libya’daki AB destekli toplama kamplarından ABD sınırındaki barbar politikalara kadar göçmenlere karşı başlatılan zalim ve pahalıya mal olan kontrgerilla harekâtı ile teyit edilmiştir. Göçmen isyanı, sadece onların içinden geçerek, küresel sistemi bölen çeşitli duvarları çatlatmak ve parçalamakla tehdit ediyor.

  1. Küresel Sermaye Ve Ortak Olan

Küresel yönetimin karma kuruluşunun analizi, diğer alanın, üretim ve yeniden üretimin araştırılmasıyla tamamlanmalıdır – çünkü senkronize olmadığında bile, her alan diğerinin desteğini gerektirir. Ulusal sermayenin, kolektif ve uzun vadeli çıkarlarını güvence altına almak için ulus devlete ihtiyacı olduğu gibi, bugün de küresel sermaye, karmaşık bir küresel yönetim yapısını gerektirir. Yönetimde olduğu gibi kapitalist ilişkiler alanı, farklı ölçeklerde hareket eden olağanüstü derecede heterojen, çatışmalı ve istikrarsız bir dizi unsurdan oluşur: birbirleriyle rekabet halinde olan şahsi kapitalist şirketler; ayrıca sık sık çatışma halinde olan ulusal sermayeler; her zaman kapitalist toplumların bir parçası olan kapitalist olmayan unsurların yanı sıra, çeşitli ücretli,  ücretlendirilmemiş ve güvencesiz (precarious) emek biçimleri de vardır. Diğer alanlarda olduğu gibi, unsurların heterojenliğini kaydetmek, genel tasarımı teşhis etmemize engel olmamalıdır.[18]

Burada, son yirmi yılda ortaya çıkan akademik ve militan eleştirilerden bazılarını takip ederek sermayenin gelişiminde bazı temel yönlerin kısaca taslağını çizeceğiz. (Gerçekten de, kapitalist egemenliğin gittikçe yaygın bir şekilde sorgulanması, Marksist ve antikapitalist analizlerin artışını beraberinde getiriyor.) Kapitalist egemenliğin ve sömürünün yeni ve birçok durumda daha şiddetli biçimlerini ortaya çıkarmanın yanı sıra, ekonomi politiğin eleştirisinin öncelikli görevi kapitalist üretim ve yeniden üretim devreleri içerisindeki direniş ve özgürlük tohumlarının arayışını içerir. Bunu başarmak için, içinde öncelikle kapitalist topluma ve onun disiplin rejimine karşı olan hareketlerin kapitalist kalkınmayı yönlendiren motorlar olarak işlev gördükleri biçimler üzerine odaklanıyoruz. Bu bir el koyma ve kapma öyküsüdür, ama ayrıca ve daha da önemlisi, isyanın güçlülüğünün bir göstergesidir: sermayeyi daha ileriye iten gücün olduğu yerde, aynı zamanda onu yıkma potansiyeli de vardır. O halde, sermayenin kendi gelişimini izleyerek, içinde eninde sonunda ona karşı kullanılabilecek silahları yarattığı biçimleri inceliyoruz.[19]

Son kapitalist gelişmelerin analizinde bizi en çok etkileyen şey, doğal kaynaklardan kültürel ürünlere, biyometrik verilerden toplumsal işbirliğine kadar çeşitli biçimlerinde ortak olanın oynadığı merkezi roldür. Ortak olan, kapitalist toplumsal üretim ve yeniden üretim için her zamankinden daha merkezidir – sermayenin biriktirdiği değer, giderek artan şekilde, ortak olana dayanmaktadır – dolaysıyla da aynı zamanda, sermayeden toplumsal özerklik potansiyelini, isyan potansiyelini de belirler. Ortak olanın bu merkezi ve paradoksal rolü oynadığı etkin sermaye analizlerinde ortaya çıkan üç temel alanı kısaca tanımlarsak: çıkarım/istihraç, biyopolitik ve eko-sistemik.

Çıkarma/istihraç (extraction) kavramının çerçevesinden kapitalist üretim ve yeniden üretimin geniş kapsamlı analizleri en geniş anlamıyla anlaşılmıştır. Bu analizler, yalnızca bir bakıma değerin doğrudan yeryüzünden çekip çıkarıldığı geleneksel çıkarım/istihraç uygulamalarının (gaz, petrol, mineraller, monokültürel tarım) genişlemesini değil, aynı zamanda kamusal servetin ve altyapıların (ulaşım ve iletişim sistemleri, kültürel miras) özelleştirilerek elde edilen birikim tarzlarının, yanı sıra bilgi, veri, bakım, toplumsal işbirliği şebekelerini içeren insani ve toplumsal değerlerin el koyulduğu ve biriktirildiği çıkarmanın/istihracın yeni biçimlerini de vurgulamaktadır. Sandro Mezzadra ve Brett Neilson şöyle yazarlar;   “sermayenin operasyonları sadece yeryüzünün ve biyosferin maddiliğini yağmaladığında değil, aynı zamanda bu operasyonlar onlara dışsal olan toplumsallık ve insan işbirliği pratikleri ve biçimleriyle karşılaşıp onlardan yararlandığında da çıkarmanın/istihracın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.”[20]

Veri madenciliği (data-mining) metaforu, geleneksel çıkarma/istihraç operasyonlarının toplumsal alanlara nasıl geçtiğini görmek açısından yararlı bir mercek sağlar. Örneğin, sosyal medya platformları aracılığıyla birikim, sadece kullanıcılar tarafından sağlanan verilerin toplanması ve işlenmesini değil sundukları zekâ, bilgi ve sosyal ilişkileri sermayeleştirmek için algoritmik araçlar yaratmayı da içermektedir.[21] Uber ve Airbnb gibi platformlar, benzer şekilde “paylaşım” uygulamalarını, ortak kullanım için başkalarına fayda sağlamasından bir değer çıkarma aracı haline getirdi. Finans da kendi çıkarma/istihraç tarzı ile işler. Şüphesiz, kısmen finansal araçlar spekülasyon araçlarıdır ve sadece “kurgusal” değerler yaratırlar, fakat temel olarak finans ve borç ilişkileri, finans kapitalinin doğrudan yönetimi dışında olan, toplumsal olarak üretilen değerleri çıkarmanın/istihracının aracıdırlar. Diğerleriyle birlikte, birikimin kapitalist şemaları içindeki bu gelişmeyi kârdan ranta geçiş olarak tanımlıyoruz: endüstriyel sermaye büyük ölçüde üretim sürecini yöneterek ve işbirliği biçimlerini dikte ederek kar elde ediyorken, finans doğrudan kendi yönetimi altında değil kendisine dışsal olan üretken işbirliği biçimleri yoluyla üretilen zenginlik üzerinden rant çıkarmak/istihraç etmektedir.[22]

Bu çıkarma/istihraç analizleri, David Harvey’in mülksüzleştirme yoluyla birikim olarak adlandırdığı şeyle kuvvetli bir şekilde yankılanır. Bu tür süreçler esas olarak yeryüzünde ya da kamusal altyapılarda mevcut olan zenginliğin çıkarımı/istihracı ve ortak alanları yeni çitleme hareketleri yoluyla işlerler.[23] En nihayetinde, sömürü ve yol açtıkları toplumsal ve ekolojik yıkımı mahkum ederken, bizler çıkarmanın/istihracın her biçiminin kullandığı değerlerin onun doğrudan yönetim alanına dışsal olarak üretildiğini vurguluyoruz. Kazıp çıkarmacılık (extractivism), ortaklığın çeşitli biçimlerine- ekolojik, toplumsal ve biyo-politik-  yağmalamaktadır.[24] Bu yağmalama süreci, ortak olanın içinde mevcut olan ve ilerde tekrar ele alacağımız potansiyele işaret eder.[25]

Analizlerin ikinci dizisi üretim ve yeniden üretim alanlarını kapsayan, duygulanımların ve bakımın üretilmesi, ve bilişsel üretim biçimlerini kapsayan biyopolitik ilişkilerde ortak olanın rolüne dikkat çekmektedir. Bilişsel kapitalizm çalışmaları, genel olarak bilginin, zekanın ve bilimin çağdaş üretimdeki rolünü analiz eder ve “genel zekanın” -yani, toplumda biriken bir anlamda ortak hale gelen bilgilerin- ne ölçüde doğrudan değer üreticisi olduğu üzerinde durur.[26] Diğer analizler dijital işçilik ve bazı durumlarda kullanıcıların ilgilerinin ürettiği değere dayanan, dijital ağlar ve platformlar aracılığıyla değerin üretilmesine odaklanır.[27] Zekâ ve ilginin yanı sıra, duygulanımlar giderek artan bir şekilde kapitalist toplumda da, çoğu zaman yerleşik cinsiyet hiyerarşilerine göre çalışmaya başlar. Duygulanım üretiminin büyük bölümünü kapsayan işler -hemşireler, evde bakım işçileri, idari destek personeli, ücretli ev işçileri, ilkokul öğretmenleri, garsonlar- düşük ücretli, son derece güvencesizdir ve bu nedenle de ağırlıklı olarak kadınlar tarafından yapılmaktadır. Duygulanımların üretimi, aynı zamanda, cinsiyete dayalı işbölümü olarak tanımlanmaya devam eden, ev işi dâhil olmak üzere,  toplumsal yeniden üretimin ücretlendirilmemiş alanında da merkezidir.[28]

Bu analizlerde biyopolitik kontrolün yeni biçimleri ile birlikte yeni ve yoğunlaştırılmış sömürü ve tahakküm biçimlerini ve insan varoluşunun diğer alanlarının sömürgeleştirilmesi ve metalaştırılmasını ayırt edebiliriz. Bugünkü araştırmaların gösterdiği gibi, biyopolitik üretici güçler, ürettikleri değerin el konulmaya ve biriktirilmeye devam edildiği özel mülkiyet ilişkileri içine, bir ücret için çalışmaya kapatılmış ya da tahakküm altına alınmış ve değersizleştirilmiştir. Fakat burada da ortak olanın toplumsal doğasını tanımlayabiliyoruz, çünkü zekâ, bilgi, ilgi, duygulanım ve bakımın hepsi doğrudan doğruya kolektif eylemler ve karşılıklı bağımlılık tarafından tanımlanan toplumsal kapasitelerdir. Ortak olanın büyük biyo-politik rezervlerini, bu paylaşılan bilgi kaynakları, kolektif zekâ, metalaştırılmamış duygulanım ve bakım ilişkileri ve nihayetinde toplumsal işbirliği şebekeleri oluşturmaktadır; bunlar kapitalist kontrolden özerk olma potansiyeline sahiptir.

Analizin üçüncü alanı, sermayenin gelişiminin yeryüzünü ve ekosistemlerini yok ettiği sayısız yolları araştırarak, çok daha fazla doğrudan doğruya ortak olan üzerine eğilir. Özellikle iklim değişikliği analizleri, kapitalist gelişme tarihinin fosil yakıtların çıkarılmasına/istihracına ne kadar yakından bağlı olduğunu göstermektedir. Birçok yazar, insan eylemlerinin iklim değişikliğine neden olduğunu ya da bir Antroposen çağına girdiğimizi söylemenin, bir bütün olarak türlerin içinde bulunduğumuz çıkmazı yaratan kararlardan eşit derecede sorumluymuş gibi, egemen ülkelerdeki nispeten küçük kapitalist sınıfın gerçekten sorumlu olduğu gerçeğini maskelediğine dikkat çekmektedirler. Bu çalışmaların açıkça belirttiği gibi, gezegenin uzun vadeli sağlığını korumaya yönelik herhangi bir projenin mutlak önkoşulu, kapitalist egemenliğin üstünlüğüne meydan okumalı ve onu yıkmalıdır.[29] Bu alanda söz konusu olan ortak olan, bir zamanlar paylaşılan – yeryüzü, denizler, atmosfer – yaşamın hayati alanları izole edilmiş veya bozulmuş olduğu için hemen tanınabilir. Yoksullar, iklim değişikliğinin etkilerinden en çok ve ilk önce zarar görecek olanlardır, fakat en sonunda hepimiz yenik düşeceğiz. Ortak olan, yalnızca kaybettiklerimizin değil, aynı zamanda inşa edebileceğimiz alternatiflerin de merkezidir. Kapitalist yıkıma karşı yerli protestoları, en açık şekilde insanların, yeryüzünü ortak kılmak için karşılıklı bağımlılık ve özenli ilişkilerle karakterize edilen, dünya ile yeni bir ilişki kurma ihtiyacını ortaya koymaktadır.[30]

Bütün bu çağdaş sermaye analizlerinde öne çıkan şey, yeryüzü ve sudan, toplumsal işbirliğinin metropolitan şebekelerine, paylaşılan bilgilerden ve zekadan duygusal ilişkilere ve toplumsal yeniden üretime kadar bütün biçimleriyle ortak olanın gücüdür. Sermaye giderek artan şekilde, ortak olanı yağmalayan, orada üretilen değerleri çıkaran/istihraç eden ve süreç içinde sayısız acı ve yıkım biçimleri yaratan bir kapma aygıtı haline geldi. Fakat, ortak olanın bütün bu alanları, özellikle birbirine bağımlılık ilişkileri içinden harekete geçirilip bir araya getirildiğinde, otonom potansiyeline, kapitalist yönetimin ötesinde toplumsal ilişkiler yaratma potansiyeline sahiptir.

  1. Sınıf – Çokluk – Sınıf Üssü

Çokluk, politik hayal gücümüzün biricik ufku haline geliyor. Cochabamba’dan Standing Rock’a, Ferguson’dan Cape Town’a, Kahire’den Madrid’e kadar geçtiğimiz on yılların en ilham verici hareketleri çokluk tarafından yaşam bulmuştur. Lidersizlik, özellikle medya tarafından bu ayaklanmalara sıklıkla verilen etikettir: ve gerçekten de, yeni demokratik ifade biçimleri yaratmaya çalışarak geleneksel merkezi liderlik biçimlerini reddederler. Fakat onları lidersiz olarak tanımlamak yerine, çokluk mücadeleleri olarak anlamak daha yararlıdır – kısmen faydalıdır, çünkü hem erdemlerini hem de karşılaştıkları zorlukları kavramamıza izin verir. Bu hareketler önemli sonuçlar elde etmişlerdir; sık sık alternatif, daha iyi bir dünyayı ima etmişlerdir. Ama bunlar genellikle kısa ömürlü olmuş ve birçoğu da elde ettiği bazı kazanımların acımasızca tersyüz edilmesine tanıklık ederek yenilgiye uğramıştır. Daha fazlası gereklidir; ve çeşitli çizgilerin militanlarının size söyleyeceği gibi, politik örgütlenme hakkında yaratıcı ve özgün düşünmeye acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu hareketlere kendi çokluklarını terk etme ve merkezî bir liderlik konseyi, bir seçim partisi ya da ‘bir halk’ olarak birleşik bir politik özne oluşturması gerektiği üzerine ders vermekle ilgilenmiyoruz. Geleneksel örgütlenme biçimlerine geri dönüşün daha kalıcı veya etkili hareketlerle sonuçlanması olası değildir; her durumda, bu biçimler aktivistlerin kendi demokratik duyarlılıkları tarafından açık bir şekilde reddedilmiştir. Ayrıca, soyut bir ifadeyle, yalnızca “bir’in” karar verebileceğine inanmıyoruz. Bizim için en önemli soru şudur: çokluk, gerçek toplumsal dönüşüme neden olabilecek sürekli bir güçle birlikte, politik olarak nasıl hareket edebilir?

Burada, yirmi yıl geriye giderek ve bugünkü durumumuza bu noktadan yaklaşmak yardımcı olabilir. Günümüzün hareketlerinin potansiyelini keşfetmek için, iki tarihsel ve teorik geçişi takip edeceğiz: sınıftan çokluğa ve çokluktan sınıfa. Bu ilk başta bir sarkaç hareketi, basit bir gidiş-dönüş olarak görünebilir; fakat biz teorik ve politik bir ilerlemeyi işaret etmeyi amaçlıyoruz, çünkü çıkıştaki “sınıf” varıştakiyle aynı değil: çokluktan geçiş onun anlamını değiştiriyor. Öyleyse önerdiğimiz örgütlenmenin genel formülü C–M–C’, sınıf-çokluk-sınıf üssü.[31] Marx’ın formülünde olduğu gibi, önem, sürecin merkezinde gerçekleşen dönüşüme dayanıyor. Sınıf üssü, çoklu (multitudinous) bir sınıf, kesişimsel bir sınıf olmalıdır.

Sınıftan çokluğa

Sınıftan çokluğa geçiş, kısmen, son birkaç on yıl boyunca, işçi sınıfının, kendi alanı içinde ve dışında çokluk açısından anlaşılması gerektiğine dair genel bir teşhisin adıdır -geleneksel partiler ve sendikalist kurumlar tarafından işçi sınıfını temsil etme iddialarının içinin boşaltılmasına karşılık gelen bir kayma. Tabii ki, ampirik bir oluşum olarak, işçi sınıfı asla sona ermemiştir. Fakat, içsel kompozisyonu değiştiğinden dolayı – yeni çalışma biçimleri, yeni çalışma koşulları ve ücret ilişkileri ile birlikte – sınıf kompozisyonunun yeni araştırmalarına ihtiyaç vardır. Özellikle, bunlar toplumsal işbirliğinin ve ortak olanın güçlerini araştırmalıdır. Ayrıca, her zaman mevcut olan çalışan nüfuslar arasındaki farklar, artık üniter temsilleri giderek daha fazla reddetmektedir. İşgücü sektörleri arasındaki farklılıklar -örneğin, ücretli ve ücretlendirilmemiş iş, istikrarlı ve güvencesiz istihdam, kayıtlı ve kayıtsız işçiler arasındaki farklılıklar- yanı sıra bir dereceye kadar çalışma statüsündeki bu farklılıklar üzerine haritalanmış cinsiyet, ırk ve milliyet farklılıkların hepsi ifade talep etmektedir. Bu noktada sınıf kompozisyonunun araştırılması – ve herhangi bir sınıfsal-politik proje önerisi – kesişimsel analize gömülü olmak zorundadır. Eğer sınıftan içsel olarak birleşik veya birleşik bir bütün olarak temsil edilebilecek bir özne anlaşılıyorsa,  bunun bir sınıf olmadığını söyleyebiliriz; bu çokluktur, indirgenemez bir çokluk.

Aynı zamanda, sınıftan çokluğa geçiş, işçi sınıfı mücadelelerinin ve genel olarak anti-kapitalist mücadelelerinin, diğer tahakküm eksenlerine karşı mücadelelerle: feminist, ırkçılık karşıtı, dekolonizasyon, queer, anti-ablist (engellilere karşı ayrımcılık karşıtı) ve diğerlerinin (çokluk teorisyenleri açık kümeler ve sonu gelmeyen listeler tarafından rahatsız olmaz) eşit oranda ve beraber ele alınması gerektiği anlamına gelir. Bu anlamda, çokluk kavramı, siyah feminizmin teorik pratiğinden ortaya çıkan kesişimsel analiz ve pratik ile yakından ilişkilidir – ve gerçekten de son derece ona borçludur. Kesişimsellik, en temel düzeyde, çokluğun politik bir teorisidir. O, Irk, sınıf, cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve ulusal hiyerarşilerin iç içe geçmiş doğasını tanıyarak, geleneksel tek eksenli politik analiz çerçevelerine karşı koymayı amaçlar. Bu, öncelikle, hiçbir tahakküm yapısının diğerlerine göre öncelikli (veya onlara indirgenebilir) olmadığı anlamına gelir. Bunun yerine, onlar görece özerk, eşit öneme sahip ve karşılıklı kurucudur. İkincisi, tahakküm yapılarının çokluk ile karakterize edilmesi gibi, onlara ilişkin olan öznellikler de çokludur. Bu, ne kimliğin reddedilmesi ne de birçok kimliğin eklenmesi, kümülatifi anlayışı anlamına gelmez; aksine, öznelliğin çokluk esası içinden yeniden düşünülmesini gerektirir.[32]  Kesişimsel çokluk çağrısı, yalnızca daha fazla içerme çağrısında bulunmaktan ziyade, Jennifer Nash’in dediği gibi, ‘bir tahakküm karşıtı proje’- yani aynı anda birçok cephede mücadele eden, devrimci bir stratejidir. [33]

Bu noktada sınıftan çokluğa geçişi,  güvencesizlik kavramının iki anlamı açısından ele almak yararlı olabilir. Daha çok Avrupalı teorisyenler ve aktivistler arasında geliştirilen güvencesizliğin ilk anlamı, öncelikle ücret ve emek ilişkileri anlamında düşünülmüştür.[34] Bu anlamda güvencesizlik, Fordist ekonominin düzenleyici bir ideali olarak hizmet eden kalıcı istihdama bir karşıtlığı belirtir. 20. yüzyıl ortalarının Fordist ekonomisi egemen ülkelerdeki sınırlı sayıda (genellikle erkek) sanayi işçileri için bir gerçeklik olarak var olan düzenleyici bir idealdir. İşçi haklarını koruyan garantili iş sözleşmeleri ve yasaları, aşamalı olarak aşındı ve işçiler kayıt dışı, kısa vadeli iş sözleşmelerini kabul etmek zorunda kaldı. Bu işgücü düzenlemeleri şüphesiz her zaman ırksallaştırılmış ve cinsiyetlendirilmiştir; ne var ki, işgücünün tüm sektörleri, farklı yöntemler ve ölçülerle de olsa, bu eğilimden etkilenmektedir. Emeğin bu güvencesizleştirilmesi, neoliberalizmin büyük cephaneliğinde güçlü bir silahtır.

Güvencesizliğin ABD yazarları tarafından daha da geliştirilen bir başka   anlamı, tamamlayıcı bir işlev sağlar ve yine ancak daha geniş bir bakış açısıyla neoliberalizmin yorumlanmasının ve ona karşı mücadelenin bir parçası olarak hizmet eder. Judith Butler şöyle yazar; “Güvencesizlik, belirli bir nüfusun toplumsal ve ekonomik destek ağlarının yokluğundan diğerlerinden daha fazla zarar gördüğü ve farklı şekillerde yaralanmaya, şiddete ve ölüme maruz kaldığı politik olarak neden olan koşulları tanımlamaktadır.”[35] Emeğin güvencesizliği kesinlikle bir karışımın parçasıdır, oysa güvencesiz yaşam kavramı, yasal, ekonomik ve hükümet değişikliklerinin halihazırda çok sayıda tabi kılınmış nüfusun -kadınlar, translar, eşcinsel ve lezbiyen topluluklar, beyaz olmayanlar, göçmenler, engelliler ve diğerlerinin- güvencesizliğini nasıl artırdığını kavramak amacı taşır. Bu nedenle işçi sınıfının ve diğerinin dilini konuşan, kesişimsel bir vizyonu destekleyen, bir güvencesizlik kavramı vardır. Onları bir araya getirmek çokluğu kuramsallaştırmak için iyi bir temeldir.

Bu, sınıftan çokluğa (veya halktan çokluğa) hareketini politik bir zorunluluk olarak ileri sürmüyoruz. Bu zorunlu değildir, çünkü hâlihazırda geçtiğimiz yirmi yıl boyunca farklı ülkelerde ve toplumsal bağlamlarda kendini gösteren olmuş bitmiş bir olgudur. Birçoğunun, kurumsal sendikaların ve işçi sınıfı partilerinin üyelerindeki ve güçlerindeki azalma ile başlayan, sınıftan çokluğa tarihsel yön değişimini bir gerileme ve bir kayıp olarak gördüğünü (gerçekten de her çokluk politik olarak ilerici değildir; kalabalıklar ve güruhların gerici olmaları muhtemeldir) anlıyoruz. Fakat, bu süreçte kazanılan her şeyi de anlamalıyız. Analiz düzeyinde, tahakkümün karşılıklı kurucu yapılarının çokluğunun, toplumsal gerçekliğimizi kavramak için üstün bir mercek sunduğu çok açık olmalıdır ve bu durum kapitalist egemenliğin kısa bir incelemesinin, ırk, cinsiyet, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin kurumsal yapılarının eşit analiziyle desteklenmesini gerektiriyor. Öyle ki, pratik düzeyinde en kritik öneme sahip olan şey şudur: bugün aynı zamanda feminist, ırkçılık karşıtı ve queer olmayan, başarılı ve sürdürülebilir bir sınıf politikası projesi olamaz.

Sınıfı Yeniden düşünmek

Oysa çokluğu kuramsallaştırmak, hatta mevcut çoklukları teşhis etmek bile yeterli değildir – özellikle eğer çokluktan basitçe parçalanmayı ve ayrılmayı kastediyorsa. Politik açıdan etkili olmak için örgütlenme gereklidir. Ve çokluklarla iştigal ediyorsanız, bu baskı daha da yoğundur. İlk sorumuza – çokluk politik olarak nasıl karar verebilir ve harekete edebilir? -cevap olarak basitçe örgütlenmek gerektiğini söylemek henüz çok da faydalı bir cevap değildir. Öyleyse, bir sonraki adım, çokluğun ne olabileceğini ve politik olarak nasıl hareket edebileceğini daha iyi araştırmak için sınıf kavramına – ancak şimdi farklı şekilde tasarlanan sınıfa – geri dönmeyi gerektiriyor. Çokluktan sınıfa bu ikinci hareket önerisine yapılan açık bir itiraz şudur; sermaye tarafından belirlenen tek bir tahakküm eksenine dayanan birleşik bir politik kavramdan aynı zamanda patriarkayı, beyaz üstünlüğünü ve diğer eksenleri de içine alan çokluğa kadar olan önceki harekette elde edilen bütün avantajları yıkmasıdır. Oysa bizim niyetimiz, yalnızca işçi sınıfına gönderme yapan değil, fakat çokluğun kazanımlarını yerine getiren bir politik oluşum olarak kendisi bir çokluk olan sınıf anlayışını geliştirmektir.

Her şeyden önce, ırk, cinsiyet tahakkümü ve mücadeleye atıfta bulunmak için, işçi sınıfına gönderme yapmayan bir sınıf kavramını kullanan yazarlara dikkat çekmek yararlı olabilir. Örneğin Achille Mbembe, Avrupa’ya göç eden Afrikalı’lara karşı uygulanan çağdaş kontrol biçimlerini “ırksal sınıf” olarak analiz eder:

Avrupa, sınırlarını yalnızca militarize etmeye değil aynı zamanda onları uzak mesafelere doğru genişletmeye karar vermiştir. . . [Sınırlarını] artık yörüngelerini kontrol altına almak için yerleri değiştirilen, göçmen adayları tarafından arşınlanan ıstıraplı yollar ve değişken güzergâhlar boyunca konumlandırmıştır. . . Aslında,  Afrikalı’nın, bireysel olarak alınan her Afrikalının ve ırksal sınıf olarak tüm Afrikalıların bedenidir bugün onun sınırlarını oluşturan. İnsan bedeninin bu yeni türü, sadece deri-beden ve üst-derisel ırkçılığın, ayrımcılığın abject (iğrenç, atık) bedeni değildir. Aynı zamanda, “biz” olanlarla olmayanlar arasındaki sınırın izini taşıyan ve cezadan muaf bir şekilde kötü muamele edilebilecek sınır-bedendir.[36]

Mbembe, yeni küresel hareketlilik rejiminde Afrikalıların “damgalanmış bir ırksal sınıfa” dönüştürüleceğini iddia ediyor. Ona göre, buradaki sınıf kavramı sosyo-ekonomik bir kategori değil ya da yalnızca değildir. Bunun yerine o sadece deri rengine dayanmayan kolektif ırksal farklılığı düşünmenin bir aracı olarak hizmet eder; Bu ırksal sınıf, Avrupa’nın ırkçı yapıları ve kurumlarında doğmuştur.

Mbembe’nin buradaki göndermeleri, patriarkal tahakkümü anlamak ve feminist mücadelenin temelini belirlemek için “cinsiyetli sınıf” kavramını kullanan Christine Delphy gibi 1970’li yılların feministlerini yankılar. Kavramı bu şekildeki kullanmasına karşı çıkan diğer feministlere Delphy’nin cevabı, sınıf kavramının, tabi toplumsal öznelerin tahakküm ilişkileriyle nasıl yaratıldığını diğerlerinden daha iyi kavrayabileceği, şeklinde olmuştur. Bu bakış açısından, Delphy şunu yazar: ‘Her bir grup diğerinden ayrı olarak ele alınamaz çünkü onlar bir tahakküm ilişkisi ile birleştirilmiştir. . . Gruplar. . .ilişkilendirilmelerinden önce oluşturulmuş değildir. Aksine, bizatihi onları oluşturan şey ilişkileridir.”[37] Burada, öyleyse tahakküm ilişkileri toplumsal öznelere öncel ve onların kurucusudur. Delphy’nin kullanımında, bir kere daha, sınıf yalnızca ekonomik duruma değil, herhangi bir tahakküm eksenine ilişkin olarak uygulanabilecek analitik bir prosedürü içerir.

Mbembe ve Delphy’nin bu analizlerinde dikkatimizi çeken, ilk olarak, şu noktanın vurgulanmasıdır; sınıf kavramının, yalnızca sermaye açısından değil, aynı zamanda beyaz üstünlüğü ve patriarka açısından da,  yalnızca işçi sınıfının değil, aynı zamanda ırksal sınıfın, cinsiyetli sınıfın ve diğerleri için de tahakküm ilişkilerinin yarattığı tabiyetin etkilerini kavramak için kullanılabileceğidir. İkincisi, sınıf kavramının burada sadece betimleyici bir iddia olarak değil, patriarkal veya ırksal hiyerarşilere maruz kalanların bir sınıf olarak birlikte mücadele etmesine bir çağrı olarak da kullanıldığını vurgulamak önemlidir.[38] Son olarak ve burası karşılaşılacak en zor noktadır: Paralel bir tarzda tahakküm altındaki ve mücadele içindeki çok sayıda sınıfı ayırt etmek ileriye doğru bir adımdır, ancak yeterli değildir. Amaçladığımız “çoklu sınıf” veya “kesişimsel sınıf” kavramı, ileri bir adım gerektirir: mücadele içindeki bu farklı öznelliklerin- işçi sınıfı, ırksal sınıf, cinsiyetli sınıf – içsel bir eklemlenmesini. Kesişimsel analizler, tahakküm altındaki öznellikler arasındaki eklemlenme ihtiyacını genellikle dayanışma ve koalisyon açısından ele almaktadır. Genellikle bu, bir eklenme stratejisini tekrarlar: işçi sınıfı artı feminist artı ırkçılık karşıtı artı LGBTQ mücadelesi, artı. . . Başka bir deyişle, kesişimsel analiz kimliklerin eklenmesi anlayışını reddetse bile, eklenme mantığı hala aktivistlerin imgelerine hükmetmektedir. Bu yaklaşımın zayıf yanlarından biri, dayanışma bağlarının dışsal olmasıdır. İhtiyaç duyulan şey, içsel dayanışma bağları, yani standart koalisyon kavramlarının ötesine geçen farklı bir eklemlenme biçimidir.

Bu temel koşulu – çoklu sınıftaki içsel dayanışma ilişkilerini – üç teorik örnekle gösterebiliriz. Birincisi, Rosa Luxemburg:  Rusya’daki 1905 başarısız ayaklanmasından sonra, Luxemburg Alman proletaryası ve partisini, lütuf ya da hayranlık dolu olsa da, Rus kuzenlerine duydukları sempati ve destekleri için eleştirdi. Luxemburg, elbette, Alman işçilerinin Rus mücadeleleriyle olan bağlantılarını kesmelerini veya daha az dikkate almalarını savunmuyordu. Tam tersine, onun için sorun, “uluslararası sınıf dayanışması” gibi ifadelerin yalnızca dışsal bir ilişki oluşturmasıydı: Alman devrimcilerin bunun yerine Rus olaylarının kendi meseleleri olduğunun ve mücadelelerine içsel olduklarının, “toplumsal ve politik tarihlerinin bir bölümü” olduğunun farkına varmaları gerekiyordu.[39]

İkinci bir teorik örnek: 1980’lerin başında Iris Young, feminist hareketle dayanışma içinde olan erkek sosyalistlere meydan okuyordu. “Sosyalistler, genel olarak, kadınların baskıya karşı mücadelesini kapitalizmin kendisine karşı mücadelenin merkezi bir yönü olarak görmüyorlar,”[40] diye yazıyordu. Young, çok sayıda olan kadın düşmanı (mizojinist) ve feminist karşıtı erkek sosyalistlere değil, fakat bunun yerine, feministlere dayanışma teklif eden ya da feminist mücadeleyi müttefik olarak ama kendisinden ayrı olarak gören destekçi erkek yoldaşlara hitap etmektedir. Luxemburg gibi, Young da bu dayanışmanın yeterli olmadığını iddia ediyordu. Aslında erkek sosyalistleri, patriarkaya karşı feminist mücadeleyi kendi toplumsal ve politik tarihlerinin bir parçası olarak kabul etmeye teşvik ediyordu. Aynı zamanda feminist olmadan gerçekten anti-kapitalist olamazsınız, çünkü karşılıklı olarak kurucu olduklarından, sermaye de patriarkayı yenmeden yenilemez.

Üçüncü bir örnek: Keeanga-Yamahtta Taylor, ABD’de sınıf tahakkümüne odaklanmayan ırkçılık karşıtı eylemcilere hitap eden paralel bir tartışma yapıyor. Genellikle, anti-kapitalist mücadelelerin beyaz insanların görevi olduğu varsayılırken, beyaz olmayanların ırkçılık karşıtı mücadeleleri yürütmesi gerektiğini söyleyen bir çeşit mücadele ayrımcılığı olduğunu ileri sürüyor. Taylor şöyle yazar; “Son yüz yıldaki hiçbir ciddi sosyalist akım hiç bir zaman Siyah veya Latin Amerikalı işçilerinin mücadelelerini arka plana atmadan başka bir sınıf mücadelesini ilk kez yürütme talebinde bulunmadı. Bu varsayım,  beyaz ve erkek olan ve bu nedenle ırk, sınıf ve cinsiyet sorunlarını ele almakta yetersiz olan işçi sınıfının hatalı bir fikrine dayanmaktadır. Aslında Amerikan işçi sınıfı, kadın, göçmen, Siyah, beyaz, Latin Amerikalı ve daha fazlasıdır. Göçmen sorunları, toplumsal cinsiyet sorunları ve ırkçılık karşıtlığı işçi sınıfının sorunlarıdır.”[41] Bu, müttefiklerin katılımını kabul etme veya dayanışma gösterme meselesi değildir; beyaz üstünlüğüne ve sermayeye karşı verilen mücadelenin birbirine içsel olduğunun anlaşılması gerekir.

Bu noktadaki itiraz şu olabilir: evet, hepsinin birlikte mücadele etmesi gerekiyor çünkü hepsi daha önce tartışılan iki anlamda güvencesizdir; fakat böylesi bir aynılık yansıtımı yararlı değildir, çünkü güvencesizlik ve tahakküm biçimleri farklıdır. Çokluk kavramını korumamız gerekir – kapitalist tahakküm cinsiyet ya da ırk tahakkümüyle aynı değildir ve biri diğerinin altına alınamaz. Aynılığa indirgeme yerine, bu argüman, mücadeledeki öznellikler arasında bir eklemlenmeyi gerektirir. İşte bu yüzden sınıf – çoklu bir sınıf – koalisyondan ziyade bize uygun bir kavram gibi geliyor. Fakat bu, yalnızca çokluktan oluşmuş, toplumsal işbirliği ve ortak olanın biçimleriyle temellendirilmiş bir sınıf kavramı değil, aynı zamanda her birinin diğerlerinin, “toplumsal ve politik tarihlerinin bir bölümü” olduğunun farkına vardıkları dayanışmanın içsel bağlarıyla ve mücadeleler arasındaki kesişmelerle eklemlenmesidir. Bu, eklemlenme tarzı, meclisin (toplanmanın) tarzıdır. Bu yüzden biz bu dönüştürülmüş kavrama “sınıf üssü” diyoruz, öyle ki sınıf-çokluk-sınıf yerine, taslağını çizmeye çalıştığımız bütün hareket sınıf-çokluk-sınıf üssüdür: C–M–C’. Bu, en azından önceki sorumuza ilk teorik cevap olarak hizmet eder: bir çokluk politik olarak hareket edebilir mi? Evet, bunu sermaye, patriarka, beyaz üstünlüğü ve diğer tahakküm eksenlerine karşı mücadeleye eşit şekilde yönlendirilen içsel olarak eklemlenmiş bir çokluk olarak, sınıf üssü olarak yapabilir. Bunun sadece biçimsel, kavramsal bir cevap olduğunu kabul edelim, fakat belki de bu politik projeyi düşünmek ve takip etmek için bir çerçeve sunabilir.

  1. Alter-küreselleşme Övgüsü

Nafta’nın yürürlüğe girdiği gün 1 Ocak 1994’te Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu, Meksika’da, Chiapas’ta bir ayaklanma başlattı; 30 Kasım 1999’da Seattle’daki protestocular Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantılarını engelledi; 25 Ocak 2001 tarihinde, kendisini Davos, İsviçre’deki Dünya Ekonomik Forumu’na karşı konumlandıran Dünya Sosyal Forumu, Brezilya’nın Porto Alegre kentinde başladı; ve 21 Temmuz 2001’de G8 zirvesini protesto etmek için Cenova sokakları çokluklarla dolup taştı. Amerika ve Avrupa’da gelişen uluslararası alter-küreselleşme mücadeleleri döngüsünün sayısız kusuru vardı: göçebe doğası ve çoğu durumda yerel ve kalıcı örgütlenmeye bağlı kalan ‘summit-hopping’ (yalnızca zirve protestoları etrafında şekillenen ç.n.) pratikler; daha önce ana hatlarıyla belirttiğimiz kesişimsel özellikleri yeterince geliştirmede başarısız oldukları için en çok da hareketlerin içindeki aktivistler tarafından sıkça eleştirildiler; ve mücadele sezonu, kısmen kendi örgütlenme zayıflıkları nedeniyle nispeten kısa sürdü. Elbette, hareketlerin 11 Eylül’den sonra kurulan şiddetli güvenlik rejimleriyle de kapatıldığını; eylemcilerin odaklarını, alter-küreselleşmeden savaş karşıtı hareketlere kaydırmak zorunda kaldıkları unutmamamız gerekir.

Bu protestoların olağanüstü erdemi teorik pratikleriydi. Küresel bir eleştirel vizyon geliştirdiler ve dikkatlice organize edilmiş olaylarla küresel ekonomik kurumların göreceli olarak belirsiz alanlarının politik önemini okunaklı hale getirebildiler. Bir hareketten ziyade, bu protestolar ortaya çıkan küresel düzenin doğası üzerine geniş bir kolektif soruşturma çalışması olarak daha iyi anlaşılabilirler. Eylemciler, ilk başta ABD’nin olduğu büyük egemen ulus-devletlerin ve şirketlerin muazzam bir güce sahip olduklarını biliyorlardı; fakat aynı zamanda, küresel düzenin bundan daha fazlası olduğunu ve burada, küresel düzeyde tahakkümün çağdaş yapılarının anlaşılması gerektiğine dair bir sezgileri vardı. Her olay, küresel iktidar yapısının ortaya çıkan ağının bir başka düğümünü aydınlatıyordu: WTO (dünya ticaret örgütü), Dünya Bankası, İMF, G8, ticaret anlaşmaları vb. Bu nedenle, alter-küreselleşme hareketlerinin döngüsü, onlara katılanlar ve öğrenmeye istekli olan herkes için büyük bir pedagojik proje oldu.

O zamandan beri, çeşitli güçlerin karma kuruluşlarındaki göreceli konumları inmiş ya da çıkmış olsa da, ulusal egemenliğin ideologlarının anırmalarına rağmen, küresel düzenin tahakküm ve kontrol güçleri hiçbir şekilde azalmamıştır. Bunun yerine sadece görüş alanından çekildiler ve görünmezlik iksiri keşfetmişler gibi daha az okunaklı hale geldiler. Bugün, egemen küresel düzenin yapılarını araştırmak için istihbaratla ilgili uluslararası bir mücadele döngüsüne ihtiyacımız var. Neticede bazen, toplumsal hareketlerde yapılan teorik çalışmalar bize kütüphanelerde yazılandan daha fazlasını öğretiyor. Görünmezliklerini tersine çevirmek, imparatorluğun yapılarıyla mücadele etmek ve nihayetinde devirmek için atılacak ilk adımdır.

Kaynak: https://newleftreview.org/issues/II120/articles/empire-twenty-years-on

Notlar

[1] Deleuze ve Guattari’ye göre, kapitalist makinenin şizofren doğası, kısmen “bozularak çalıştığı” gerçeği ile gösterilmektedir. Bkz. Anti-Oedipus, trans. Robert Hurley, Mark Seem and Helen Lane, Minneapolis 1983, p. 31.

[2] Gezegensel uzamdaki bölünmelerin, hiyerarşilerin ve sınırların çoğalması üzerine, bkz. Sandro Mezzadra and Brett Neilson, Border as Method, or, the Multiplication of Labor, Durham NC 2013.

[3] “Gömülü liberalizm” ile ilgili olarak, bkz. John Gerard Ruggie, ‘International Regimes, Transactions and Change: Embedded Liberalism in the Postwar Economic Order’, International Organization, vol. 36, no. 2, 1982; see also David Singh Grewal’s update, ‘Three Theses on the Current Crisis of International Liberalism’, Indiana Journal of Global Legal Studies, vol. 25, no. 2, 2018.

[4] Edward Luce, hemen hemen evrensel sağduyunun ne hale geldiğini şöyle ifade ediyor: “Irak Savaşı’nın Amerika’nın yumuşak gücüne ve Batı’nın demokratik misyonunun güvenilirliğine – verdiği zararın abartmamak zordur.” The Retreat of Western Liberalism, Boston 2017, p. 81.

[5] Dış İlişkiler sayfaları, Trump çağında liberal uluslararası düzenin önde gelen savunucularının yaşadığı acının geniş bir gösterimini sunmaktadır. Bakınız, örneğin, Joseph Nye, ‘Will the Liberal Order Survive? The History of an Idea’, and Robin Niblett, ‘Liberalism in Retreat: The Demise of a Dream’, both in Foreign Affairs, vol. 96, no. 1, 2017; and John Ikenberry, ‘The Plot Against American Foreign Policy: Can the Liberal Order Survive?’, Foreign Affairs, vol. 96, no. 3, 2017.

[6] ABD’den Çin’e hegemonya geçişi ihtimali üzerine, bkz. Giovanni Arrighi, Adam Smith in Beijing, London and New York 2007.

[7] Jake Sullivan, koroya katılabilir: ‘ABD yeterli erişime ve çözüme sahip tek ülke ve başka bir şey daha var: uzun vadeli etki için kısa vadeli çıkarlar ticareti yapmak için tarihi bir istek.’ Bkz. ‘The World After Trump: How the System Can Endure’, Foreign Affairs, vol. 97, no. 2, 2018, p. 19.

[8] Polybius, The Rise of the Roman Empire, trans. Ian Scott-Kilvert, London 1979, pp. 302–52.

[9] Teorisyenler, geçtiğimiz yüzyıl boyunca farklı noktalarda, sermayenin ve onun küresel sisteminin varlığını sürdürebilmek için, küresel bir devlet gibi bir şeyin zorunlu olduğunu savundular. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında yazan Karl Polanyi şuna inanıyordu; ‘[Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra mağlup olmuş ülkelerin cezalandırılması ve dışlanmasından kaynaklanan] ilişkilerin felaket durumunun tek alternatifi ulusal egemenliği aşacak örgütlü bir güç ile donatılmış uluslararası bir düzen kurulmasıdır. Bununla birlikte, böyle bir rota tamamen zaman ufkunun ötesindeydi’: The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time, Boston 2001 [1944], p. 23.. Polanyi ve bu tartışmayı yapan diğerleri, bazı küresel yönetişim yapılarının gerekli olduğu konusunda haklıdır, fakat İmparatorluk gibi  devlet dışındaki yeni biçimlerin kapitalist sistemi sürdürebildiğini fark etmekte başarısız olurlar.

[10] Timothy Geithner, Stress Test: Reflections on Financial Crises, New York 2014, p. 105.

[11] ‘2003’ten 2008’e kadar olan beş yıl boyunca, dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin hem dış politika hem de ekonomi politikadaki seçkinleri, aşağılayıcı bir başarısızlığa uğradılar’: Adam Tooze, Crashed, New York 2018 , p. 3. Yine de, Tooze ABD’nin dünya düzeninin ölümünden bahsetmek için çok erken olduğunu, çünkü iki temel direğin, askeri gücün ve finansal kontrolünü hâlâ sürdürdüğünü iddia ediyor. “Amerikan demokrasisinin siyasi bir model sunma yönündeki herhangi bir iddiası” sona ermiştir: bkz.  ‘Is This the End of the American Century?’, lrb, 4 April 2019, p. 7.

[12] Cenevre Okulu olarak adlandırdığı oluşuma ve onun Dünya Ticaret Örgütü’nün oluşumundaki rolüne odaklanan Quinn Slobodian, neoliberal ideoloji ve küreselleşmenin tamamen iç içe olduğunu vurguluyor: Globalists: The End of Empire and the Birth of Neoliberalism, Cambridge ma 2018.

[13] Bkz. Michel Foucault, Discipline and Punish, New York 1977.

[14] Jameson şöyle yazar; “Küreselleşmeyi ya da kapitalizmin bu üçüncü aşamasını, 1960’larda dünyanın her yerinde gerçekleşen muazzam bir sömürgecilik ve kurtuluş hareketinin diğer yönü ya da yüzü olarak görebiliriz” : ‘The Aesthetics of Singularity’, nlr 92, March–April 2015, p. 129.

[15] 2011’deki mücadele döngüsünü Declaration, New York 2012 metninde analiz etmiştik. Tricontinentalism’in kısmi canlanması üzerine, bkz. Anne Garland Mahler, From the Tricontinental to the Global South, Durham nc 2018, p. 240. Yeni bir feminist enternasyonalizmi başlatan NiUnaMenos üzerine, bkz. Verónica Gago, ‘La internacional feminista’, Página12, 15 February 2019.

[16] Bkz. Martina Tazzioli, Glenda Garelli and Nicholas De Genova, eds, ‘Rethinking Migration and Autonomy from Within the “Crises”’, South Atlantic Quarterly, vol. 117, no. 2, April 2018, pp. 239–65. Sınır rejimlerine karşı bir isyan şekli olarak Meksika boyunca seyahat eden  yolcu kafileleri üzerine, bkz. Amarela Varela, ‘No es una caravana de migrantes, sino un nuevo movimiento social qua camina por una vida vivible’, El Diario, 4 November 2018.

[17] Bkz. Sandro Mezzadra, ‘The Right to Escape’, Ephemera, vol. 4, no. 3, August 2004, pp. 267–75.

[18] Jamie Peck ve Nik Theodore, küresel kapitalist sistemdeki heterojenlikleri vurgulayarak, “eşitsiz mekansal gelişimin kurucusu olan ve tamamlanmaya giden yolda bir istasyon olmayan neoliberalleşme programlarının ve projelerinin zorunlu olarak değişken karakterinin” altını çizerler.  ‘Still Neoliberalism?’, South Atlantic Quarterly, vol. 118, no. 2, April 2019, p. 246 Ayrıca bkz. Jamie Peck and Nik Theodore, ‘Variegated Capitalism’, Progress in Human Geography, vol. 31, no. 6, December 2007, pp. 731–72.

[19] Luc Boltanski ve Havva Chiapello,  1960 isyanlarının kapitalist rejim içinde telafi edilmesi hususuna sık sık atıfta bulunurlar: The New Spirit of Capitalism, trans. Gregory Elliott, London and New York 2006. Mario Tronti’nin işçi sınıfı isyanlarının sermaye gelişimlerini öncelediği ve daha önceden fikir verdiği (prefigure) önermesine oldukça borçluyuz: Workers and Capital, trans. David Broder, London and New York 2019. Marx defalarca isyan için en güçlü silahların kapitalist gelişimin kendisi tarafından sağlandığını vurgulamıştır. Devrim, eski toplumsal biçimlere bir geri dönüşle gerçekleşmeyecek, Marx şöyle yazar; ‘kapitalist dönemin kazanımlarına dayanarak: yani işbirliği ve yeryüzünün ortak mülkiyeti ve emeğin kendisi tarafından üretilen üretim araçları’: Capital, Volume I, trans. Ben Fowkes, London 1976, p. 929; çeviri değiştirildi.

[20] Mezzadra ve Neilson’un The Politics of Operations: Excavating Contemporary Capitalism, Durham NC 2019, kitabı özellikle lojistik ve finans ile ilgili genişletilmiş çıkarma/istihraç kavramının bildiğimiz en eksiksiz analizidir. Özel olarak bakınız pp. 133-67; alıntı p. 138.

[21] Örneğin, bknz. Matteo Pasquinelli, ‘Google’s PageRank Algorithm: A Diagram of Cognitive Capitalism and the Rentier of the Common Intellect’, in Konrad Becker and Felix Stalder, eds, Deep Search: The Politics of Search Beyond Google, New Jersey 2009, pp. 152–62.

[22] Diğerlerinin yanı sıra, bkz. Carlo Vercellone, ‘Wages, Rent and Profit’, available online at generationonline.org; and Hardt and Negri, Commonwealth, Cambridge MA 2009.

[23] Bkz. David Harvey, The New Imperialism, Oxford 2003, pp. 137–82. 4. bölüm

[24] İlksel birikim süreçlerinde hangi yönlerden ortak olanların söz konusu olduğunu vurgulayan Silvia Federici, ilksel birikim şiddetinin her zaman kadına yönelik şiddeti içerdiğine dikkat çekiyor. “Nasıl ki Çitlemeler köylüleri ortak topraklardan mülksüzleştirdiyse, cadı avı da kadınları bedenlerinden mülksüzleştirmiş, böylece bu bedenler emeğin üretimine adanmış makineler gibi işlemelerini engelleyen her türlü etkenden “özgürleştirilmişlerdir.” Çünkü kazıklara bağlanma tehdidi, kadınların bedenlerinin etrafına, ortak alanların çitlenmesiyle dikilenlerden çok daha zorlu engeller dikmiştir”: Caliban and the Witch, New York 2004, p. 184.

[25] Bu çeşitli extractivist ilişkiler, toplumun ne derecede sermayeye istinaden bir “dışarısı” teşkil ettiğini anlamak için, toplumun sermaye altında biçimsel tahakkümü açısından düşünülebilir: değer yaratan toplumsal ilişkiler ve toplumsal işbirliği kapitalist yönetimin kontrolü altına alınır fakat yine de onlara dışsaldır, ve bu nedenle yalnızca biçimsel olarak tahakküm altına alınır.

[26] Bkz. Carlo Vercellone, ‘From Formal Subsumption to General Intellect: Elements for a Marxist Reading of the Thesis of Cognitive Capitalism’, Historical Materialism, vol. 15, no. 1, January 2007, pp. 13–36.

[27] Bkz. Christian Fuchs, ‘Dallas Smythe Today—The Audience Commodity, the Digital Labour Debate, Marxist Political Economy and Critical Theory’, TripleC, vol. 10, no. 2, May 2012, pp. 692–740.

[28] Ücretli emeğin içindeki toplumsal cinsiyet ayrımları ve toplumsal yeniden üretim üzerine, bkz. Kathi Weeks, The Problem with Work, Durham NC 2011.

[29] Bkz. Andreas Malm, Fossil Capital, London and New York 2016; Jason Moore, Capitalism in the Web of Life, London and New York 2015; Naomi Klein, This Changes Everything, London 2014; John Bellamy Foster, Brett Clark and Richard York, The Ecological Rift, New York 2010.

[30] 2016 Standing Rock Dakota Access Pipeline’daki “su koruyucuları” protestoları, bu tür karşılıklı bağımlılık ilişkilerine duyulan ihtiyacı dile getirmiştir. Bkz. Arthur Manuel and Grand Chief Ronald Derrickson, The Reconciliation Manifesto, North Carolina 2017; and Teresa Shewry, ed., ‘Environmental Activism Across the Pacific’, South Atlantic Quarterly, vol. 116, no. 1, January 2017.

[31] Joshua Clover’ın Riot, Strike, Riot, Londra ve New York 2016’ içindeki isyan- grev- isyan şeklindeki tarihsel ilerleme incelemesine borçluyuz ve bu tartışmayı devam eden bir diyaloğun parçası olarak ele alıyoruz.

[32] Politika tartışmalarının yanı sıra çeşitli akademik alanlarda da kesişimselliğin kilit bir kavram haline geldiği muazzam bir literatür gelişmiştir. Bkz. Kimberlé Crenshaw’s foundational texts, ‘Mapping the Margins’, Stanford Law Review, vol. 43, no. 6, 1991, and ‘Demarginalizing the Intersection of Race and Sex’, University of Chicago Legal Forum, no. 140, 1989. On contemporary debates, see Jennifer Nash’s insightful Black Feminism Reimagined: After Intersectionality, Durham NC 2019.

[33] Nash, Black Feminism Reimagined, p. 24.

[34] Bakınız, örneğin, Patrick Cingolani, Révolutions précaires, Paris 2014.

[35] Judith Butler, Notes Toward a Performative Theory of Assembly, Cambridge MA 2015, p. 33.

[36] Achille Mbembe, ‘Vu d’Europe, l’Afrique n’est qu’un grand Bantoustan’, Jeune Afrique, no. 3024, December 2018, pp. 62–3 (çeviri bize ait).

[37] Christine Delphy,  L’ennemi principal, vol. 1, Paris 1998, p. 29 (çeviri bize ait). Shulamith Firestone, cinsiyetli sınıfı ekonomik sınıfa paralel olarak fakat toplumsal ilişkilerde daha derine gömülmüş olarak ele alarak, cinsiyetli sınıf sistemini benzer şekilde analiz eder: ‘Nasıl ki ekonomik sınıfların ortadan kaldırılmasını garanti altına almak için alt sınıfın (proletarya) isyanı, ve geçici diktatörlüğünde üretim araçlarını ele geçirmesi gerekliyse, cinsel sınıfların da ortadan kaldırılmasını garanti altına almak için alt sınıfın (kadınların) isyanı ve yeniden üretimin kontrolünü ele geçirmesi gereklidir’: The Dialectic of Sex, New York 1970, p. 11.

[38] Lisa Disch, Delphy’in toplumsal bir sınıf olarak toplumsal cinsiyet analizini sadece bir açıklama değil,  aynı zamanda “bir yorumlama, bir seslenme ya da çağrı olarak” yorumluyor. “Delphy, patriarka tarafından  “kadın” olarak tanımlanarak tabi kılınmış olanlara, kendi baskılanmalarını “işçiler”inkinden daha az ciddiye almamalarını ve kendi koşullarına göre baskıya karşı mücadelelere katılmalarını teşvik eder”: ‘Christine Delphy’s Constructivist Materialism’, South Atlantic Quarterly, vol. 114, no. 4, October 2015, p. 834.

[39] Rosa Luxemburg, The Mass Strike, New York 1971, p. 74 (çeviri değiştirildi).

[40]  Iris Young, ‘Beyond the Unhappy Marriage: A Critique of the Dual Systems Theory’, in Lydia Sargent, ed., Women and Revolution: A Discussion of the Unhappy Marriage of Marxism and Feminism, Boston 1981, pp. 43–69.

[41] Keeanga-Yamahtta Taylor, From #BlackLivesMatter to Black Liberation, Chicago 2016, p. 216.

Çeviri: Eser Kömürcü

Kaynak:komunizminguncelligi.wordpress.com

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »