“Yazıyor, yazıyoooor! Yılmaz Güney’in yakalandığınıııı yazıyoooor”!!!

Çocukluğumun lacivert günleriydi. Bakırköy Taş mektep ilkokul 4.sınıf öğrencisiydim. Ders, ödev satranç gibi zor geliyordu. Okulu kırmıştık Tamer’le. Tren istasyonu, düdük çalan kondöktürler.  Makas değiştirirken trenin çıkartığı ray sesleri hala kulaklarımda. Bilek gücü ile açılan tren kapıları, esen rüzgarlar, yüzü yalayan, saç tarayan esintileri hala yüzümde… İspanyol paça pantolon, üç düğme  gömlek, uzun fovariler, maşa çekilmiş saçlar… O yılların izlerini taşırdı. Henüz dejenere olmamış insanlar; stasyonlar: Yeni mahalle, Zeytinburnu, Kazlıçeşme, Yedikule… ” bir omuz darbesi ile yıkılacakmış gibi duran” birbirine yaslanmış tahta evler, perdesi aralık pencereler, atletli, çubuk desen pijamalı ev ahalisi… Hele gece, her biri birer maket abajur, içinde kırk mum ampulü yanan.
Ve Sirkeci…
Çocuk, koltuk altına aldığı gazete desen kabartmalı kabından çıkarttığı gazeteyi savuruyor, koşuyor , bağırıyor:
Yazıyor, yazıyor, son baskı! Yılmaz Güney’in anarşist Mahir Çayan’a yardım ettiğini yazıyoooor!
Tren istasyonları, Halkalı’dan Sirkeciye uzanan demir raylar. Üzerine çivi koyup bıçak yaptığımız, cambaz gibi yürüdüğümüz raylar. Soğuksu, Kanarya, Küçük çekmece… Hepsinde anılarım olan ıstasyonlar. Son durak Sirkeci. Sirkeci, başka bir diyara taşırdı bizleri. Trakya’dan gelip, Anadolu ‘ya, Anadoludan gelip Avrupa ya giderdi.
Hemen karşısında amele pazarı… Günlük iş bekleyen dev cüsseli ameleler. Sırtı küfeli hamallar. Tuttum mu taşı sıkıp suyunu çıkartacak kuvvette sanırsın.
“Samsun’ a, Antep’e, Edirne’ ye… yük taşıyan nakliyeciler… Nam ı diyar Sansaryanhan; ikinci şube. Lahmacun ve dönerciler… Vapur sireni, lacivert deniz ve gökyüzü, martılar, simit ve çay… Her şey olması gereken güzellikte, kokudaydı.
Kaçak vapur yolculuğu bile.
Trenlerin, vapurları değişmez bir başka rengi de  seyyar satıcılarıydı. Her biri birbirinden yetenekli bir uslupla ve en gözde tiyatro oyuncusuna taş çıkartırcasına yetenekliydi. Eğlenirdik onları izlerken. Mahçup olurduk ve alış veriş yapardık.
” Şimdi efendim şu elimde gördüğünüz kalem on kuruş. Bunu alana şunu, şunu alana yanında bunu da bedeva veriyoruuuuz bedavaaa… Dur daha bitmedi kalem, silginin yanına birde kalemtraş veriyoruz, dur daha bitmedi… ” diye başlayıp bir türlü bitmeyen promosyonlar.
Simitler öyle güzel kokuyordu ki martı olmak isterdim. Havada simiti kapıp en yükseklere, hiç bir martının yükselemeyeceği yere, martı Jonathan, yanına uçmak isterdim.
” yazıyor, yazyoooor Yılmaz Güney’ in anarşist Jonathan na yardım ettiğini yazıyoooor!”

Mehmet Sönmez

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »