OLUP DA BİTMEYEN: MARAŞ’TAN BUGÜNE ALEVÎLER[1]

“Her dem hêviya we hebe.Lewre nehatîye ditin ku lihemberê tarîtîyê ronahî têk çûbe.”[2]

1978 Katliamı üzerinde 40 yıla yakın zaman geçmiş olsa da, hâlâ Maraş’ı konuşuyoruz…Öykü yeni değildir; konuştuklarımızın miladı “kabaca” 1240 yılının Kasım ayının henüz bilmediğimiz bir gününde, Kırşehir’in hemen kuzeydoğusundaki Malya Ovası’nda, Selçuklular’a karşı Babaîler (Hareketin önderleri Baba İshak ve Baba İlyas’tır…) ayaklanmasına kadar uzanır…[3]Konuştuklarımız, yorumu gerektirmeyecek kadar açık ve nettir: Barbarlığın, hunharlığın, acıların, utancın hasılı zulmün -maalesef hesabı sorulamamış-tarihi, yani Alevîlerin bilmem kaçıncı kez ezilmesi, vurulması, katledilmesidir.Konu bu kadar açık ve “basittir”: Karaburun, Dersim, Sivas, Çorum, Maraş, Gazi’dir![4]Örneğin Maraş Katliamı, öldürülen bebekler, çocuklar, hamile kadınlardır, ağaca asılan gençler, başı kesilen insanlardır.İki sol görüşlü öğretmenin katledilmesi (ki bu canlardan biri Alevî, diğeri Sünnîdir), sinemaya konulan ses bombası, kahvehanenin taranması, cami minaresinden yapılan “Kızılbaşlar içme suyuna zehir karıştırdılar” anonsu dahil tüm olaylar, faşistler tarafından organize edilmiştir.Maraş Katliamı ardından belleklerde, gözleri oyulmuş, kolları parçalanmış bedenler, tecavüz edilmiş kadınlar, yakılmış yıkılmış evler kalmıştı. Bir de Süleyman Demirel’in olayların ardından gazetecilere söylediği: “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” sözü…Maraş Katliamı’ndaki hadiseleri “çatışma” veya “olaylar” gibi hafif kaçan kelimelerle ifade etmeye kalkışmak, yaşananları örtbas etmektir. 19 Aralık 1978 Maraş’ında yaşananlar planlı bir cinayetler silsilesi, yani katliamdır.22 Aralık 1978’de, Bağlarbaşı imamı Mustafa Yıldız’ın cuma namazında katliam startını, “Sadece oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevî öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevîler ve Sünnî imansızlar temizlenmelidir,” diye verdiği vaazı, o günkü toplumsal histerinin dehşet boyutlarını yeterince net sergiler.İşaretlenmiş Alevî ve solcu evleri faşitlerce mezbahaneye dönüştürülürken; memleketi bir suskunluk sarar. Maraş’ta insanlık, merhamet ve vicdan gibi kavramlar üzerinde övgüye mazhar ne varsa çırılçıplak soyunup, âdemden bu yana sanki hiç yokmuşçasına susar!Oysa Musa Suna’nın gelini Esma Suna, karnında 8 aylık çocukla kurşuna dizilmiştir. Doktorlar, anne karnındaki 8 aylık çocuğun da kurşunlanmış olarak çıkarıldığını otopsi raporunda belirtmişlerdir!Bir gözü kör olan, 90’lik Cennet Çimen’in diğer gözü tornavida ile oyulmuştur. Sonra vurularak öldürülmüş ve ayaklarına araba tekerleği geçirilerek, başının üzerine tuvalet çukuruna dikilmiştir!Kurşunlanarak öldürülen 11 yasındaki Ali Traş’ın, kol ve bacakları kesilerek, kazana konup yakılmıştır!İbrahim Bilmez’in iki gözü âmâ oğlu, akıl hastası Ali Bilmez kurşunlanarak öldürülmüştür!Sanık Faruk Doğrubakan ve Haydar Tut, mağdur Kemal Yıldız’ı bir tepeye çıkarmışlar ve işin zevkine varmak, iyi nişancı olduklarını göstermek için, arkasından ateş etmişlerdir!Müfettiş Süleyman Metin’i öldürenler, karısı ve çocuklarının, cesedinin üzerine atılıp ağlamalarını alkış tutarak, kahkahalar atarak alaya almışlardır!Hamile kadınların karınları şişlenmiş, bıçaklanıp yarılmıştır.Çocukları gözlerinden şişlemişlerdir.Kadınlara tecavüz edilmiş, öldürülüp bir kez daha tecavüz edilmiştir.Baltalarla insanların kafası ikiye ayrılmıştır.Kadınlar henüz yaşarlarken memeleri kesilmiş ve ardından öldürülmüşlerdir.Beş gün sürmüştür. Beş gün boyunca ne asker ne polis engel olmuştur.Maraş Müftüsü bizzat sokak sokak dolaşarak insanları kışkırtmıştır.Alevîler, solcular yakılıp, deşilip, türlü eziyetlerden geçerek öldürülürken, valilik “sol olayları kışkırtıyor, provoke ediyorlar,” açıklaması yapmıştır.O dönemde Maraş Emniyet Müdürü olan Abdülkadir Aksu’nun emrindeki kuvvetlerin “Her nasılsa”, günlerce sessiz kalıp, müdahale etmediği katliamdır…Böylesi bir katliamdır söz edilen…Katledilen iki öğretmenin cenazeleri saatlerce ailelerine verilmemiş, tam cuma namazı çıkışı saatinde teslim edilmiştir. Kışkırtılmış kitleyle temas eksiksiz sağlansın diye.Ökkeş Kenger’in sinemayı bombalaması ile fitil ateşlenmiştir.Maraş Katliamı’nın baş aktörü Ökkeş Kenger daha sonra adını Ökkeş Şendiller olarak değiştirdi ve ANAP ile BBP ittifakı tarafından milletvekilliği ile ödüllendirilip, TBMM’ye sokuldu.Resmi sayı, 111 kişi olsa da, ölenler devletin verdiği sayının 4 ya da 5 katıdır. Resmi olmayan iddialara göre, ölü sayısı 500’ü aşmıştır.Maraş’ta yapılan katliam değilse nedir?Katliamın anlamını bilmeyen var mı?Katliam, kendini savunma imkânı bulunmayan çok sayıda insanın acımasızca öldürülmesidir.Yüzlerce insanın katledilmesine “Olay” denmez; bu katliama “Olay” demek bile mide bulandırıcı bir yaklaşımdır, suç ortaklığıdır, ayıptır.19-23 Aralık 1978 de Maraş’ta yaşananlar, “olay” değil, katliamdır!Maraş Katliamı insanın insan olmayı bıraktığı yerdir. Katliamdır. Linçtir. Beter mi beterdir. Taşlar, sopalar, bıçaklar, baltalar, satırlar, silahlar ve bombalar kullanılarak işlenmiş bir insanlık suçudur.Tekrarlıyorum: Maraş Katliamı küçücük bir bebeğin ortadan ikiye ayrıldığı yerdir; kanla beslenen ve kendilerine “milliyetçi-mukaddesatçı” diyenlerin eseridir Maraş.Abdülkadir Aksu’nun Maraş emniyet müdürü olduğu dönemde yaşandı Maraş Katliamı!Evet, evet altını bir kere daha çizelim: Dönemin Maraş emniyet müdürü aynı zamanda 59. Hükümetin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dur. Olaylar başlamadan önce Maraş’a gönderilen milli piyangocu kılığındaki provokatörlerden biri de Bahçelievler Katliamı sanığı Haluk Kırcı’dır. Haluk Kırcı firardayken 1992’de nikah şahitliğini yapan ise dönemin Erzurum Valisi, ayrıca 53. ve 54. Hükümetin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’dır. Mehmet Ağar da, “Derin devlet derin millet sevgisidir,” diyen Susurlukçu’dur…Maraş, Malatya, Çorum, Sivas 12 Eylül’ü kilometre taşlarıydı. (Maraş Katliamı faillerine hak ettikleri cezalar verilseydi, sonrasındaki Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi yaşanır mıydı?)
I. AYRIM: ALEVÎLİK HAKKINDA BİR KAÇ NOT
Alevîliğin, bu denli baskı görmesi boşuna değildir elbet.Çünkü Alevîlik bir yoldur.Bu bağlamda Alevîliği, bir gelenek ve kültür içine sığdırmak imkânı yoksa da, merkezine insanı alan felsefe olarak tanımlamak güç değildir.[5]Hem de “Yücelerden yüce gördüm,/ Erbabsın sen koca Tanrı./ Âlem okur kalem ile,/ Sen okursun hece Tanrı./Er atasiyle anılır:/ Filan oğlu filan diye,/ Anan yoktur baban yoktur,/ Sen benzersin piçe Tanrı./Asi kullar yaratmışsın,/ Varsın şöyle dursun deyü,/ Anları koymuş orada,/ Sen çıkmışsın uca Tanrı./Kıldan köprü yaratmışsın,/ Gelsin kullar geçsin deyu,/ Hele biz şöyle duralım/ Yiğit isen geç a Tanrı./Garip kulun yaratmışsın,/ Derde minnete katmışsın,/ Onu âleme atmışsın,/ Sen çıkmışsın uca Tanrı./Kaygusuz Abdal yaradan/ Gel içegör şu curadan,/ Kaldır perdeyi aradan,/ Gezelim bilece Tanrı,”[6] diyebilen bu yolda insan olmadan, tanrının olması mümkün değildir. Bu yüzden insan, tanrının bir yaratısı, tanrının yeryüzündeki belirtisi, ve dolayısıyla tanrının kendisidir.Örneğin Anton Josef Dierl bunu şöyle yorumlamaktadır: “Düşünen insanda tanrı, bu evrendeki kendi bilincine varır. Bu nedenle insan, daha doğrusu kâmil insan yeryüzündeki gerçek tanrıdır.Kâmil insan, sıradan insanların uyması gereken kuralları belirleme hakkına sahiptir.‘İnsan, ruhsal varlığı ile meleklerden daha aşağı bir kademededir. Ama bu ruhsal varlık, çok değerli olan insan bedeniyle birleşince bir melekten daha yüksek düşünme kapasitesine sahip olabilir.‘Bu yeteneğe ulaşmış olan insanlar ‘kâmil insan’ mertebesine yükselir.Bütün bu nedenlerle insan bedeni, cinsellik ve sanat, Alevîliğin mutlak olarak olumladığı değerlerdir.”Kaldı ki Genç Abdal’ın da bir şiirinde ‘Tanrı’yı sevenler, tanrı ile beraberdir. Onlar tanrının içindedir, onlar tanrıdır,” demesi bundandı.Bu tip düşüncelerin, Ortodoks İslâm sayılan Sünnî mezhebi üyelerini çok kızdırdığı kolayca anlaşılabilir; buna benzer düşünceleri ifade eden şair Nesimi, 1714’te Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Alevî toplulukları üzerinde her yüzyılda çok büyük baskılar uygulanmış, kitle hâlinde katledilmişlerdir.[7]Bu özellikliyle Alevîliği bir insana özgü isyankâr değerler toplamı olarak tanımlamak yanlış olmaz.Hızla sıralayalım: i) Alevîler, toplumsal alanda kadın ve erkek arasında haremlik/selamlık yaşamaz. Şeriatın ceza hukukunu benimsemez, içki yasağını dinlemez, cehennem inancına itibar etmez, Allah adına savaşmaz, cihadı kabullenmezler.ii) Alevîler 72 millete bir bakarlar, 72 inancı bir sayarlar ve Allaha kulluk etmeyi kabul etmezler. Şiîliğin ve Sünnîliğin dayattığı Kur’an ayetlerini tanımazlar.iii) Kızılbaş-Alevî’nin, İbadet mekânı cami değil, cem evidir. İbadet ritüeli semah’ta kadın erkek yüz yüze aynı havayı, aynı alanda alır. Semah döner. Cem töreni yapar. Bu ritüelle kendini Sünnîlik ve Şiîlikten ayırırır.iv) Kızılbaşlık inancında kutsanan Kur’an değildir. Bu inançta “telli Kur’an” vurgusu hâkimdir. Kızılbaş önderlerinin elinde saz, dilinde deyişler vardır.v) Kızılbaş-Alevînin namazı yoktur, zaaflardan arınmış insana, Pir’e niyazı vardır, ibadet mekânı da cami değil Cemevidir, Kadın ve erkeğin yüzyüze gerçekleştirdiği Cem töreni vardır, Kızılbaşların, kıblesi Mekke değil, insandır. Semah ve deyişler Cem’in en temel öğesidir. Sünnî ve Şiî gelenekte küfür ve günah sayılan dem (içki) bu törende kullanılan öğelerden biridir. Cem aynı zamanda toplumsal sorunların çözülmesi işlevini görür, küskünler barıştırılır, haksızlığa uğrayanların hakları iade edilir, olumsuzluk yapanlar dışarı çıkartılır.vi) Cem ibadeti Sünnî-Şiî ibadetinden ayrıdır. Kızılbaş-Alevî inancında insanın tanrıyla ilişkisi kulluk değil; aşk, dostluk ve muhabbet ilişkisidir. Alevîlikte tanrı eleştirilebilen, kendisinden korkulmaması gereken, sevgi sembolü olan bir anlama sahiptir. Kızılbaş-Alevî kültüründe tek eşlilik vardır, İslâm’da çok eşlilik vardır.vii) İslâmın olmazsa olmaz şartlarından biri olan Ramazan orucu Alevîlikte yoktur. Buna karşılık Muharrem ve Hızır oruçları da İslâmi geleneğin tamamen dışındadır. Hıristiyan geleneğindeki Baba-Oğul-Kutsal Ruh’u anımsatan üçleme gibi, Allah-Muhammet-Ali vurgusunu yansıtır.viii) Allaha kayıtsız şartsız itaat edilmez, bu yol gerektiğinde eleştirebilir. Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi “Hararet nardadır sacda değildir/ Keramet baştadır tacda değildir/ Her ne ararsan kendinde ara/ Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir,” Alevîlik, toplum eksenlidir.Bu ve benzeri farklılıklardan ötürü gerek Selçuklulara, gerekse de Osmanlılara ters düşen Kızılbaşlar ve Bektaşîler, Sünnîler tarafından her dönem kafir ve katli vacip olarak görüldüler.İnsan(lık)a özgü isyankâr değerler toplamı olarak tanımlaması gereken Alevîlik inancının oluşmasında, XIII. yüzyıl öncesi Mezopotamya ve İran kültürünün de büyük etkileri olabilir. Örneğin, Milattan Önce 600 dolaylarında İran’da yayılmış bulunan Zerdüşt (Zarahustra) dini de “Spenta Mainyu” adlı iyilik ve “Angra Mainyu” adındaki kötülük ruhlarına sahipti. Bu, Alevîlerin etkilendiği Şamanizme çok yakın bir inanç formuydu.V. yüzyıl sonlarında yine İran’da ortaya çıkan Mazdek akımı da iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleye inanıyordu. İyi, aynı zamanda ışıktı; kötü ise karanlık… Işık Tanrısı’nın 7 veziri ve 12 ruhsal varlığı vardı. Bu sayılar Alevî inancındaki kutsal 7 sayısına ve 12 İmam’a tekabül ediyor.Mazdekçiler insan öldüremezdi. Düşmanlarına karşı bile iyi ve kibar olmaları öğütleniyordu. Bu dinin kurucusu olan Mazdek, insanlar arasındaki kavgayı ortadan kaldırmak amacıyla bütün malların ortak kullanılması ilkesini ortaya atmıştı.Mezdek dininin VIII. yüzyıla kadar devam etmiş olduğunu biliyoruz.Eşitlikçi mezheplerden biri de Samsat’ta (Samasota) ortaya çıkmış bulunan heretik Hıristiyan mezhebi Bogomiller’di.Umberto Eco’nun kitaplarında geniş yer ayırdığı Bogomiller, insanların eşit doğduğunu ve sevgiliden başka her şeyin paylaşılması gerektiğini düşünüyorlardı. Onlar için İsa sadece bir melekti. Bogomiller Samsat’tan, Batı Anadolu’daki Alaşehir’e (Philadelphia) geçtiler ve oradan da Akdeniz üzerinden Güney Fransa’ya ulaştılar. Pirene dağları üzerinde inşa ettikleri kalede yaşayan Bogomiller’in buradaki adı Cathar Şövalyeleri oldu. Yunanca cathar (arınma) kelimesinden ilham almışlardı.Bogomiller’in macerası Montsegur kalesinin Fransızlar tarafından kuşatılarak ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. Daha sonra İtalya’ya geçen bazı Cathar şövalyeleri de bu ülkede yitip gittiler ve XV. yüzyıldan sonra adları duyulmaz oldu. (Bazı kişiler Balkanlar’daki Boşnak adının Bogomiller’den kaynaklandığını öne sürer ama söylenti olma ihtimali yüksektir.)Yine Ortadoğu inançlarından biri olan ve bugün de süren Êzîdîler, “şeytana tapanlar” olarak tanındılar. Şeyh Adi bin Müsafir’in önderlik ettiği bu grup, aslında şeytanın Tanrı tarafından affedildiğine ve en büyük melek olduğuna inanıyorlardı.Bu birkaç akımdan söz etmemin nedeni; o dönemde Anadolu’da uçuşan fikirleri ve kök salmış dini inançları biraz gözümüzde canlandırabilmek ve dervişlerinin, erenlerin yarattığı hümanizmin izini sürebilmektir.Anadolu Alevîliğinin kurucusu olarak Hacı Bektaş gösterilir. Hacı Bektaş’ın, Anadolu’ya bir güvercin kılığında geldiğini anlatır.Burada hem Şaman inancındaki kutsal kuş motifine hem de barış temasına gönderme yapılmaktadır. Efsanedeki barış vurgusu, kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Çünkü güvercin kılığındaki Hacı Bektaş, Suluca Karahöyük denilen yerin üstünde uçarken, yerdeki bir kadın “üstlerinden bir erkek geçtiğini” söyler. Bunun üzerine şahin kılığına giren Kara Donlu Can Baba adlı kişi güvercinin peşine düşer. Güvercin silkinerek insan olur ve şahini boğazından kavrar. Şahin, “İnsan insana zulmeder mi?” diye sorar.Hacı Bektaş’ın ona verdiği cevap, efsanenin amacını açıklar niteliktedir: “Ben Anadolu’ya gelirken, bulabildiğim en masum yaratığın kılığına girdim. Güvercinden daha masumunu bulsaydım o kılığa girerdim.”Alevîlerin yarattığı güçlü edebiyat içinde yer alan bütün efsaneler, şiirler ve özlü sözler, barış, masumiyet, dostluk, şiddet karşıtlığı, komşuluk, eşitlik, sevgi temalarını işlemektedir.[8]Özetle Alevîlik, inanç ve dinlerin rahmi olan Anadolu ve Mezopotamya’da ortaya çıkmış, zaman kadar eski bir inanç sistemidir. Bir komün dinamiği olarak, devletli toplumları ve egemenleri sarsan özellikler taşımıştır. Her zaman ezilmiş ve yok sayılmıştır. Hetedoks karakterli bir inanç sistemi olarak, tarih boyunca yoksulların, ezilenlerin ve yok sayılanların inancı/ karşı duruşu olagelmiştir.Alevîlik, farklı inanç ve dinlerin doğum yeri olan Anadolu ve Mezopotamya’daki Şamanizm, Mazdeizm, Manizm, İslâm, Hıristiyanlık, Zerdüşlük gibi inanç ve kültürlerle etkileşim içinde biçimlendi.Alevîlik bu etkileşime, ayrıca tarih boyunca sistematik şiddet ve baskıya, İslâm ve Sünnî inancı tarafından sürekli bir şekilde asimilasyona tabi tutularak, absorbe edilmeye çalışılmasına karşın, kendi tarihselliği, özgünlüğü ve teolojisi olan, bağımsız bir inanç sistemidir…Alevîliğin inanç temelleri, başka bir ifadeyle teolojisi özünde ortakçılık inanç sistemine dayanır.Alevîliğin bağımsız ve kendi tarihselliği olan bir inanç sistemi olduğunu en somut tanrı inancı, ibadet şekli ve ritüelleriyle görebiliriz…Alevîliğin tanrı inancı, ortakçılığın tanrı inancını yansıtır. Alevîlikte tanrı inancı Doğa-İnsan-Tanrı üçlü birliğine dayanır. Doğa(l) inanç sistemlerinde olduğu gibi insan, doğa ve tanrı bir bütünlüğün ifadesidir. Mikrokosmosla, makrokosmos arasında bir birlik ve bütünlük vardır. Makro kosmos zerrede konsantre olur, zerre makro kosmosun kendisidir.Panteizm ve Animizmin karakteristik özellikleri Alevîlikte de görülür. Tanrı her şeyde ve her yerdedir, “doğa tanrıyla doludur”. Semavi dinler olarak da adlandırılan dinlerde yani Yahudilik, İslâmiyet ve Hıristiyanlıkta Tanrı soyut bir “varlıktır”. Tanrı yaratıcıdır. Hâkimdir, herşeye kadir ve herşeyin efendisidir. “Yerin yedi kat altı ve üstünde” olan varlıktır.Alevîlikte ise tanrı insanla birleşik ve somuttur. Yani tanrı insanın bilincinde, vicdanında, ahlâkında ve yüreğindedir. Doğa- insan- tanrı üçlemesi sonsuz bir uyumun ve güzelliğin ifadesidir. Alevîlikte Tanrıyla bütünleşme ve sevgi esastır. Can olmaya dayalı bir tanrı anlayışı vardır.İslâm’da Allah korkusu ve cehennem korkusu inanç sisteminin temelini oluşturur.Alevîlikte ikrar-benimseme, onama-esastır; İslâm’da itaat esastır. Alevîlikte insan Tanrı’yla özgür, eşit ve onayarak bütünleşir. İslâmda insan kul’dur, biat edendir. İbadetin özü Allaha kulluk üzerinden belirlenir.Alevîlik bir inançtır. Bir tanrı anlayışı, ibadet şekli ve inanç ritüelleri vardır. Ama bunun yanında bir ortakçılıktır. Aynı zamanda bir felsefe, yaşam tarzı, muazzam bir kültürel birikimdir. Felsefesinde materyalist öğeler (ilk çağ materyalistlerinin etkileri, Heraklit, Zenon yani Stoacılığın ve Epikürcülüğün izleri vardır), yaşam tarzında ortaklaşmacı yanlar taşır. Alevîlik bu tanımlamaların içiçe geçmiş bütünüdür. Alevîlik felsefesinin diyalektik materyalizmle bir alâkâsı yoktur. Felsefesinde ciddi derecede metafizik öğeler taşıdığı unutulmamalıdır. Ayrıca Alevîlik Marksist bir öğreti değildir. Bunu vurgulamamızın nedeni bir alt çizmedir. Kısacası Alevîlik tek bir boyutta izah edilemez. Alevîlik en başta bir ortakçılık ve bir inanç, düşünce, ontolojik bir boyut, bir felsefe ve yaşam tarzının sentezidir. Ortakçılık onun ontolojisi, inanç onun ruhudur.[9]O hâlde altını ısrarla çizerek hatırlatalım: İnsan(lık)a özgü isyankâr değerler toplamı olarak tanımlaması gereken Alevîlik inancı ortaklaşmacı bir yoldur.Yol ise, Alevîliğin omuriliğidir. Deyişlerde söylenir. Mürşid-i kâmil olanın yolu kolay olur. Mürşid-i kâmil olmayanın ise yolu her zaman işkence, çirkinlik, kötülük, bataklık, sömürü ve her tür insanlık dışı durumla dolu olur. Aslında mürşid-i kâmil olmayanın yolu olmaz.Bir toplumun başına gelecek olan en büyük felaket, o toplumu oluşturan bireylerin nereye gideceklerini bilememesidir. Nereye gideceğini bilememek nereden geldiğini bilememekle ilgilidir. Bu bilmeme durumu, öylesine bir bilmeme değildir. Yönünü kaybetmek demektir.Yönünü kaybeden yolunu kaybeder. Yönsüz olan yolsuz olur. Yol bilinci olmayan, nasıl yaşadığının farkına varmaz. İnsan nasıl yaşadığını bilmezse can olamaz, ceset olur. Yolda olmak ve yolda olduğunun bilincinde olmak, nereye ve nasıl gideceğini bilmektir. Yön ve yol bilinci politik içeriği olan ve toplumun özgür yaşamasıyla ilgili olan kavramlardır. Yol ve yön bilinci olmayanlara bir yol gösteren, göstermeye çalışan olacaktır ve bu da kölelik demektir. Yol bulmada bir topluma en fazla yardım eden, yolu aydınlatan ve o toplumu özgür yaşama taşıyan ışık tarihtir, toplumun tarihsel belleğini yeniden yeşertmektir.

İSYAN VE ALEVÎLİK, TARİHSEL DEVRİMCİ BİRİKİMLER[10]
Alevîlik tarihi isyan ve direnişin tarihidir.Kerbela Katliamı (680), Alevî inancının en önemli olayıdır. İmam Hüseyin’in Yezit’e biat etmemesi bir direniş semboldür.Alevî teolojisinin en muhteşem kimliklerinden biri Hallac-ı Mansur’dur. “Enel Hak” sözü İnsan- Tanrı- Doğa üçlemesinin en konsantre ifadesidir. Bu tanım, Alevî inanç sisteminin bir komünal inanç sistemi olduğu gösteren bir paradigmadır. Alevî inancının heteredoks niteliğini, felsefi köklerindeki paganizm ve animizmi işaretlemektedir. Hallac-ı Mansur direnişin kristalizasyonudur. Derisi diri diri yüzülse de, vücudu yakılsa da (922), Halac-ı Mansur bir manifestodur. Alevî inancının düşünsel ve inançsal iskeletini oluşturur.Baba İshak Ayaklanması (1239), Anadolu halk hareketleri içinde tarihsel bir öneme sahiptir. Selçuklu devletinin zulmüne karşı Alevîler, yoksul ve ezilenler ayağa kalmıştır. Ayaklanma zorlukla bastırılmıştır.Şeyh Bedrettin İsyanı (1416), Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’le birlikte gerçekleşen bu büyük isyan hareketi, Alevî ortakçılığın devrimci ve tarihsel dinamiğini gösteren en önemli ayaklanmadır. Vahdet-i Vucüd ekolünden gelen Şeyh Bedreddin’in düşünceleri ve uygulamaları (yani eşitlik ve ortaklaşa üretim ve paylaşım), “modern sosyalizmi” çağrıştıran olağanüstü pratiktir. Şeyh Bedrettin’in öğretisine göre “ Tanrı herkesi topraktan yaratmıştır; dolayısıyla toprak ortaktır.”Şahkulu İsyanı (1511), Osmanlı yönetimine karşı, yoksul Alevî, Hıristiyan, Müslümanların baskı ve ağır vergilere karşı ayaklanmasıdır. İsyan Yavuz Sultan Selim tarafından şiddetle bastırılır. İsyancıları bir kısmı Safafi devletine sığınır. İsyancılar bu sefer Safavi hükümdarı tarafından vahşice katledilir.Koçgiri (1921), Dersim İsyanı (1938), Türkiye Cumhuriyeti’nin “kuruluşunun” hemen öncesi ve “kuruluş” sonrası en önemli isyanlardır. Yine aynı isyanlar, Alevî sorunu ve Kürt sorunun içiçe geçtiği isyanlar olarak dikkat çeker. Kemalizmin niteliğini çıplak bir biçimde gösteren, tekçi anlayışının ve üniform bir toplum yaratma projenin somut pratikleridir. Aynı zamanda Yoksul, ezilen Alevî- Kürtlerin dizginsiz öfke ve kararlığını ve isyan kültürünü gösteren önemli ayaklanmalardır.Bu belli başlı isyan ve ayaklanmaların yanında Alevîler, her zaman geçmişte olduğu gibi, yakın tarihin de en önemli ilerici, devrimci dinamiği oldu. Siyasal tarihin her kritik momentinde aktif olarak yer aldı. Cumhuriyet tarihi içinde Dersim Katliamı’ndan Maraş’a, Sivas’a, Çorum’a, Gazi Mahallesi’ne, Sivas (1993) ve Gezi Ayaklanmasına kadar katliamlara maruz kaldılar. Ama her katliam Alevîlerin yeniden dirilişi oldu. Egemenlerin Alevîliğe yönelik sistematik asimilasyon, katliam, sürgün politikaları sökmedi. Alevîlik her zaman o muazzam ortakçılık geleneğinin enerjisi, birikimi, ruhuyla bir nevi kendi küllerinden, kendini yeniden yarattı.

Alevîlik, yol bilincini hiçbir zaman yitirmeyen direniş kültürünün bugünde yaşatılmasıdır. Bugünkü durum siyasal, sosyal olarak derin tahlil ve eleştirileri tabi tutulabilir. Ama bununla birlikte Alevîliğin bu direniş geleneği olduğu, bugüne kadar iktidarlarla, sömürü odaklarıyla, egemenlerle ve bu çizginin yakınında duran kişi ve kurumlarla buluşamamış bir inanç topluluğudur. Bu anlamıyla demokratiktir çünkü devlet dışı bir kültür, inanç ve zihniyet biçimi olarak yaşamı şekillendirmeyi esas alır. Devlet dışılık, Alevîliğin ilk şartıdır. Kızılbaş inancı iktidarlara karşıdır. İktidar olanlara değil iktidar olgusuna, iktidar olgusunu topluma dayatan temsilcilere ve iktidarın yürütücüsü olan tüm kişi ve kurumlara karşıdır. Devlet dışılık kaybedilirse, Alevîlik açısından kimlik kaybedilmiş olur[11] ki, işte tam da bunun için Karaburun, Dersim, Sivas, Çorum, Maraş, Gazi, vd’leri devreye sokuldu egemenler açısından!

Devam edecek…

Kaynak: https://temeldemirer.blogspot.com/2017/01/olup-da-bitmeyen-marastan-bugune.html#ixzz6h6glAx3C

Temel Demirer

Next Post

Siyasi Mahkum Varavara Rao 21 Aralık'a Kadar Nanavati Hastanesinde Kalacak

Paz Ara 20 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Bombay, 17 Aralık: Salı günü Bombay yüksek mahkemesi, Telugu şairi ve Siyasi Mahkum P Varavara Rao’nun (81) Nanavati Süper İhtisas Hastanesinde ailesinin onu orada görmesine izin verilmesi yönünde 21 Aralık’a kadar kalmasına devam etti. Ulusal Soruşturma Dairesi’nden (NIA) ek avukat general Anil Singh, tıbbi gerekçelerle […]
Translate »