Öykü } Kafesten bir kuş uçtu*

Penceredeki adamın tutkulu bakışları, içini ısıtan çocuksu bir sevince dönüşüyordu. Kuş taşıyor, örüyor, sıvıyor; adam ise gözleri ışıl ışıl bakıyor, bakıyordu… Ağzında, tüttürdüğü keyfe keder sarma sigarası.

İstanbul – Dikkatini karşıda, duvarın dip köşesinde çekmişti, pencereden bakan çipil gözlü adamın. Kanatları o denli hızla titreşiyordu ki kuşun, adamın yüreği uçuyordu sanki kanatların çırpınışında. Duvarın tavanla birleştiği köşeye her gelişinde, gagasında sallanan, çamura bulanmış, ıslak, ince bir dal gibi, kara bir çöp parçasını yapıştırıp, kanat çırpa çırpa gözden kayboluyordu küçük kuş. Yolunu gözler olmuştu penceredeki adam, yapı ustası minik kuşun. Kuş her geldiğinde gagasındaki ıslak, solucan gibi sallanan, kara çöp parçasını arıyordu gözleri. Sonra gözle görülemeyecek hızda titreşen kanatlarına dalıyordu derin derin. Saniyede kaç kanat çırpıyordu, gözleri bu hareketin hızına ne kadar yetişiyordu, devinen hayatın ne kadarını görüp de algılıyordu bu çakmak çakmak titreşen çipil gözler, aklına düşüyordu penceredeki adamın.

Aha bir çöp daha! Sanki, her çöp tanesi yapışıp kalırken duvarın tavanla birleşen köşesine, kuşun, becerikli gagasında yuvasını karınca ustalığıyla taşıdığını anlamıştı penceredeki adam. Gözleri pencereye asılı, kuşun gelişini tutkuyla bekler olmuştu, sigarasını tüttürürken. Hangisi ağır basıyordu; sigarayı o denli tutkuyla çekmek mi, yoksa kuşun gelişini mi beklemek mi? Bir an şaştı kendisine, gülümsedi. Esaret ile özgürlük arasındaki incecik çizgi kurcaladı aklını, oradan yüreğine yol yaptı bu takıntılı çarpıntı. Düştü gözleri, elindeki külü uzamış, dumanı uçuşan tütüne.

Sonra, yuva yapan bir kırlangıcın hikayesini anlatan bir türkü tutturdu ıslıkla; “Kırlangıç yapar yuvayı, çamur sıvayı sıvayı…” İnce Mehmet türküsüydü, dilindeki ıslığı ustalıkla çaldıran. Gözü kaydı karşıya, kuş yine çamur taşıyordu, yapıcı ustalığıyla ördüğü yuvasına. Kuş mu daha usta, adam mı? Yapan mı, öğreten mi? Ne kadar sürecekti, insanlığın kendi eliyle başına ördüğü bu örümcek ağı? Kim bilir?  

Günler geceleri kovalarken, penceredeki adamın tutkulu bakışları, birdenbire içini ısıtan çocuksu bir sevince dönüşüyordu. Kuş taşıyor, örüyor, sıvıyor; adam ise gözleri ışıl ışıl bakıyor, bakıyordu. Ağzında tüttürdüğü keyfe keder sarma sigarası! Bir kuşa, bir sigaraya.

O ne? Bir kuş daha mı gelmişti yanına? Yuvasının ustası, sevdasını da taşımıştı kanadında. Sonra kafesteki kuşlar takıldı aklına adamın. Gözleri bulutlandı, derince çekti içine sigaranın dumanını. Aşkın sağaltıcı özgürlüğü bir kere bile takılmamıştı pırpır eden yüreğinin çatalına. Özlem bir kere bile sevda donunda asılmamıştı, acemi gençliğinin duldasına. Kuştan öğreniyordu şimdi sevdanın sağaltıcı yumuşaklığını.

Düştü aklına çocukluğunun neşeli günleri. Birbirine karışan tavukları, köyünün kavak ağaçlarını sulayan dere yatağı, gizlice gözledikleri çeşme başındaki güzel kızlar. Koşu yarışını nasıl da ilk finale kendisi taşımıştı. Göğsü kabararak kana kana içtiği gazoz ödülü, gün gibi canlandı anıların sinemasında.

Ve eylem günleri, devrimcilik ne güzel işti. İnsanlığın kavga ortaklığı ne zor, ne karmaşık bir bilmeceydi. Okumadığı kitaplar, tanımadığı hayatlar nasıl bir dünyanın penceresini aralamıştı, anılar dünyasına. Kendisi için bir dünyanın nasıl kurulacağını hiç bilemeden, başkalarının dünyalarını inşa etmenin çözülemeyen erdemini, kâşif ustalığıyla keşfettiği günlerde yitirmişti ayakları yürüme kudretini. Gece eyleminin son deminde omuruna saplanan hayın kurşunun adres sormaz melanetini, yüreğini dağlayan acıdan fazla hissediyordu şimdi bu hapishane avlusunda. Söndürdü sigarasını parmaklığın kenarına, askerin “sayım vakti” çağırışıyla sarktı üst ranzadan tekerlekli sandalyesinin oturağına. Aklında kırlangıcın kanat sesleri, gönlünde özgürlük ateşiyle koşma hevesi…


Kafesten Bir Kuş Uçtu, Guguk Kuşu romanı/filminin tiyatroya uyarlanmış versiyonunun adıdır.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »