İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yazı Dizisi KORKMA, KORKU SATIYORLAR, ALMA! 2. BÖLÜM

Yıllar önce Afrika’dan aç insan görüntülerini getirdiler tok ülke insanlarının gözlerinin önüne. Dünya nüfusu, kaynaklar, enerji… Yetmiyor, yetmez dediler. Bizlerin gözlerinin önünden gitmeyen Afrikalı insanların aç görüntüleri geldikçe çaresizleştik. Sorunu çözmek amaçlı “bilim” adamları devreye girdi. Tohumlar geliştirdiler. Bir ekip, bin biçilen aynı renkte aynı yuvarlaklıkta, aynı parlaklıkta sebzeler, meyveler ürettiler. Üstelik nakliye sürecinde yıpranmasın, uzun ömürlü olsun diye ek kimyasallar eklemeyi de ihmal etmediler… Manavlarımızda gördüğümüz kırmızılı, yeşilli, “golden” elmaları hatırlayın. Koyun masanın üzerine altı ay dursun, sonra yiyebilirsiniz. Bozulmamıştır, kütür kütürdür, lezzetlidir de. Sorun aslında çok basitti: bizleri kurtlu elmalardan, ballı incirlerden uzaklaştırdılar. Yaz olsa da domates yesek, salatalık koklasak demiyoruz artık. Kışın, karpuz, çilek… Yazın ayva yiyoruz.

“Eee, sorun nedir?” dediğinizi duyar gibiyim. Sorun şu; elma yediğinizi sanıyorsunuz ama aslında “elma benzeri yiyecek” tüketiyorsunuz. Tohumu, gübresi, aşısı kimyasal katkılı malzemelerdir. Mevsimsiz sebze meyve ürettiler. Yaz kış yediğimiz tek tip domatesler, salatalıklar, mısırlar, buğdaylar ürettiler… Süt tozundan yapılmış sütler, yoğurtlar… En çok tüketilen neyse onlar… Ekmek mesela. Hepsinin genetiği ile oynanmıştır. Peki, amaç nedir? Amaç sözüm ona Afrika’daki (ya da dünyadaki) açlığı yok etmekle yola çıkan “bilim adamları” uzun vadede insanın yaş ortalamasını düşürmek, kadınların doğurganlık (her on kadından sekizinin) özelliklerini azaltmak, sürdürülebilir kaynakları tek elden kontrol etmek, dünya nüfusunu azaltmak… Gibi gizli hedefleri edinmektedirler. Yani buna bir çeşit jenosit de diyebiliriz.

Peki, bu olanlar nedir? Covid-19 bu amaca mı hizmet etmekte?

Sevgili dostlar, ben bilim adamı değilim. Kimyager ya da stratejist hiç değilim tabi aptal da… Siyasal geçmişi olan, yıllarca parça parça okuduğu makaleler arasında bağ kuran, haber ve kitapları inceleyen biriyim. Ne kadar güzel şeyler düşünmek istesem de bu varsayımları göz ardı edemiyorum. Gözlemlerim bu doğrultuda. Ahkâm kesmeden fikirler öne sürerek bu salgından nasıl az hasarla çıkabiliriz? Eminim sizler de kuşkucusunuz ve yaşadığımız olayların sizlerde de cevabı vardır. Gelin beraber çözmeye çalışalım.

Bunların vahşi olduğunu biliyoruz. Kâr, daha fazla kâr için savaşlar çıkartıp silahlar sattıklarını, milyonlarca ton gıdayı çöpe atıp fiyat yükselttiklerini ve daha birçok şeyi…

Peki, şimdi ne yapıyor bu vahşiler? Nasıl yöntemler izliyorlar?

Küçük, küçük dalgalarla korku yaratıyorlar. Bazen bu dalgalar dev korkulara dönüşüyor.

“hepimiz öleceğiz!”

Sonra, “gaz” alma operasyonu başlatıyorlar.

“Panik yok, ilaç, bulundu, aşı yolda” diyorlar.

Bir başka haber dalgasında, “Üzerimize üzerimize gelen dev dalgalar var. Büyük bir tsunami, bütün dünyayı sular altında bırakacak dev dalgalar, diyebiliriz… “

Hepimiz öleceğiz!

Korkumuz pik, yani tavan yapıyor, panikleyip zayıflıyoruz. Ne yapması gerektiğini bilmeyen ruhumuz bizi boğuyor. Çıkış kapısını gösterene, adeta “dile benden ne dilersen” diyoruz. Arada kaynayan zenginlerimiz bireysel kurtuluşlarını yaşıyor. Üç günde iyileşip çıkıyorlar.

“vay canına, bizde kurtulabiliriz” diyoruz, umutlanıyoruz. Sonra yükselen ölümler karşısında kapana kısılmış küçük, çaresiz bir canlı gibi hissediyoruz. Az sonra ölecek, boğulacak, ezilecek… “Ama” diyor vahşiler. O “ama” ile başlayan cümle bitmeden dolaşıma giriyor. Sosyal medyada defalarca tur yaptıktan sonra geri dönüyor haber. “… ama, tsunami karaya ulaşmadan, karşı dalgalar yaratarak engelleyebiliriz. Bunun için çalışıyoruz…” diyorlar.

Olacak gibi değil. Her şeye inanır oluyoruz. Troller, komplo teorisi üretenler, bilen, bilmeyen herkes… Yersek, devamı geliyor. Ki çoğunlukla yiyoruz. Rahatlıyoruz. Kötü haberlerden o kadar bıkmışız ki, bu defa da, iyi haberi satın alıyoruz. İyi haber, iyi geliyor. Devamlı içinde umut veren haberlere yöneliyoruz. Felâket tellallarından uzak duruyoruz. Haber izlememeye başlıyoruz. İyi haber beklentisine yöneliyoruz. Onları duyup onları arıyoruz. Algıda seçici yönlerimiz gelişiyor. Çareler arıyoruz. Pazarda şifalı otlar arar gibi. Davul tozundan, minare gölgesinden, çörek otundan çareler arayanlarımız bile oluyor. Üçüncü sınıf astrologlardan, medyum ve falcılar kadar devalar arıyoruz neredeyse. İyi haberi satın almak için servetlerimizi verebiliriz. Satın aldığımız “şey”i paylaşıyoruz. Paylaşanlar, paylaşıyor, böylece umut küçük küçük dalgalarla, sanal, büyük umutlara yeniden dönüşüyor.

Verilen umut, korkunun öteki yüzüdür.

Aradığımız şey aslında satın almaya çalıştığımız umudumuz oluyor. Çünkü umut, korkunun öteki yüzüdür. Biri deşer, kanatır, acı verir öteki iyileştirir. Verilen umut aslında öyle iyi bir şey değildir. Verilen umut, düş kırıklığının ön şartıdır. Vahşiler ikisini de satmayı çok iyi bilirler. Bizler de satın almayı iyi biliyoruz.

Ve bizler korkuyu satın aldığımız sürece kaybediyoruz.

Hepimizi evlere kapadılar. Birbirimize mesafeler koydular. Öyle hale geldik ki, o karşı çıkıp demokratik, ekonomik özgürlükler adına mücadeleler verdiğimiz “sıkıyönetim”leri kendimiz ilen ediyor, istiyoruz. İşte vahşi kapitalizmin bütün insanlığı evirdiği, çevirdiği hâl bu.

Belki de bu bir deney. Bir prova. Evet ama karşı güçler içinde bir deney oldu. Ve bütün bu olup bitenlere karşı ne yapmalıyız? Geçen yüzyılın temel sorusu olan “Ne yapmalı” sorusunu tekrar soralım kendimize.

Korkuyu satın almayarak korku satanları boşa çıkartabiliriz. Daha da ileri giderek biz korkutmalıyız. Bu bize zaman kazandırır. Toparlanırız, ne yapmamız gerekenleri saptarız. Bunun için

Coronavirüs’ ü, ve arkasında olup bitenleri iyi kavramalıyız. 

Memet Sönmez 2020

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »