Ne Evren, ne Dünya, ne hakikat

umurlarında değil kâr ve rant sevicilerin…

Halbuki ne müthiştir ufukları

metasız mülkiyetsiz yaşayıp birbirini hissedenlerin…

“Sosyal mesafe” tanımını hızla kanıksadık. Halbuki Covid-19’a karşı önlem, sosyal değil fiziki mesafeyi ve bilinçli tedbiri gerektiriyor. Yapmak istediğim, kavram değil içerik tartışmasıdır. Çünkü sosyal mesafe biçimindeki yönlendirme, zaten toplumsal olan her şeyi dağıtıcı, bireycileştirici ve yalnızlaştırıcı olan neoliberalizmin etkisini derinleştirip kalıcılaştırma yönünde gelişiyor. 

Dayanışmayı büyüten, ortak hareket reflekslerini ve bilincini geliştiren örgütlü müdahaleler olmadığı takdirde, bugün genelde dünya özelde Türkiye fotoğrafı, iktidarların pandemiyi, toplumun zapturapt altına alınması ve hatta belki önümüzdeki 5-10 yılı belirleyecek kararlar almak, antidemokratik yasalar çıkarmak için bir fırsat (Türkiye’de Allah’ın lütfu) olarak kullanacaklarını gösteriyor. 

Günübirlik anormallikler içinde “yeni normal” adına çok şey yazılıp söyleniyor. İktidarın manipülasyonları bir yana, ortalıktaki en yaygın eğilim, milatlar oluşturma eşliğinde geleceğe dair belirsizliğin altındaki çizgiyi kalınlaştırmaktır. Deyim yerindeyse her yazılarında yeni bir düzen kuran, emperyalizmi/kapitalizmi yeni baştan tanımlayan arkadaşlarımız var. 

Konuşulacak çok konu var, çok şey tartışılıyor gibi görünüyor ama bu bir yanıyla da hemen hiçbir şeyin hakkıyla tartışılamaması gibi bir sorunu beraberinde getiriyor. 

Devam etmekte olan ve bilim insanlarının dahi öngörülerde bulunurken temkinli davrandığı bir konuda net şeyler söyleyecek veya tehlikeyi hafife alacak değilim. Zaten tartışacağım konu pandeminin doğrudan kendisi olmayacak. Amacım, ister ABD’nin sarsılmakta olan hegemonyası, isterse 1945’ten sonraki 75 yıllık düzen veya bugün ip uçlarını gördüğümüz muhtemel düzen olsun; tartışırken, günlük akılla, görüngülerle yetinmemek, daha kapsayıcı bir bakış açısıyla sorunları bağlamları içinde irdelemektir. Daha da önemlisi, günü ıskalamadan ama önümüze günübirlik olarak çıkarılan her “sataşmaya” veya her tartışmaya yanıt verme zorunluluğu hissetmeden seçici ve doğru bir bakışla okuma yapmaktır.

Örgütlü kötülük ve türevleri

Kötülüğün şeffaflığı veya kötülüğün sıradanlaşması, yıllar öncesinde yazarlara konu olmuş hatta kitaplaştırılmış meselelerdir. Bugün de hayatın çeşitli kesitlerinden özellikle gündelik hayattan bu tür okumalar geliştirebiliriz. Örneğin Sevda Noyan veya Fatih Tezcan gibilerinin üzerinden uzun uzun tahliller yapabiliriz. Belki onlara bu “soytarılığı” yapabilme imkanı tanıyan koşulları, siyasal iklimi, suç sayılan fiiller konusundaki çifte standardı vb. konuşmalı ama onların tehditlerine çok kısa değinmek gerekirse, sistemin yani örgütlü kötülüğün bir parçası olduklarını düşünsem de aynı zamanda ciddiye de almamak gerektiğine inanıyorum. Ortada bir yanıyla da (konu bağlamında) bir cehalet var. Çünkü sınıflar savaşı, iç savaş vb. onların oturdukları korunaklı sitelerden, konforlu yaşamlarından yaptıkları tariflere sığmaz. Gerçekten bilmek/anlamak gibi bir dertleri varsa, kafalarına bir miktar “gerçek bilgi” girsin diye doğru kaynaklardan bir okuma yapsalar; zor geliyorsa bu konuda objektif olan bir iki film izleseler, bu işlerin o cam fanuslardan yapılan tanıma sığıp sığmadıklarını göreceklerdir. 

Evet ortada büyük bir tehdit, iktidarlaşmış örgütlü bir kötülük var; bu tehdit, sermaye diktatörlüğüdür, faşizmdir; hayatın kılcallarına dek kontrol edilmesi, insanların iç sesinin veya soluk alma kanallarının dahi yönetilmek istenmesidir. Sadece bu konu bile üzerinde uzun uzun tartışılması gereken bir içeriktedir. Sınıfsal olarak olgular doğru yere oturtulduğunda görülecektir ki Sevda ve Fatih’ten çok daha büyük tehditlerle karşı karşıyayız. Ve bu, sadece ülkede değil dünya ölçeğinde bir örgütlülüktür; adı yanlış konulmasın diye kısaca söz etmek gerekirse bu emperyalizmdir; pandemi koşullarında krizi daha da derinleşen, hegemonya ve paylaşım savaşı içinde var olan silahlarını bileyen ve yenilerini geliştiren, siyasete artık görece özerklik dahi tanımadan doğrudan müdahale eden sermaye sınıfıdır. Bu sınıf, mevcut konjonktürde azami kozlarını kullanmaktadır. Bu da bizimki gibi ülkelerde faşizmin derinleştirilmesini, metropol ülkelerde ise burjuva demokrasilerini tartışılır hale getirecek politikalara uygun parti ve öznelerin iktidara taşınmasını beraberinde getiriyor. Eğer bu süreçte bir karşı direnç geliştirilemezse, tablonun halkların aleyhine daha da ağırlaşacağını, sermayenin pandemi koşullarındaki kayıplarını telafi etmek üzere daha da saldırganlaşacağını söylemek mümkün. İşte böyle bir sistemde, durumdan vazife çıkaranlar, çeşitli nedenlerle iktidarın izdüşümü gibi davrananlar olacaktır. Bu gerçeklik onları tabii ki masum kılmamaktadır ancak ciddiye alınacaksa, kuklanın değil ipi tutan elin üzerinde durulmalıdır.

Komplo teorileri için de ona harcanan enerji ve vakit için de aynı şey söylenebilir. Bir komplo, bir bela aranıyorsa bu kapitalizmdir; onun sahipleri ve siyasal ifadesidir. Kapitalizmin bugün hastalık da salgın da üretir hale geldiği bu tarihsel kesitte gerçek/sınıfsal nedenlere inmemek, sanki komplocu birileri olmasa sistem bu tür salgınları üretmezmiş gibi bir sonuca vardırır. 

Darbe iddiaları ve arka plan

İktidarlaşma sürecinin ilk etabında “askeri vesayet”e karşı birikmiş muhalefeti sömüren, tam da bu alandaki kullanım malzemesi tükenmişken imdadına yetişen 15 Temmuz’u “Allah’ın bir lütfu” olarak görüp fırsata çeviren yani bu tür konularda antrenmanlı olan AKP/Erdoğan, bu kez, tam da en sıkıştığı anda pandemiye, deyim yerindeyse “etinden, sütünden ve tüyünden” yararlanmak üzere bir lütuf gibi sarıldı. 

İnsanlar, izlenen politikalarla pandeminin alakasını sorgulayamasın, muhalefet edemesin diye “Corona pandemisine karşı mücadelede hükümetin yarattığı başarıyı gölgelemeye teşebbüs” biçiminde bir suç tanımı da üretildi. Bu arada kimimizin gözünden kaçmış olabilir, ne de olsa artık yasalar torbadan çıkıyor; iktidarın, niteliklerini kendisine yakın bulduğu kişiler ve suç türleri için yapılan “İnfaz düzenlemesi” sırasında aynı zamanda tutukluların hapishaneden 15 günlüğüne sorgulanmak üzere alınabilmesine imkan tanıyan bir düzenleme de çıktı. 12 Eylül döneminden anımsadığımız bu uygulama, iktidarın geleceğe hangi gözle baktığına, tehdidi nerede ve kimlerde gördüğüne dair önemli bir veridir. 

Ne de olsa masada delil üretenlerle aynı yolda beraber yürümüşlerdi. Bu süreçte kayyum atamaları, gazeteci ve HDP’li tutuklamaları, doğa talanı, tekleşmiş iktidarda yetki artırımı, darbe olacak iddiaları devam etti. Hele de Cübbeli Ahmet rüyasında görmüşse veya troller yazmışsa o zaman darbe tehdidi tartışmasızdı(!).

Çeşitli ülkelerde cep telefonu vb. üzerinden uygulanan ve övgüye değer bulunan “gözetim” yöntemlerinin, insanların her adımını denetim ve baskı altında tutup bir kontrol toplumu yaratmak üzere kalıcılaştırılması bekleniyor. Basına son olarak düşen bir habere göre örneğin İsrail’de “terörle mücadele” amacıyla geliştirilen ve cep telefonlarından veri toplayan bir sistem, vatandaşların hareketlerini takip edebilmek için kullanılacak. Böylelikle devlet, izolasyon tedbirlerine uymayan kişileri altı aya kadar hapse gönderebilecek.

İşte gerçeklik bu iken, bu fotoğraf eşliğinde yürütülen darbe tartışmalarında, dominant konumdaki iktidar ve yandaşları karşısında savunma piskolojisiyle hareket edilmesi, tartışmayı dar bağlama sıkıştırdığı gibi büyük resmin de gözden kaçmasına sebep oluyor. Dikkat edilirse ordunun zaten önce Ergenekon davalarıyla sonra da 15 Temmuz gerekçesiyle tasfiye edilip biçimlendirildiği, dolayısıyla da artık darbe yapılamayacağı vb. üzerinden bir savunma geliştiriliyor. Bu da gerçekte 15 Temmuz’dan hemen sonra ilan edilen ve önce resmi sonra yasalara içerilerek fiili olarak uygulanan OHAL’le ve başkanlıkla hayata geçirilip gerçekte kalıcı hale getirilen darbeyi, darbe iklimini gölgelemeye, darbe yokmuş gibi gösterilmesine, zemin oluşturuyor. 

Özetle eğer darbe, tekelci sermayenin azami çıkarlarının önündeki tüm engelleri aşmak üzere, nispi demokratik işleyişin dahi rafa kaldırılması ve tepeden tırnağa her şeyin (yasama, yürütme ve yargı dahil) tek elde toplanmış bir siyasal irade tarafından belirlenmesi ise bugün artık bu, kurumsallaşarak kalıcı hale getirilmiştir. Daha da Türkçeleştirerek söylersek, darbecinin “bana darbe yapılacak” demesi gibi bir çarpıklıkla veya yanıltma atraksiyonuyla karşı karşıyayız. 

Yeni normal” nedir?

Bir cümleyle ifade etmek gerekirse normalleşme veya “yeni normal,” ekonomik kaygıları insan yaşamına tercih etmenin diğer adıdır. Bilim insanları, yürütülen sürecin normalleşme değil “yeniden açılma” olduğunu ve bunun ekonomik gerekçelerle alındığını söyledi.

Sürecin ilk etabında “gönüllü tecrit” nasıl yönetilmenin, edilgenliğin aracı haline getirildiyse bu kez de “yeni normal” anormalliğin ve süreci sermayenin talepleri doğrultusunda keyfi biçimde yönetmenin aracı haline getirilecektir. Ortada “normal” hiçbir şey yoktur. Doların 7 TL olduğu süreçte “Milletimizi bölemeyecekler…Ülkemizi parçalayamayacaklar…Ay yıldızlı bayrağımızın göklerde dalgalanmasına mani olamayacaklar…Ezanlarımızı susturamayacaklar…” mesajı atan bir Maliye Bakanı var. Trump’ın sürecin başından beri insan hayatını hiçe sayan ciddiyetsiz duruşunu korurken, Çin karşıtlığı üzerinden süreci yürütmeye çalışması gibi CHP karşıtlığıyla veya darbe vb. konuların istismarıyla yol alamayı planlayan bir iktidar söz konusu.

Süreç, “yaşamın nizamnamelere bağlanması” olarak da tanımlanabilir. Örneğin açılacak bir mekanda hijyen açısından dikkat edilecek hususları ifade eden bir nizamname ile toplumsal yaşamın bir bütün halinde nizamnameye bağlanması, bunun tek elden, tek sesle yapılması farklı şeylerdir. Yeni normalin fotoğrafı budur, yukarıda da belirttiğimiz gibi başkanlıkla beraber kurumsallaşıp tecrübe edilip geliştirildiği oranda hayatın kılcallarına kadar müdahale imkanı tanıyan tekleşme/merkezileşme, pandemi koşullarında her konunun, hayatın her kesitinin bir nizamnameye bağlanmasını beraberinde getirdi. Dikkat edilirse bu, gizli-saklı yapılmıyor, aksine Erdoğan ve kadroları tarafından açıkça savunuluyor. Bunu, Süleyman Soylu’da da RTÜK Başkanı’nda da trollere kadar uzanan iktidarın tüm bileşenlerinde ve hatta taraftar kitlesinde de görmek mümkün. Yaşananların tabii ki bir ekonomi politiği var ve tabii ki ne Sevda ne de Fatih bir tesadüf veya (yukarıda değindiğimiz gibi) salt bireysel bir hareket değildir.

Kısacası bu, ‘normal’i kendi siyasi ve sınıf çıkarlarına göre biçimlendirmenin nizamnamesidir. Ve her toplumsal sarsıntıyı, her olağanüstülüğü istismar edilecek bir fırsat olarak gören sermaye sınıfı ve iktidarının fırsatı nasıl değerlendirdiğinin göstergesidir. Sürecin, “yeni normalin” sınıfsal özü budur. Onların şiddet, tehdit ve manipülasyon eşliğinde gösterdikleri ile yetinilmeyecekse, bakıldığı yerden görülmesi gereken; evden çalışma, evden alışveriş oranının artacak olması gibi ikincil önemdeki olgular değil, “sahra hastanesi” deyip sağlık turizminin amaçlandığı veya bu süreçte ülkenin çeşitli noktalarında, çalışma kampı niteliğinde, işçilerin yaşama ve çalışma alanlarının bir araya toplandığı izole üretim üslerinin yapımının hızlandırıldığıdır. Bu, pandemiyi de “Allah’ın lütfu” olarak gördüklerinin ve önümüzdeki süreci anormallikler ve istismarlar eşliğinde yürütmek isteyeceklerinin ayırdında olmayı gerektiriyor

Ne yapmalı?

Pandemi sürecinde yaşananlar bugüne dek hayata soldan bakanları doğruladı. Kapitalizmin ve sahiplerinin genelde gezegene özelde insan dahil canlılara ne büyük zararlar verdiği daha da görünür hale geldi. Açlıklar, yoksulluklar sürdürülemez boyutlar aldı. Ülkemiz özelinde söylersek, pandemi öncesinde yaşanan intiharların bu süreçte giderek artacağını öngörmek mümkün. Bu koşullarda iktidar imkanlarıyla, tek ses çıkaran medya olanaklarıyla gösterilen tüm çabalara rağmen, AKP ve MHP ortaklığıyla ifadesini bulan siyasal iktidarın oy kaybı önlenemiyor, rıza oluşturmak giderek daha da güçleşiyor, kutuplaştırıcı siyaset bu şekilde devam etmek için gerekli desteği sağlamaya yetmiyor.

Alternatif arayışının giderek büyüyeceği, ete kemiğe bürüneceği bu koşullarda, potansiyel güçlere, muhalif dinamiklere ve ittifak bileşenlerine dair ezberle yetinmeden, günü anlayarak yapılacak değerlendirmeler tayin edici önemde olacaktır. Bu süreçte çapı ve çeşitliliği büyüyen muhalif kesimlerdeki değişimin bilincinde olmak, sürecin mağdurlarının işsizlerden ibaret olmadığını veya işsizliğin tanımının da ortaya atılan kimi rakamlara, yapılan hesaplamalara sığmadığını bilmek, çelişmeler derinleşirken doğru yerde saf tutma ve imkanları doğru kullanma olasılığını artıracaktır. Bu duruş, sistem içi partilerin oy oranlarındaki değişimi izleme edilgenliğini aşan, daha iradi ve daha bilinçli bir duruştur. 

Dünden bugüne uzanan tecrübe ve birikim, aşılmış bir tarihsel döneme ait “demode bir yığın” veya ayakbağı olarak değil de bir avantaj olarak ele alınabilirse görülecektir ki elverişli maddi koşullar, muhalif kesimlerin geleceği tayin edebildiği bir sürecin önünü açacaktır. 

Bu süreçte muhalif kesimlerin değişen ve büyüyen kapsamının bilincinde/ayırdında olmak, mücadelenin ihtiyaçları ve başarısı açısından olmazsa olmaz önemdedir. Sol bakış ve değerler bu kapsayıcılığa engel değildir. Bilinir ki sol, yalnızca sosyalizm propagandası değildir; emeğin, emekçinin, mazlum ve mağdurun, bir bütün halinde değişim isteğinin kapsanmasıdır. Bu, Lenin’in “yalnızca öncüyle zafer olmaz” veya “devrim kitlelerin eseri olacaktır” biçimindeki sözlerini anımsatıyor. Nüfusun bütün sınıfları ve halkın bütün katları arasına gitmekten söz eden Lenin, “Nüfusun bütün sınıfları arasında eylem zemini var mıdır?” diye sorar ve “Kim bundan kuşku duyuyorsa bilinç bakımından yığınların kendiliğinden uyanışının gerisinde kalmaktadır” diye ekler. İşte bugün eğer Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş boyutta bir işsizlik yaşanıyorsa, işsizliğin boyutu ve muhalefetin kapsamı kimi dar tanımlara sığmaz hale gelmişse bu, tam da Lenin’in tanımlarındaki gibi bir kapsayıcılığı gerektiriyor. Bugüne dek ezilenler kapsamında yer alsa da hemen her odağın/dinamiğin/örgütlülüğün çeşitli nedenlerle ayrı durması ve birleşik bir toplamın oluşturulamamış olması, ne karamsarlığa ne de “dün olmadıysa bugün de olmaz” kötümserliğine sebep olmamalıdır.

Yüz küsur yıl önce tekelleşen, sömürüsünü ve saldırganlığını artıran sermaye güçlerinin kendiliğinden, nitelik değiştirici bir dönüşüm yaşaması sınıfsal karakterine terstir; bu bir niyet meselesi değildir. Bugüne dek pandemi de dünya savaşları da afet, felaket vb. de gören sermaye güçlerinin, nitel değişimine uğramaması, 2008 krizinden sonra da aynı kriz üretici politikalarda ısrarı, kendiliğinden değişimin neden mümkün olmadığına dair yeterli veridir. 

Şimdi “hem parti hem Sovyet” diyen, öz örgütlenmenin de cephesel örgütlenmenin de önemine dikkat çeken, siyasal olanı toplumsal olanla karşı karşıya getirmeyen Lenin’e kulak verme zamanıdır; “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtı tam da buradadır.

* Yazı Artı Gerçek’te yayınlanmıştır.

Mehmet YEŞİLTEPE Mayıs 2020

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »