TOPLUMSAL DEVRİM SÜREKLİ BİR DEĞİŞME VE DEĞİŞTİRME HAREKETİDİR – YILMAZ GÜNEY

Tartışmasız Yılmaz Güney büyük bir sanatçı ve Sinema nın coğrafyamızda yetiştirdiği en ileri temsilcisiydi. Filmlerinde canlandırdığı karakterler, Filmlerine konu olan yaşam, egemen sınıfların dünyasına güzelleme yapmıyordu. Halkın yaşamını, yoksunluğunu, yoksulluğunu konu ediyordu. Gönlümüze taht kuran bu büyük sanatçı değişimi kendinde başardı ve bizede taşıdı. Onun bu başarısının ardında, salt yaşamından ve başkalarının yaşamından edindiği dar pratiğe dayalı bilince çıkarma değil bir başka olgu vardır. Yılmaz Güney Marksizm Leninizm le tanışmış ve gelişimini bu bilimin üzerine oturtmayı başarmıştır. Ancak Yılmaz Güneyin yaşamı boyunca tarihsel rolünü kavrayabilmek için onu siyasal düşünceleri ile birlikte ele almak gerekir. Zira O kendisine temel görev olarak Proleter Dünya Devrimini almış ve bunun için Türkiye ve Kürdistan Devrimlerinin sorunlarına yönelik teorik ve pratik çalışmalar yürütmüştür. Yılmaz Güneyin bu yanını gölgede bırakan onun Sinema ve Edebiyat sahasındaki yetkinliğini önplana çıkaran daha da çok kendisinin bıraktığı mirasın popülaritesinden yararlanmacı bir sahiplenme en başta ona haksızlık ve sahiplenmemektir. Yılmaz Güney Halkın sanatçısı ama aynı zamanda da bu halkın bağrından çıkardığı en önemli komünist figürlerden biridir. O bir Komünist Önderdir. Onun bu tarihsel gerçekliği içinde sanatçı ve özelde sinemacı kişiliği anlam kazanmaktadır. Biz bu kavrayışla Yılmaz Güneyi ve anısını saygıyla selamlıyoruz. Simurg News

***

Yılmaz Güney

Arkadaşlarım,
Toplumsal devrim, sınıfsal temelleri olan, kesintisiz bir değişme ve değiştirme hareketidir.
Çeşitli zorluklarla dolu, uzun, sancılı bir tarihi dönemi kapsar. Acıları, sevinçleri, başarıları,
yenilgileri, yükseliş ve düşüş devrelerini içerir.
Toplumsal devrimleri zorunlu kılan, uzlaşmaz boyutlara ulaşan toplumsal çelişmelerdir.
Sınıflı her toplum, uzlaşmaz sınıf çelişmelerini bağrında taşır. İşte devrimleri gündeme
getiren bu çelişmeler, çelişmelerin çözümü için gerekli olan sınıf güçlerini, bütün mücadele
silahlarıyla karşı karşıya getirir. Sınıf siyasetlerini, ideolojilerini, taktik tavır ve davranışlarını
da bu süreç içerisinde biçimler.
Toplumumuz da, günden güne berraklaşan bu saflaşma süreci içindedir. Biliyoruz ki, insanlık
tarihi sınıfların mücadeleleri tarihidir. Tarihin itici gücü halklardır. Yani, tarihi gelişmeler,
üstün yetenekli insanların eseri değil, üstün özelliklere sahip insanlar toplumsal çelişmelerin
ve gelişmelerin eseridir. Toplumsal gelişmelerin nesnel yasalarını ve halkların tarihi
eğilimlerini özünden kavrayan insanlar, nesnel koşullara uygun düşen doğru önerileri,
fedakârlıkları ve cesaretleriyle kitlelerin bilinçlenmelerinde, devrim hedeflerine
yönelmelerinde önemli roller oynamışlar ve tarih, onları layık oldukları yerlere oturmuştur.
Tarihi akışa ve toplumsal eğilimlere ters düşen, toplumsal gerçeklikten kopar ve halkın
devrimci eğilimlerini çiğneyen insanlar ise, bir zamanlar halk tarafından nasıl
yüceltilmişlerse, yine halk tarafından alaşağı edilmişlerdir, edilmektedirler ve dileceklerdir.
İşte bu tarihi ve evrensel gerçeklerden hareketle, sınıf saflaşmalarının yoğunlaştığı
günümüzde kendi yerimizi saptamak göreviyle karşı karşıyayız.
Kimin saflarında olacağız?
Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük isteyen; insanın insana kulluğuna son verilmesini isteyen
halkların devrimci saflarında mı, yoksa bağımsızlığa ve demokrasiye karşı çıkan, sömürüyü
bir tasma gibi halkların boğazına geçirip onları köleleştiren ve düzeni korumak için her türlü
baskı ve zülmü “meşru” gören halk düşmanı saflarda mı?
Hangi safları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin
yerine getirilmesi, bizi sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların
fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak, bilinen-bilinmeyen kahramanları olarak
tarihe geçeriz… ya da halk düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara safyalarına,
tarihin çöplüğüne. Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden sonraki
kuşaklara şerefli insanların mirasını bırakırız… ya da onların, yakınlarımızın, uzun bir süre
utanacakları, hatırladıkça yüzlerini kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu
bir miras bırakmalıyız.
Arkadaşlarım,
Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak
ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce
biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir.
Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen,
sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele
safları olmalıdır.
Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu
güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri
temelinde savaşmalıyız.
Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder.
Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder.
Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.
Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder.
Arkadaşlarım,
Yeni bir yaşa girdiğim bu gün, gerek bana gerekse sizlere, geçmişe eleştirici bir gözle
bakmanın, hatalarımızın sınıfsal köklerini araştırmanın, bizi halka güvensiz, bireyci, tembel
yapan ana nedenlerin araştırılmasının vesilesi olsun.
Gerçekten devrim istiyorsak, devrimin çıkarlarını birinci plana almalıyız. Gerek kendi,
gerekse arkadaşlarımızın zaaflarına, yapıcı ve arındırıcı bir biçimde, bu açıdan bakmalıyız.
Bizi zor görevler bekliyor. Başarılı olmak, en küçük ayrıntının bile doğru sınıfsal ilkeler
ışığında titizlikle irdelenmesini zorunlu kılar. Sizlere, önümüzdeki çeşitli engellerin
aşılmasında gücüm oranında yardımcı olmak için çalışacağım; olumlu yanlarımızın
vazgeçilmez dostu, zaaflarımızın amansız düşmanı olarak her zaman yanınızda olacağım.
Bütün eksiklik ve yetmezliklerinize karşın sizlere inanıyorum ve güveniyorum. Bu inancım,
kaynağını halkıma duyduğum güvenden alıyor. Devrimin gerektirdiği bilgiler ve yetenekler
kazanılabilir şeylerdir. Halkımız mutlaka başarıya ulaşacaktır. Bağımsızlığın, mutluluğun ve
özgürlüğün düşmanı emperyalizm ve sosyal emperyalizm yenilecektir. İnsanlık düşmanı
faşizm yenilecektir! Reformizm ve revizyonizm yenilecektir! Her türlü sağ ve “sol” sapmalar
aşılacaktır! Ve halkımız kendi eseri olacak Demokratik Halk Devrimini ve buradan geçerek
sosyalizmi kesin zafere ulaştıracaktır. Bu, tarihin yazgısıdır.
Yaşasın devrim!..
Yılmaz Güney, bu konuşmayı, Kayseri Cezaevi’nde, 1 Nisan 1977’de “doğum günü”
dolayısıyla Komün Arkadaşları önünde yaptı, daha sonra Güney Dergisi’nde yayınlandı.
SANAT VE DÜŞÜNCENİN YASAK KARŞISINDAKİ
TUTUMU NE OLMALIDIR?
Önce düşünceyi ele alalım.
İnsanın doğal ve toplumsal pratiği beyne yansır. Daha önce yansımış ve pratik süreç
içerisinde algılama aşamasından geçerek kavramsal bilgi haline gelmiş birikimlerle ya da
hâlâ algısal bilgi halinde bekleyen, biçimlenmesini henüz tamamlamamış birikimlerle
çatışarak ya da birleşerek yeni bir senteze ulaşır. Bu sentez, şeylerin iç ve dış ilişkilerinin,
şeylerle şeyler arasındaki bağların şeylerin kendi içlerinde ve dışlarında var olan zıtlıkların ve
benzerliklerin değişen oranlarda kavranması için yapılan zihinsel yargılama ve çıkarsama
işlemlerinin sonuçlarını içerir. Akıl-madde, teori-pratik diyalektiğinin ürünü olan bu zihinsel
işleme, düşünme; beynin bir işlevi olan düşünmenin ürünü bileşimlere de düşünce diyoruz.
Düşüncenin karakterini belirleyen, taşıyıcısının, yani insanın toplumsal varlığı, yani üretim
faaliyeti içindeki yeri, mensup olduğu sınıf ilişkileridir. Sınıf mücadelesi, siyasi hayat,
bilimsel, kültürel sanatsal uğraşlar, insanın toplumsal pratiğinin unsurları olmakla birlikte,
üretim faaliyeti, bütün diğer faaliyetlerinin temeli ve belirleyicisidir.
Düşüncenin temeli, doğasal ve toplumsal ilişkilere ve esas olarak da maddi üretimdeki
faaliyetine dayanır. Yansıma olgusu, nesnel gerçekliği ne derece tam ve bütün boyutlarıyla
ifade ediyorsa, yansıyan şeylerin iç ve dış bağları, aralarındaki ilişkiler ne denli kavranıyorsa,
düşünce o denli gerçeğe yakın olur. Yansıma ne denli eksik ve yetersizse, düşünce de o
denli yetersiz olur. Yansıyan şeyler arasındaki bağlar ve ilişkiler ne denli kavranamıyorsa,
düşünce o denli sağlıksızdır; yüzeysel kalır. Hangi konuda olursa olsun, insan düşüncesi
başlangıçta sığdır, yüzeyseldir. Şeyler arasındaki bağlar kavrandıkça, düşünceler adım adım
derinleşir, çokyanlılığa ulaşır.
İnsanları düşünmeye iten, doğalsal ve toplumsal ihtiyaçlardır. İnsanlar canları istedikleri için
şöyle ya da böyle düşünemezler. Onları, birbirlerinden farklı düşünmeye iten maddi
zorunluluklar vardır. Bu nedenler, insan iradesinden bağımsız, varolan nesnel koşulların
ürünüdürler. Bu koşullardan kaynaklanan zorunluluklar da düşünmenin, düşüncenin, tutum
ve davranışlarımızın maddi temelidir.
Bilim ve siyaset, kitlelere ulaşmak için çeşitli araçlardan ve organlardan nasıl yararlanıyorsa,
sanat da çeşitli biçimdeki düşünceleri, kendi özgül yapısı, kuralları ve araçları aracılığıyla
kitlelere ulaştırır. Sanat, alıcısını ve vericisini biçimleyen nesnel koşulların bizzat kendisidir.
Bu yaklaşım, iradeyle koşullar ve bilinçle koşullar arasındaki karşılıklı etkileşimi gözardı
etmez. İrade ile onun maddi temeli arasında sürekli bir alışveriş, değişme, değiştirme işlemi
vardır.
Toplumsal düşünce ve sanat, kültürel süreç içerisinde yerlerini alırlar. Kültür, insanın
yaşamını sürdürmek için yürüttüğü üretim mücadelesi sürecinde, tarih boyu kazandığı ve
geliştirdiği, yaşamın her alanını ve her boyutunu ilgilendiren bilgi ve tecrübelerin tümüdür.
Ekonomik, toplumsal, siyasal, tıbbi, felsefi, sanatsal vb. alanları da kapsamına aldığı gibi,
gelenek, görenek, alışkanlık vb. şeyleri de içerir. Küçük büyük bütün insan topluluklarına bu
topyekün bilgiler yumağı yön verir; insan ilişkilerini düzenler, kurallar getirir, yargılar,
besler, büyütür ve süreç içerisinde gelişmesini sürdürür. Her ulus, kendi ulusal kültürüne
dayandığı gibi, uluslararası kültür olanaklarından da uluslararası ilişkiler oranında yararlanır.
Kültür alışverişi, uluslararası planda, ekonomik ve siyasi ilişkilere bağımlı olarak ele
alınmalıdır.
Ulusal kültür, uluslararası kültürün, evrensel kültürün temelidir. Ulusal kültür olmadan
evrensel kültür olmaz, olamaz. Ulusal ve evrensel kültürün, sınıfsal niteliklerinden gelen ikili
tabiatlarından —ilerici ve gerici yanlarından— bu yazımızda, konuyu dağıtmamak için söz
etmeyeceğiz.
Düşünce ve sanat, üretim sürecinde sıkı sıkıya bağlıdır ve üretim mücadelesinin, toplumsal
ve siyasal mücadelenin hem etkileyicisi, hem de onlardan etkilenendir. Üretim güçleri ile
üretim ilişkileri arasındaki çelişme, toplumsal düşüncenin ve sanatın gelişmesinin temelidir.
Bu çelişme, hayatın her alanını etkiler. Düşünce ve sanat alanlarında varolan, düşünce ve
sanatı geliştiren temel çelişmeler, kaynağını üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki
sınıfsal çelişmelerden alırlar. Üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişme yok
edilebilir mi? Hayır!.. Öyleyse, üretim güçleriyle birlikte zorunlu olarak gelişen ve aynı
zamanda üretim güçlerinin gelişmesini etkileyen düşünce ve sanat da önlenemez; gelişmesi
belli bir süre önlenebilir belki, fakat durdurulamaz. Baskı altındaki birikimler günün birinde
ışığa kavuşur. Çünkü düşünce ve sanat alanındaki başlıca çelişmeler, kaynağını, doğayla
toplum arasındaki çelişmelerden, toplumsal çelişmelerden alırlar. Doğa ile toplum arasındaki
çelişmeler, kaçınılmaz olarak üretim güçlerini, özellikle de insanı teorik ve pratik alanlarda
geliştirir. Ve giderek, gelişen üretim güçleriyle çelişen toplum biçiminin parçalanmasını
mutlaklaştıran birikimleri oluşturur.
Her toplum biçimi, kendine özgü bir kültür yapısına sahiptir. Her toplum biçimi, kendisini
değiştirecek ve yok edecek güçlerini yaratır. Ancak, üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin
sürekli uyumunu sağlayabilecek toplum biçimi, kendi içinde gerekli değişimleri uygulayarak
varlığını sürdürebilir. Bu sınıfsız toplumdur.
Tarih, bugüne dek beş toplum biçimi tanımıştır. Bu toplum biçimleri şunlardır:
İlkel komünal toplum.
Köleci toplum.
Feodal toplum.
Kapitalist toplum.
Sosyalist toplum.
Her toplum biçimine özgü üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişmeler, belli bir
süre uzlaşır niteliktedir. Buna, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki uyum diyoruz.
Her toplum biçiminin belli bir aşamasında, gelişen üretim güçleriyle, bu gelişmeye artık
uyum gösteremez hale gelen üretim ilişkileri arasındaki çelişme giderek uzlaşmaz niteliğe
dönüşür. Düşüncenin ve sanatın gelişimi, ekonomik ve toplumsal gelişmenin önündeki
engellerin aşılması sürecinde, sınıflar arası mücadele açısından değerlendirilmelidir. Gelişen
güçlerin düşüncesi ve sanatı, sınıf mücadelesinin birer unsurları olarak kendi içlerinde
birbirleriyle ve kendi dışlarında sınıf düşmanı güçlerin düşünce ve sanatıyla savaşır.
İlkel komünal üretim ilişkileri, sınıflaşmayı doğuran üretim güçlerinin gelişimi sonucu
parçalanır. Yeni üretim güçlerine uygun düşen bir üretim biçimi oluşur. Bu, tarihin tanıdığı ilk
sınıflı toplum olan köleci toplumdur. Köleci toplum, ilkel komünal topluma göre, daha ileri ve
gerekli bir toplum biçimidir. Köleci toplumda, köle sahipleri ve köleler sınıfı, toplumsal
yaşamın temelidir. Köle sahipleri, kendi sınıf çıkarlarını korumak, ekonomik ve toplumsal
ilişkilerini düzenlemek için bir güce, bir iktidar gücüne gereksinme duyarlar. Bu güç,
sınıflaşma hareketiyle birlikte, adım adım, en ilkel biçimiyle de olsa kendini doğurmuş olan
devlettir. Devletin görevi, egemenlerin sınıf çıkarlarını korumak için yasalar çıkartmak,
kurallar koymak, yasaklar getirmek ve uyum göstermeyenleri, değişen oranlarda şu ya da
bu biçimde cezalandırmaktır. Devlet, sınıf baskısının ifadesi olan şiddeti ve şiddetin
organlarını gerekli hallerde işleten bir sınıf aygıtıdır. Sürekli ordu ve bürokrasi, devletin iki
ana unsurudur. Bu iki unsur, özünde şiddetin uygulayıcılarıdırlar. Şiddetin niteliğini, egemen
sınıfları tehdit eden eylem ve davranışların niteliği, egemen sınıfların güçlülüğünün ve
güçsüzlüğünün oranı, egemen sınıflara karşı koyan sınıfların güçlülüğünün ve güçsüzlüğünün
oranları belirler. En açık biçimiyle, egemen sınıfların şiddeti, gelecekleri konusundaki
güvensizliklerin, korkuların ve güçsüzlüklerinin ifadesidir. Bu, her toplum biçiminde, değişen
görünüm ve biçimlerde, öz itibariyle böyledir. Şiddet uygulayabilmek, bir açıdan da,
güçlülüğün ifadesidir. Bu güçlülük geçicidir.
Tarihi süreç içinde biçimlenmesini tamamlayan sınflaşma hareketiyle birlikte, düşünce, sanat
ve kültür de sınıf özelliklerini en ayırdedici biçimleriyle kazanırlar. Sınıflaşma berraklaştıkça
sınıf düşünceleri de berraklaşır. Çıkarları çelişen sınıfların düşünceleri de birbirleriyle çelişir.
Çelişmelerin derinleşmesi, egemenlerin şiddetini artırır. Sınıfsal yasaklar sınıflarla birlikte
adım adım ortaya çıkar. Yasak olgusu, egemen sınıfların ezilen sınıflara karşı kendilerini
korumak için getirdikleri, yasalarla beslenen, koruyucu ve gelişeni önleyici, değişik
nitelikteki şiddeti içeren önlemler bütünüdür.
Köleci toplumda köle sahiplerinin devleti, kölelerin düşüncesini ve sanatını; feodal toplumda
feodal beylerin devleti, serflerin, işçilerin; ve gelişen burjuvazinin devleti, işçilerin, köylülerin
ve geniş emekçi kitlelerin düşünceleri ve sanatı üzerinde baskı kurar. Emperyalist
burjuvazinin devleti, hem kendi halkı, hem de bütün dünyanın ezilen halkları ve milletleri
üzerinde, kendisinden daha güçsüz kapitalist ülkeler üzerinde baskı kurmak ister ve bu
doğrultuda ilişkilerini düzenler. Bizimki gibi yarı sömürge bir ülkede, burjuvazinin ve toprak
ağalarının devleti emperyalizme bağımlıdır. Baskısı, kendi çıkarlarıyla birlikte, emperyalizmin
çıkarlarını da korumayı amaçlar. Çünkü kendi varlığı ile emperyalizmin varlığı arasında
binlerce bağ vardır.
Sosyalist toplumda da, işçilerin köylülerin demokratik diktatörlüğü, burjuvazinin düşüncesini
ve sanatını baskı altında tutar. Sömürü düzenini yeniden hortlatmak isteyen her türlü
girişimi ezer.
Bu arada belirtilmesi gereken bir nokta da, kendini sosyalist gösteren, özünde revizyonizmin
iktidarda olduğu ülkelerdeki devletin durumudur. Oralarda da, revizyonist burjuvazinin
diktatörlüğü, geniş emekçi yığınlar üzerinde, her alanda baskısını uygular.
Anlaşılacağı gibi, yasak ve şiddet birbirini tamamlayan iki unsurdur. Bizim konu edindiğimiz
yasak, sırtını burjuvazinin ve toprak ağalarının “yasal” şiddetine dayayan gerici yasaktır.
Şiddete dayanmayan yasak geçerli bir yasak değildir. İster burjuva, isterse proleter
karakterde olsun bu böyledir. Toplumsal, düşünsel, sanatsal, siyasal vb. her eylem,
egemenlere getirdiği ve getirebileceği zararlar ölçüsünde şiddeti içeren bir yasakla karşılaşır.
Yasağa uyulmaması halinde, eylemin niteliğine göre, şiddet şu ya da bu biçimleriyle kendini
gösterir. Yasağı ve şiddeti birlikte ele almak gerektiği için, yasaklara karşı direnirken ve
yasakları aşmaya, geçersiz kılmaya yönelirken, yasaklara tekabül eden şiddeti de göze
almak gerekir. Yasağın ardındaki şiddet göze alınmadan, şiddetin tahribatına karşı hazırlıklı
olunmadan yasaklar aşılamaz. Şiddeti göze alan, gerekli disiplin, bilinç ve örgütlenme
hazırlıklarını da yapmak zorundadır. Şiddeti göze alan, yasağı şu ya da bu oranda geçersiz
kılar. Ya da şiddeti göze alamayan yasak karşısında boyun eğer, teslim olur. Bugün belli
demokratik ve siyasi haklar kazanılmışsa, bu, binlerce demokrasi savaşçısının çeşitli
baskıları göğüslemesi, işkenceleri yiğitçe aşmasının sonucudur. Kazanılmış her mevzide kan
ve acı vardır. Ve bir bütün olarak gelişen sınıf güçleri, başta proletarya olmak üzere,
bugünkü demokratik ve siyasi hakların yaratıcılarıdır.
Yasağın bir biçimi olan sansürü ele alalım. Sansür nedir? Kabaca ele alırsak sansür, bir
eleme, ayıklama, budama hareketidir ve düşünceyi, düşüncenin somutlaşmış hali olan sanat
eserlerini, özellikle de sinema sanatını, egemen sınıfların kabul edebileceği bir hale
getirmekle yükümlüdür. Yani egemen sınıflar için sinema sanatını zararsız hale getirmektir.
Yasaklar ve sansür iç içedir. Sansür yasağın özel bir uygulanış biçimidir. Fakat topyekün
yasağı ifade etmez. Kısmi yasak sayılır. Ancak sansür, yani kısmi yasak, bir sanat ürünü
karşısında çaresiz kalırsa genel yasağa başvurur.
Örneklerle açıklayalım: Sansür, bir filmin belli bölümlerini sakıncalı görür, o bölümleri keser.
Yani sadece belli bölümlerin, sakıncalı bölümlerin gösterilmesini yasaklar. Kesme ve budama
işlemi filmi egemenler için zararsız hale getirebilirse, orada sergilenen şeyler egemenler için
kabul edilebilir duruma getirilebilirse, film, kuşa dönmüş biçimiyle de olsa sansürden çıkar.
Kesme ve budama işlemi yetersiz kalırsa, yapılacak iş, filmi toptan yasaklamaktır.
Burada önemli olan nokta, genel anlamıyla yasakların önünde eğilmemek olmakla birlikte,
kimi zaman bilinçli bir tutumla yasalarla sınırlanmış yasak duvarları arkasında da, hedefi
yasağı parçalamak olan birikimlerin yaratılması için her alanda çalışmanın gerektiğidir. Yani
tek başına şiddeti hiçe sayarak, yasağı çiğneyerek çalışmak ya da tek başına yasaklara rıza
gösterip, yasal sınırlar içinde boğulmak yanlış olur. Yasal sınırlar içinde çalışmak, özünde
yasakları parçalayacak birikimlerin yaratılmasına hizmet ettiği müddetce olumlu ve
gereklidir; vazgeçilmezdir. Yasal sınırlar, aslında mücadeleye kazanılmış alanlardır ve bu
alanlarda çalışmayı reddetmek, küçümsemek, bu olanakları son kertesine kadar
kullanmamak “sol”culuktur, kesinlikle yanlıştır. Böylesine bir tavır, geçmişin mücadelesini
hiçe saymaktır, geçmişin olumlu miraslarına sahip çıkmamaktır.
Çelişme, şeylerin doğasında varolan evrensel bir şeydir. Her şey, zıtların mücadelesini ve
birliğini içerir. Çelişmelerin temel yasası budur. Yasak ve yasağa karşı mücadele, özünde
sınıf mücadelesi demektir. Sınıflı toplumlarda sınıf mücadelesi evrensel ve mutlaktır. Sınıflı
toplumlarda sınıflar bütün olanakları ve çeşitli nitelikteki mücadele organlarıyla karşı karşıya
gelirler. Ve hayatın her alanında, hiç durmaksızın savaşırlar. Sanat ve düşünce alanları da,
sınıfsal savaş alanlarının ayrılmaz bir parçasıdır.
Ülkemizde, emekçi kitlelerin ekonomik, demokratik, toplumsal ve siyasal taleplerini içeren
mücadeleleri çeşitli nitelikte resmi ve resmi olmayan gerici baskılarla ezilmek, engellenmek
istenmektedir. Emekçi yığınların mücadelesine omuz veren, bu mücadelenin ürünü ilerici,
devrimci, kültür, sanat ve düşünce akımları da, kuşkusuz gerici baskılarla karşılaşacak,
engellenmek istenecektir. İşte sansür, sınıf mücadelesinin egemen sınıflar safında görev
yapan bir kurum olarak özünde faşist bir baskı ve yıldırma aracıdır.
Sansür ve yasaklarla aramızdaki çelişme, sınıfsal bir çelişmedir. Bu çelişme, emperyalizme
bağımlı işbirlikçi burjuvazi ve toprak ağalarının siyasi iktidarı ile emekçi halk yığınları
arasındaki çelişmenin, ilerici ve devrimci sanat ile devletin gerici faşist yöntem ve araçları
arasındaki çelişmenin, sinema planına yansıyan biçimidir. Sansürün niteliğini değiştirmek ve
emekçiler çıkarına giderek ortadan kaldırmak, sansürün bir devlet organı olması hesabıyla,
ancak devletin niteliğinin değiştirilmesiyle mümkündür. Sansürün gittikçe ağırlaşması,
aslında gerici burjuva ve toprak ağaları devletinin, anti demokratik burjuva diktatörlüğünün,
faşist diktatörlük devleti biçimine dönüştürülmesi çabalarını ifade eder. Bu, kazanılmış
birtakım hakların gaspedilmesidir. Devletin niteliğini değiştirmeden, devletin niteliğine
dokunmadan, tek başına sansürü değiştirmeyi düşünmek, bu konuda hayaller yaymak
aptallığın ötesinde halkı aldatmaktır. En kanlı faşist diktatörlüklerde bile, ne denli zor olursa
olsun, yasadışı mücadelenin yanı sıra kuşa döndürülmüş biçimiyle de olsa yasal olanaklardan
yararlanmak ve gaspedilmiş hakları geri almak için mücadele edilmelidir. Bu mücadele,
faşizmin temellerini yıkmak için gerekli birikimler yaratır. Fakat devlet yetkililerinden bu
konuda şefaat beklemek, onların “iyi niyet” gösterilerine aldanmak yanlış olur. Bu nedenle
sansüre karşı mücadele ile anti demokratik gerici burjuva diktatörlüğüne karşı mücadele
birleştirilmelidir. Anti demokratik burjuva diktatörlüğüne karşı mücadele veren sınıf güçleri
arasına bizzat katılmadan sansüre karşı başarı elde edilemez.
Sonuçta düşüncelerimi şöyle özetleyebilirim: Düşünce, insan iradesinden bağımsız doğal ve
toplumsal çelişmelerin ürünüdür. Doğa-insan, toplum-insan, sınıf-sınıf ilişkileri varoldukça,
bu ilişkilerden kaynaklanan çelişmeler, bu çelişmelerin ürünü olan düşünceler de var
olacaktır. Önlemlerle, baskılarla çelişmeler engellenemeyeceğine, yok edilemeyeceğine göre,
düşünceler ve düşüncelerin gelişmeleri de engellenemezler. Gelişen üretim güçleri,
gelişmelerinin önünde bir engel olan üretim ilişkilerini parçalayacaktır. Buna bağlı olarak,
gelişen üretim güçlerine tekabul eden düşünceler ve sanat eylemleri de önlerindeki yasak
duvarlarını parçalayacaktır. Parçalama işlemi, ileri ve devrimci düşüncelerin kitleleri örgütlü
olarak harekete geçirmesiyle, onları, maddi bir güç haline dönüştürmesiyle mümkündür. Bu
nedenle, devrimci düşünce, doğası gereği, çeşitli araçlarla kitlelere ulaşma tarihi görevini
yerine getirirken yasak tanımaz. Yasağı ilke olarak kabul etmek, ona uymak, teslimiyettir.
Yasağa rıza gösteren kişiler olabilir; bu, gelişen düşüncenin yasağı tanıması ve önünde
eğilmesi anlamına gelmez. Bu, kişilerin sınıf niteliklerinden, bilinç düzeylerinden, deney
eksikliklerinden gelen kişisel zaaftır. Devrimci düşünce zaafla uzlaşmaz, zaafın niteliğini
kavrar, onunla mücadele eder. Geçici bir süre, yasak sınırları içinde yasal eylemini bilinçle
sürdürebilir, fakat kendini taşıyacak, koruyacak ve geliştirecek insan unsurunu yaratarak,
kitlelere malolarak engelleri aşar. Yasaklar, ancak çiğnenerek aşılabilir. Bugüne dek de böyle
olmuştur.
Devrimci düşüncenin ve sanatın yasak karşısındaki tavrı, teslimiyetçi değil, çiğnemek
biçiminde olmalıdır. Akar su yolunu bulur. Önündeki engelleri aşar, dağları deler, denize
ulaşır.
Devrimci sanat ve düşüncenin yasak karşısındaki doğal tavrı budur.
1 Eylül 1977’de kaleme alınan bu yazı, Güney’in 5. sayısında yayınlandı

Kaynak:Siyasal Yazılar Cilt1 Yılmaz Güney

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »