Bir coğrafyanın mutfağı, o bölgede yetişen bitki ve gıda kaynaklarıyla kültürel, sosyal dokunun zamanla akrabalaşması sonucu lezzet kazanır. Çeşit ve emek ne kadar derin köklere dayanırsa yemek de o denli zenginleşir ve dünya mutfağındaki haklı yerini alarak lezzet kazanır. Son yıllarda gastronominin yaratıcı alanla ilişki kurması, sanat literatüründe akademileşmesi bu sebepledir.Bu alanın gönüllü uygulayıcıları evrenselleşerek dünya mutfağından çeşitli tatları insanlığın damak şölenine taşıyarak tatlar arasındaki kardeşliği, uyumu ve barışı lezzet olarak bilince çıkarırken, insanlar bundan müthiş ve keyifli bir zevkle, lezzetlerin tadını çıkararak sihirli alemlere daldılar. Kimse kalkıp da bir kusur bulmadı, tatların kardeşliğine. Methiyeler düzdü, ağızları sulanarak, dalıp, kaşık salladı yemeklerin çeşitliğine. Tatları bütün farklılıklarına rağmen yemeklerin dünyasını zenginleştiren yapı taşları olarak algıladılar. Kendilerini kaybetti insanlık, tatların sarhoşluğunda. Gülüp eğlenerek, toy düğün ederek şölene çevirdiler yemeklerini. Kimse kalkıp da neden bu bölünmüşlük, bu kadar farklılık niçin? demedi, birkere bile.


Amaaa; iş bu lezzetleri gün yüzüne taşıyan halklara gelince, insanlığın öteki karanlık yüzü, egemenlerin çıkar dünyalarından fırlayarak bir tokat gibi çarptı suratına insan mahlukunun. Yılları, gelenekleri, sevgiyi birlikte kucaklayan halklar, ne olduysa birdenbire kavgaya tutuşup birbirini beğenmez oldular. Hatta zamanla kanlı bıçaklı savaşlara tutuştular. Halbuki yıllarca birbirine karışan tavukları ve kız alıp verdikleri toy düğünleri vardı bu halkların. Çıkar dünyası ve mülkiyet hırsı, aynen çekirge sürüsünün bir tarlaya saldırısı gibi tarumar etti halkların dostluğunu. Çünkü halklar ne kadar kardeş ve bir arada olursa o kadar güçlü ve umutla bakıyordu hayata. Çocuklar ağız dolusu gülerken hiç bir ulusun dilinde gülmüyordu o vakitler. İbadetini ve geleneklerini hiç bir ulustan üstün tutmuyordu insanlar. Din siyasileşip, ticarileşmemişti bu denli henüz. Heykellere ve tarihi güzelliklere saldırmıyordu örümcek kafalılar (Amacım örümceğe ve çekirgeye olumsuzluk atfetmek değil asla). Karanlık bu denli pervasızca çökmemişti aydınlığın üzerine ve etekleri bu denli zil çalmıyordu egemen zebanilerin. Maymun beyniyle canlı canlı mengeneye sıkıştırıp zevk yapmıyordu henüz, zengin tufeyliler. Halklar kardeş ve sofralar ortaktı o vakitler. Çocuklar ağız dolusu gülerken, kadınların yüzündeki çizgiler, aşkın yüzünü anlatıyordu şarkıların halayında. İnsan ne vakit bu denli zalimleşti, zorbaya ne vakit eğildi de kardeş halklar, aynı coğrafyanın farklı yemeklerini birlikte oturup sofralarını ortak edip yerken, birdenbire nasıl bu kadar düşmanlaştı birbirine orası da başka bir yaman çelişki insanlığın olumsuzluk hanesinde. Egemenin burdaki suçu belli, pekiii, senin hiç mi kabahatin yok güzel kardeşim? Dostu nasıl düşman ettin kendine böyle? Geceleri huzurlu uyuyabiliyor musun, içtenlikle hele bir söyle? Asıl kabahat, ben de biliyorum kimin, sen de? Ama bir sor kendine, tatlar ve halklar kardeşti, ne oldu da düşman oldu böyle. Sor bir; kabahat kimde…Levent Kaçar Şubat 2020

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!