Temel Demirer
Araştırmacı Yazar

“Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.”[1]

Türküler(imiz) deyince aklıma MÖ. 500’lerde yaşamış Miletli filozof Thales’in, “Halkların türkülerini yaratanlar kanunları yapanlardan daha güçlüdür,” deyişiyle; Nâzım Hikmet Ran’ın dizeleri gelir:

“İnsanların türküleri kendilerinden güzel,/ kendilerinden umutlu,/ kendilerinden kederli,/ daha uzun ömürlü kendilerinden.

Sevdim insanlardan çok türkülerini./

İnsansız yaşayabildim/ türküsüz hiçbir zaman./

Kadınlarımı aldattım, türkülerini asla/ Hiçbir zaman aldatmadı beni türküler de./

Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin./

Bu dünyada yiyip içtiklerimin,/ gezip tozduklarımın,/ görüp işittiklerimin,/ dokunduklarımın, anladıklarımın/ hiçbiri, hiçbiri/ bahtiyar etmedi beni türküler kadar.”

Türküler(imiz) çok önemlidir; çünkü…

Neşenin, kederin, sevdanın, yalnızlığın, ayrılığın, kavuşmanın ve daha nicesinin sesi soluğudur türküler(imiz); yalansız, içten ve fütursuz…

O bazen bozkırlarda esen sert bir rüzgâr; bazen dağlardaki isyandır; bazen düzdeki feryat; bazen de hayata tutunmaktır veya en umutsuz zamanlarda açan çiçektir…

Türküler(imiz) coğrafyamızın yüreğidir; bizdendir, topraktandır…

Gözümüzün yaşı, yaralarımızın umutvar devası ve isyanıdır…

Susturulmak, söyletmemek istenenlerin haykırışıdır; vazgeçmeyen, terk etmeyendir…

Kadim tarihin yazıtıdır; biz türküler(imiz)i Pir Sultan’la Ruhi Su’yla sevdik (Âşık Veysel’i, Âşık Mahsuni’yi, Âşık İhsani’yi, Neşet Ertaş’ı, Sadık Gürbüz’ü, Rahmi Saltuk’u, Arif Sağ’ı, Erkan Oğur’u, Pınar Aydınlar’ı ve ötekileri de “es” geçmeden!)

* * * * *

Sakın ola; TDK Sözlüğü’nün, “Hece ölçüsüyle yazılmış ve halk ezgileriyle bestelenmiş manzumedir,”[2] tanımındaki yavanlığa aldırmayın!

“Türküler, tıpkı kırk bin yıl su altında kalmış, yıkanmış, cilalanmış çakıl taşı gibidir,” der Yaşar Kemal…

Türkülerin dili aslında bir mecazdır; ince, derin ve işlenmiş bir dildir… Söz konusu işlenmişliği, kelimelerin kazandığı anlam katmanları bakımından ele almak gerekirken; o acıların ve sevinçlerin müziğidir; Ali Ekber Aydoğan’ın, “Halk edebiyatı içinde toplumun iç âlemini yaşatan, beşikten mezara dek, inkişaf ettikçe; kendini geliştiren ve sürekli yenileyen sanat verisi türkülerdir,”[3] ifadesindeki üzere.

Sözün özü türküler, sevdadır; ayrılık da sevdaya dahil değil midir zaten?

Bazıları göç, eşkıyalık gibi toplumsal mevzular kadar tarihsel vakaları da belge misali başka zamanlara taşıyan türküler(imiz) Herbert Jansky’nin tanımına göre de şöyledir:

“Büyük tarihi hadiseler karşısında halk kitlesinin sevinçlerini veya ümitsizliklerini; büyük şahsiyetler hakkındaki saygılarını veya nefretlerini; gençler arasında geçen hazin aşk hikâyelerini, millî hece veznini ölçü alan ve kalpleri fetheden mısralarla, derin bir muhteva içinde dile getiren edebî, aynı zamanda mûsiki bakımından ehemmiyete hâiz olan bu kendine öz bestelerle söyleyen; dar manâsıyla ise tarihi bir vesika mahiyeti gösteren halk şiirinin en eski türlerinden biri.”

* * * * *

Arabesk ile kesinlikle karıştırılmaması gereken bir müzik türü olarak türküler(imiz), dilimizin tuzu biberidir. En iyi tariflerinden biri Bedri Rahmi Eyüpoğlu tarafından yapılmıştır:

“Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım…

Ah bu türküler, türkülerimiz, ana sütü gibi candan, ana sütü gibi temiz//

Dilimizin tuzu biberi…

Memleket ahvalini onlardan sor; kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i!

Öleni, kalanı, gidip de dönmeyeni…

Ben türkülerden aldım haberi!//

Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak, hiledir hurdasız, çırılçıplak…//

Ne düzeni belli, ne de yazanı…

Altlarında imza yok ama, içlerinde yürek var!”

Âşkı, derdi, acıyı, neşeyi, kahramanlıkları veya yaşananları anlatarak ölümsüzleştiren “Türküler, deyişler umut verir, güç verir. Bu duygular seçimlerimizi özgürce yapmamızı sağlar. Türküler özgürleştirir, nefes aldırır.”[4]

Yaşamın bağrından kopup gelen duygu ve düşüncelerden esinlenerek dillerden dillere uzanarak zamanla anonim hâle gelen türküler(imiz) asla boş yere yapılmazlar; Neşet Ertaş’ın, “Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur,” deyişindeki üzere.

Evet, tarihin kolektif hafızası; güneş ile toprağın sesidir türküler(imiz); halkların ortak, evrensel dilidir; halkların kardeşliğidir Türkçesi, Kürtçesi, Lazcası, Ermenicesi ile…

* * * * *

Yaşar Kemal, “Türkü bin yıldan öte geliyor… Uzaktan dağlardan, Çukurova’dan, denizden geliyor. Denizin tuzu, çamın sakızı, yarpuzun kokusu bulaşmış,”[5] derken ekler Cengiz Aytmatov da:

“Ne güzel türküler yakarmış eskiler! Her türkü tek başına tarih sanki. Öyle içten öyle canlı ki, insan türküyü yakanları, söyleyenleri karşısında, yanı başında görür gibi oluyor. Onlar gibi yaşamak, onların acılarına ortak olmak, onlar gibi sevmek istiyor. Daha yakından tanımak istiyor onları. O nesiller işte bu türkülerde, bu türkülerle yaşamaya devam ediyorlar.”[6]

Türküler(imiz); Muzaffer Sarısözen’e göre, halkın sahibini bilmeden çalıp söylediği geleneksel ezgilerdir. Nida Tüfekçi’ye göre de, halk tarafından benimsenip onun ifadesine bürünerek, kulaktan kulağa ve ustadan çırağa yöntemi ile varlığını sürdürmesi…

Duygu, düşünceleri işleyerek dile getiren, ait oldukları kültürü yansıtan sözlü ve sözsüz eserler olarak türküler(imiz) Paganlara/ Şamanlara kadar uzanır; ve de halk ozanlarına…

Sözlü halk geleneğinden oluşan, çağdan çağa ve bölgeden bölgeye içerik ve biçim değişikliklerine uğrayan; kural olarak her zaman bir ezgiye koşulmuş olarak söylenen şiirlerdir türküler(imiz)

Anonimdir ve kaynağı insan(lık)ın yani ezilen(ler)in özlemleridir.

Toplumsal yan ağır basıp; ezilen(ler)in acısı, sevgisi, tutkuları ve özlemleri betimlenen türküler(imiz)de; aşk, ayrılık, hoşnutsuzluk, protesto, hapishane, yoksulluk, hastalık, ölüm, anne, özlem, göç, kahramanlık, direniş vb’i motifler öne çıkarken ekler Fakir Baykurt:

“Taşı toprağı burcu burcu uygarlık kokan yurdumuzun bağrı yanık, sevgi dolu insanlarının dilidir türküler.”[7]

En apolitik form gibi görünen aşk temalı türküler(imiz)de bile bir biçimde ya doğayla ya da ezenlerle mücadeleye dokunan bir yan vardır daima. Bu nedenle yasalardan daha güçlüdür türküler(imiz); yasalar kâğıt üzerinde kalırken; türküler(imiz) yüreklerdedir…

Karacoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu, Sümmani derken; bir yanda Nida Tüfekçi, öte yanda Muzaffer Sarısözen’e uzanan türküler(imiz) hilesizdir. Hayır “kuru gürültü” deyip geçemezsiniz.

“Bilim daima hislerimizi kontrol etmeye, hesaplamaya, soyutlaştırmaya, hadım etmeye çalıştı. Sadece ölümün sessiz olduğunu, yaşamınsa gürültülerle dolu olduğunu unuttu: İş gürültüleri, eğlence gürültüleri, yaşam ve doğa gürültüleri; satılmış, satın alınmış, dayatılmış veya yasaklanmış gürültüler; başkaldırı, devrim, öfke ve umutsuzluk gürültüleri… Müzikler ve danslar; yakınmalar ve meydan okumalar… Dünyada tek bir temel eylem yoktur ki, gürültü olmadan gerçekleşsin… Bu gürültülerden biri olan müzik, en az lisan kadar eski bir buluştur.”[8]

Teodor W. Adorno da, “Müzik, iyiyi veya fenayı, tarihi artık tanımayan bir dünya kavranışının resmini tasarlar” derken;[9] onu romantizmsiz, öfkesiz, acısız, isyansız, feryatsız kavrayamazsınız; Daniel Bensaid’in, “Koşullara bağlı olarak, bu kişiler en şaşırtıcı cesaret kadar en hazin korkaklığı da gösterebiliyorlardı. Onlar kahraman değillerdi. Çelişkiyle, naiflikle ve kurnazlıkla dolu karakterlerdi. Ama onlar, benimkilerdi,” saptaması ekseninde…

Nihayetinde tarihsel, toplumsal olay ve olguları, türküler(imiz)in simgelerle ifade edilen hülyalı duygu evreninde bulabiliriz.

Türküler(imiz)deki insanî romantizm, her şeyden önce arzulayan, sergileyen kültürel bir tepkidir. Bu yanıyla da buyruklara itiraz eder; hayal ile eylemi aynı alaşım içinde birleştirirken; “mümkün”ün sınırlarını zorlayıp; itiraz ve özlemin ufkunu genişletir.

* * * * *

Tam da bunlardan ötürü egemenler, türküler(imiz)den nefret ederler. “Nasıl” mı?

2018 yılında TRT 200’ün üzerinde şarkı ve türküye yasak getirdi. İlk bakışta komik görünebilir; ancak şarkıların, türkülerin ve diğer sanat eserlerinin yasaklanması bu toprakların üzerinde hüküm süren rejimlerin en eski geleneklerinden birisi.

Hatta bu yasaklar türkülere bile konu olmuştur. Geçmişte dinen sazı şeytan icadı olarak gören İslâmcı anlayışa karşı Âşık Dertli, “Abdest alsan aldın demez/ Namaz kılsan kıldın demez/ Kadı gibi haram yemez/ Şeytan bunun neresinde?” diyerek başkaldırmıştı. Yine Alevî-Bektaşî kültürüne ait pek çok türkü, deyiş yıllarca yasaklanmıştı. Sebebiyse çok basit: Anadolu’da Pir Sultan Abdal gibi, Köroğlu gibi, Dadaloğlu gibi zulme karşı isyan edenlerin hikâyeleri; egemenlerin zulmü türkülerle aktarılıyordu. Bu yasaklara rağmen türküler bugüne kalırken ve öznelerini yaratıcılarını tüm toplum bilirken, zulmedenlerin adları tarihin çöplüğüne gitmiştir.

Buna rağmen egemenler türkülerin veya diğer sanatsal eserlerin yasaklarla ortadan kaldırılamayacağını anlamamış görünüyor.

AKP dönemine baktığımızda bu yasakların listesi epey kabarık. İktidarın sanata bakışında “Tükürürüm böyle sanatın içine” anlayışı hâkim. Beğenmediklerini yakıyorlar, yıkıyorlar, içine tükürüyorlar! Güzel olandan, insanlığa ilham verebilecek, umut aşılayabilecek şeylerden korkuyorlar. Her yere kendi çirkinlikleri egemen olsun istiyorlar…

Referandumda ‘Hayır’ diyeceklerini açıklayan Sabahat Akkiraz, Erdal Erzincan gibi sanatçılara ambargolar konur. Ama iktidara yalakalık yapıyorsan her kapı sana açılır: Buyrun işte Yavuz Bingöl örneği… Yok ben ödün vermem, sanatımı iktidarın borazanı hâline getirmem diyorsan yasaklardan yasak beğen…

Geçenlerde 142’si Türkçe, 66’sı Kürtçe eser TRT tarafından yasaklar listesine alındı. Kürtçe eserlerin yasaklanmasının sebebi belli: Kürt halkına yönelik yasakçı zihniyet zaten alışkın olduğumuz bir durum. Geçmişte Kürtçe şarkı söyleyeceğini ifade ettiği için Ahmet Kaya linç ediliyordu, bundan dolayı özürler dilendi ama sonuç aynı. Kürt halkına, Kürtçeye düşmanlık bitmiyor.

Mesele sadece Kürtçe değil… Yasak listesine baktığımızda çok ilginç eserler çıkıyor karşımıza. Mesela sözleri Nâzım Hikmet’e ait olan ve Ahmet Aslan’ın söylediği “Geberiyorum” şarkısı. TRT muhtemelen “Geçip gitmiş günler gelin Rakı için sarhoş olun” sözlerinden alerji kapmış olmalı. Listeye baktığımızda da alkol kullanımını teşvik ettiği düşünüldüğü için pek çok şarkının yasaklanmasına gerek görülmüş! İyi de neden yasaklıyorsun ki? Senin devletinin en temel gelir kalemlerinden birisi alkolden alınan devasa vergi değil mi?

Yine Mahsuni’nin “Gücenme ey Sofu Baba” türküsü yasaktan nasibini almış. Ne diyor Mahsuni Baba: “Adaletsiz padişahın/ Ateşler düşsün köşküne”… Hele böyle bir dönemde hiç söylenmemesi gereken bir türkü…

Mesela geçmişte sözleri müstehcen olduğu için pek çok türkü ya değiştirilmiş ya da yasaklanmıştır. “Bahçada yeşil hıyar” bile “Bahçada yeşil çınar”a dönüştürülmüştür. TRT yine türkülerden, halkımızın en pastoral hâliyle dile getirdiği duygularından tahrik olmuş olacak ki “Elvan elvan memeler/ Kavuşmuyor düğmeler” sözlerini içeren “Keten Gömlek Fitilli” türküsüne yasak getirmiş.

AKP iktidarının Alevî kültürüne olan alerjisini biliyoruz. TRT’de yayın politikası olarak bunu resmi bir çizgi hâline getirmeye yeminli. Alevî kültürünün Yedi Ulu Ozan’ından biri olan Virani’ye ait “Elif-i Mimden Aldık Sırrı Kur’an-ı” deyişi yasak listesinde.”[10]

* * * * *

Nasıl yasaklanmasınlar?

Mesela 62 yıllık yaşamında 453 plak, 58 kaset ve 8 kitap yayımlayan Âşık Mahzuni…

Türkülerini kendi güzel sesinden ve Edip Akbayram’dan, Selda’dan sevdiğimiz Onun gerçeği eserlerini seslendiren Gülden Karaböcek’i, Zeki Müren’i, Zara’yı, İbrahim Tatlıses’i, Ahmet Kaya’yı, Mahsun Kırmızıgül’ü, Murat Göğebakan’ı da etkilemişti.

O haklardan, özgürlüklerden yanaydı; devrimciydi.

Böyle olduğu için her zaman başı derde girmişti; defalarca saldırıya uğramış, evi yakılmış, hakkında davalar açılmış, tutuklanmış, mahpus yatmış, işkence görmüştü.

Ölümünden birkaç ay önce 2001 sonunda, “Elhamdülüllah Kızılbaşım ve laikim. Ben değil yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir!” dediği için Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde ağır ceza talebiyle dava edilmişti.[11]

Ya 2 Temmuz 1993’de Sivas’ın Madımak’ın yakılırken; hakkında “22 yıla çok şey sığdırmış, Onun yaşamı”[12] dedirten Hasret Gültekin?!

“Diller başka da olsa müzik dili evrenseldir. Dil sınırları, kültürel sınırları ortadan kaldırıyor,” vurgusuyla Sabahat Akkiraz, “Muhafazakârlık sanatta ve yaşamda bizi ilerletmez. Her tür muhafazakârlık her tür ilerlemenin önünde engeldir,”[13] derken haksız mı?

Elbette değil!

Çünkü “Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam”; “Ağzına giren değil, ağzından çıkan önemlidir”; “Bana altın saz değil, köye köprü lazım,” diyerek Fikret Kızılok’ları biçimlendiren Âşık Veysel(’ler) hâlâ ayaktadır…

* * * * *

Şiir gibi yaşamış halk ozanı Âşık Veysel’i (Şatıroğlu) anlatmak (“türküler(imiz) gibi) zor iştir.

Dillerden düşmeyen ‘Güzelliğin On Para Etmez’, ‘Sen Bir Ceylan Olsan’, ‘Uzun İnce Bir Yoldayım’, ‘Ben Hor Görme’, ‘Bir Kökte Uzamış SarmÂşık Gibi’, ‘Derdimi Dökersem Derin Dereye’, ‘Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz’, ‘Bir Seher Vaktinde Gençlik Çağımda’, ‘Dünyada Tükenmez Murat Var İmiş’, ‘Mecnunum Leylamı Gördüm’, ‘Kükredi Çimenler’ ve ‘Saklarım Gözümde Güzelliğini’ gibi yapıtlarıyla Âşık Veysel Alevî-Bektaşî geleneğinin has ürünlerindendir.

Yedi yaşındayken çiçek hastalığına yakalanıp önce bir gözünü, birkaç yıl sonra da geçirdiği bir kaza sonucu diğer gözünü kaybeden Onun gönül gözü sonuna dek açıktı.

1894’de Sivas’ta doğan Âşık Veysel gözlerini kaybetmenin öyküsünü “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de solun zorundan olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan” sözleriyle anlatırdı.

Halk ozanlarının türkülerini çalmaya başlayan Veysel, hayata şiirle yeniden bağlandı. Ancak hüzün şairin peşini hiç bırakmadı. Görücü usulü ile yaşadığı köyün en güzel kadınlarından Esma Hanım’la evlendirilen şairin başına, “Güzelliğin on para etmez/ Bu bendeki aşk olmasa” dizelerini yazdıracak bir olay geldi. Eşini çok seven ama ondan aynı karşılığı bulamayan Veysel, terk edilmekten korkuyordu ve bir gün bu korkusu gerçek oldu.

Sunay Akın’ın ‘Bir Çift Ayakkabı’ başlıklı yapıtına göre, başka birine âşık olan Esma Hanım, bir gece Veysel uyurken evden ayrıldı ve sevdiği adamla beraber kaçtı. Yol boyunca ayağında bir huzursuzluk hisseden Esma Hanım, ne olduğunu anlamak için ayakkabısını çıkardığında büyük bir sürprizle karşılaştı. Eşinin kaçacağını anlayan Veysel, aç kalmaması için ayakkabısının içine onu idare edecek kadar para koymuştu.[14]

Böylesi bir duyarlılıkla Onun şiirlerindeki tanımlamalar da müthişken; yapıtlarındaki ezgi yapısı da şiirleri kadar güçlü olduğu için hâlâ dilimizden düşmemektedir.

Örneğin canana duyulan sevda, “Güzelliğin on para etmez/ Bu bendeki aşk olmasa/ Eğlenecek yer bulaman/ Gönlümdeki köşk olmasa// Senden aldım bu feryadı/ Bu imiş dünyanın tadı/ Anılmazdı Veysel adı/ O sana âşık olmasa”dan daha yalın, etkili nasıl anlatılabilir ki?

Ya 21 Mart 1973’te yitirdiğimiz Onun ölüm(süzlüğ)ünden önce yazdığı, “Ben giderim adım kalır/ Dostlar beni hatırlasın”ı?

“Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece” diyen Âşık Veysel hiç unutulmadı…

“İnsana ait ne kadar duygu varsa Âşık Veysel şiirlerinde de onlar vardır. Hayatın diyalektiğini, dünyanın değişim yasalarını gönül gözüyle anlar, çözer dile getirir. Hayatın sırrını bulmuş, bize de fısıldamış gibidir: ‘Kim okurdu kim yazardı/ Bu düğümü kim çözerdi/ Koyun kurt ile gezerdi/ Fikir başka başka olmasa.’ Bu insanlık sırrının yer aldığı bu güzelim şiirinde o yalın diliyle aşkın sırrını da çözmüş gibidir uzun ince yolun…”[15]

XX. yüzyılın Yunus Emre’si olarak da anılması mümkün olan Âşık Veysel’i, “Her çiçekten bal yapardı”;[16] gözleri görmese de, gönül gözü rengarenkti…

El özet O hayal gücünü sözcüğe ve enerjiye çeviren güçlü anlatımıyla, uçsuz bucaksız yolculukların önünü açıp, sazını vücudunun bir parçasına dönüştüren dil ve gönül ustasıydı…

* * * * *

Evvelden ahıra türkü(ler)imiz konusunda her şey hâlâ Nâzım Hikmet’in 1949’daki dizelerindeki üzere:

“Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robeson/ kartal kanatlı kanaryam/ inci dişli zenci kardeşim/ türkülerimizi söyletmiyorlar bize.

Korkuyorlar Robeson/ şafaktan korkuyorlar,/ görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar/ yağmurda çırçıplak yıkanır gibi ağlamaktan,/ sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar.

Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhad gibi sevmekten/ (Sizin de bir Ferhad’ınız vardır, elbet Robeson, adı ne?)/ tohumdan ve topraktan korkuyorlar,/ akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar.//

Ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten,/ korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam/ türkülerimizden korkuyorlar Robeson.”

“Tüm ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyinlerine tüm ağırlığı ile çöker,” diyen Karl Marx ile “Müziğin kurallarındaki değişiklik toplumu yöneten kuralların değişmesine bağlıdır,” saptamasının altını çizen Sokrates haksız olabilir mi? Asla…

10 Haziran 2020 11:49:14, İstanbul.

N O T L A R

[*] Newroz, Ağustos 2020…

[1] Bedri Rahmi Eyüboğlu.

[2] TDK Güncel Türkçe Sözlük… https://sozluk.gov.tr/

[3] Yağmur Bozacı, “Acıların ve Sevinçlerin Müziği: Anadolu Türküleri”, Birgün, 20 Aralık 2019, s.15.

[4] Kadir İncesu, “Şirin Üstün: Türküler Özgürleştirir”, Birgün, 7 Mayıs 2019, s.15.

[5] Yaşar Kemal, İnce Memed 1, YKY, Ocak 2004, s.355.

[6] Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, çev: Refik Özdek, Ötüken Yayınevi, 1995, s.189.

[7] Fakir Baykurt, Hamdi Tanses, Öyküleriyle Halk Türküleri, Say Yay., 2004.

[8] Jacques Attali, Gürültüden Müziğe, çev: Gülüş Gülcüğil, Ayrıntı Yay., 2005, s. 13-14.

[9] Teodor W. Adorno, Ömer N. Soykan, Müziksel Dünya Ütopyasında Adorno ile Bir Yolculuk, Bulut Yay., 2000, s.75.

[10] Emre Güntekin, “Türkülerin Bitmeyen Çilesi”, 5 Mart 2018… https://www.sosyalistgundem.com/turkulerin-bitmeyen-cilesi-emre-guntekin/

[11] mahzuniserif.com

[12] Miyase İlknur, “Nasıl Anlatayım Hasret’im Seni”, Cumhuriyet, 11 Mart 2020, s.14.

[13] Murat Gültekin-Onur Kılıç, “Türkülerin 50 yıllık yolculuğu”, Birgün, 6 Şubat 2020, s.13.

[14] Sunay Akın, Bir Çift Ayakkabı, İş Bankası Kültür Yay., 2011.

[15] Mesut Kara, “Uzun İnce Bir Yol”, Evrensel Pazar, 6 Nisan 2014, s.19.

[16] Mustafa Balbay, “Âşık Veysel’e Ait, Gün Işığına Çıkmamış Defter!”, Cumhuriyet, 22 Mart 2019, s.9.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!