İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

SURİYE “DE SAVAŞ VE TARAFLAR. ( 1 ) – HASAN KÖSE

Erdoğan”la Putin görüşmesi nihayet gerçekleşti. Günlerdir beklenen görüşme 5 Mart”da Moskova”da yapıldı ve taraflar belli bir uzlaşmaya vardılar.

Önce 5 Mart öncesi süreci belli yönleriyle ele alalım..

Bilindiği üzere, Şubat başından itibaren İdlib sahasında çatışmalar sıklaşmış ve taraflar karşılıklı güç gösterisinde bulunarak,ciddi kayıplarda bulunmuşlardı.10 Şubat itibariyle Suriye devleti İdlib sahasında islamcı faşist güçlere karşı çok kapsamlı bir saldırı başlatarak pek çok alanı ele geçirdi. İran ve Hizbullah güçlerinin karadan, Rusya devletinin havadan destek sunduğu bu saldırı, selefi gurupları geri püskürtürken, bu aynı zamanda, sahada Türk devleti tarafında oluşturulan “gözlem noktalarının”kuşatılması ve denetim altına alınması demekti.

 AKP-MHP  savaş ikdidarı bu gelişmeler karşısında  Suriye devletine nota verdi.  Erdoğan, “ rejim güçleri ele geçirdiği alanları Şubat sonuna kadar,terketmez ve daha önceki sınırlara çekilmezse biz onu geldiği yere göndermesini biliriz” diye dayılanırken, Küçük ortağı Bahçeli, “boynuzun kulağı geçmesi” misali daha ileri gidiyor ve  “Şam”a kadar gidilsin, yansın Süriye, kahrolsun Esad” diye kükreyerek şanına yaraşır bir “başbuğ” olduğunu ortaya koyuyordu. Ne var ki,  bu meydan okumalar kısa sürede tamamen aksi yönde karşılık buldu. 27 Şubat”da Türk askeri güçlerine yönelik hava saldırısı düzenlendi ve resmi açıklamalara  göre 34 Türk askeri  öldürüldü. Bu hamle,Türk tarafına “senin restini” görüyorum demekti. Bir gün öncesi, Erdoğan, “ İdlib” de durum lehimize” demişti, ancak sahadaki durum tamamen farklı gelişti. Suriye devleti, Rusya ve İran”ın desteğiyle her geçen gün kontrol alanlarını genişletti ve selefi gurupları geri püskürtmeye devam etti. Bu süreçte  bazı yerleşim alanları sık sık el değiştirdi. Nihayetinde Suriye devletini kendi topraklarında “söküp atmanın” hiçte kolay olmadığı ve bunun bedelinin çok ağır olacağı, buna yeltenen Türk devletinin sadece Süriye”ile değil, İran ve Rusya”ile de savaşmak durumunda kalacağı tüm çıplaklığıyla ortaya konmuştu.

 AKP-MHP  ikdidarı sürdürdüğü ”piskolojik savaş”ı tamamen kaybetmenin ve sahada yaşanan büyük askeri kaybın telaşı içinde öce, ölen asker sayısını gizleme ve kamuoyuna doğrudan açıklama yapmaktan kaçınma yoluna gitti. Erdoğan yaklaşık iki gün sonra, İstanbul” da ortaya çıktı ve “şen şakrak” bir edayla, “herşey yolunda” algısını yaymaya yönelik bir tavır içinde “ilgili-ilgisiz” pek çok konuya değindikten ve bilinen küstah uslubuyla ahkam kestikten sora nihayetinde İdlib” de yaşanan “kayıplara” değindi. İki saat süren konuşmasında yer yer “espiriler” yapıtı ve kurmaylarıyla birlikte gülüştüler.

İÇERİDE  FAŞİSTLEŞME , DIŞARIDA ÇARESİZLİK.

Erdoğan”ın “şen-şakrak” tutumu muhalefet güçlerinin büyük bölümü tarafından, “bu acılı günde gülmek olur mu?“ temelinde eleştirildi. Asıl sorun üzerine gidilmedi ya da, kimi bireysel çıkışlarla bu sınırlı kaldı.

AKP- MHP ortak ikdidarı ve başkanı Erdoğan bu tutumuyla topluma açık mesajlar vermişti. Ona göre “savaş “ durumunda ölümler olacak, “şehitler tepesi” dolacak, her türlü muhalefet susturulacak, aydınlar-yazarlar kodese atılacak, işçi ve emekçilerin temel sorunları üzerine konuşulmayacak, Kürt siyasi hareketi üzerindeki baskılar ağırlaştırılacak, ve tüm bunlar yaşanırken, toplum duyarsızlığa, tepkisizliğe alıştırılacak, daha fazla ölümler halinde hamaset nutukları atılaçak, daha fazla, daha fazla “şehit” diye vatan millet goygoyu yapılacak, kahramanlık destanları dilden dile dolaşacak ve“ yas “ilan etme zaflara düşülmeyecek,  herşey, toplumu milliyetçi- şoven duygularla körleştirmek ve faşist uygulamaları kanıksar hale getirme hedefine hizmet edecektir. Bu bilinen faşist toplum mühendisliği, dünya tarihinde faşizmin ikdidara yürüdüğü veya ikdidarını kurumsallaştırdığı pek çok ülkede denenmiş ve uygulanmıştır. Erdoğan kliği, “herşey” yolundaymış gibi davranarak bu projeyi topluma enjekte ediyor. Ne var ki, gerek ülke içinde toplumun çok büyük bir kesiminin, sürdürülmek istenen işgalci savaşa destek vermemesi gerekse uluslararası alanda Rusya gibi güçlü bir ülkeyle kafa,kafaya gelme durumu ve başta ABD ve NATO olmak üzere “müttefik” güçlerden gerekli desteği görememesi, onun bu toplum mühendisliğinin başarı şansını ciddi bir biçimde zora sokmaktadır. Bunun içindir ki, ABD ve Nato kapıları çalınmış, Avrupa birliği ile elaltında pazarlıklar yapılmış, Fransa,Almanya,Rusya ve Türkiye arasında yapılabilecek bir dörtlü zirve istenmiş, Birleşmiş Milletler yardıma çağrılmıştır. Tüm bu çabalar karşılıksız kalınca, yeniden Rusya”nın “insafına” sığınma yolları aranır olmuştur. Süriye devletine verilen nota,unutulmuş, “bahar kalkanı” diye ilanedilen işgal hareketi başlamadan, buzdolabına konulmuştur.

 Bu bağlamda, İran devletinin, Erdoğan”a yaptığı “üçlü zirve “ önerisine de kısaca değinmeliyim. İran, Türkiye ve Suriye arasında yapılması istenen “üçlü zirve” teklifi çok açık bir biçimde, “eğer Suriye devletine karşı doğrudan savaşa girersen, bizi de karşında bulursun” demenin diplomatik dilidir. Türk askeri güçlerinin 10 kadar Hizbullah mensubunu öldürmesi sonrasında bu teklifin gelmiş olması, Türk tarafına üstü örtülü verilmiş bir notadır.

AKP-MHP ortak savaş ikdidarı, ülke dışı ilişkilerdeki yanlızlığına rağmen, ülke içindeki saldırı ve faşist uygulamalarını artırdı. Libya”da öldürülen MİT mensubu elemanların ölümü kamuoyunda gizlendi, durum ortaya çıktığında bunu haberleştiren, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan” ile birlikte pek çok gazeteci tamamaen keyfi bir biçimde kodese atıldı. Osman Kavala vakası, Diyarbakır  Belediye başkanı Mızraklı”nın tutuklanması ve mahkum edilmesi,  Grup Yorum üyelerinin en masaumane taleplerinin görmezden gelinmesi, Meclis gizli oturumunda CHP” li vekillere karşı linç girişimi,  sınır kapılarının açılarak sığınmacıların Yunanistan sınırına sürülmesi tüm bunlar, “iç faşistleşme” dediğimiz dokunun yaratılmasına yönelik adımlardır.

 Erdoğan kliği aslında en zayıf dönemini yaşamaktadır.Onun ülke içinde saldırıları bu denli yoğun ve keyfi bir biçimde sürdürmesi, tamamıyla güçlü bir devrimci muhalefetin yokluğuyla açıklanabilir. Burjuva muhalefet güçlerinin, uzlaşmacı, düzen içi itirazları toplumsal başkaldırı hareketlerinin oluşması ve ayağa kalkması bakımından oldukca yetersizdir. Daha da önemlisi “milli sorunlarda” ikdidarla aynı safta yer almaları işçi ve emekçilerin milliyetcilik ve şovenizim girdabında boğulmalarına hizmet etmektedirler. Bu durumda, sorumluluk ve mücadelede yaratıcılık  mevcut devrimci güçlere düşmektedir.

               Mart 2020                Devam Edecek…

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »