O KADAR HIZLI GİTTİK Kİ RUHLARIMIZ GERİDE KALDI.!-S. Oral UYAN

S. Oral UYAN
Yazar-Ressam
Simurg News Yazı Kurulu Üyesi

O KADAR HIZLI GİTTİK Kİ RUHLARIMIZ GERİDE KALDI.! (*)

20. Yüzyılın son çeyreğinden milenyumun ilk çeyreğine ulaşmak üzere olduğumuzun ayırdına vardığım anda tüm anlatmak istediğim “şey”lerin ve daha fazlasının bu özlü “Atasözü”nden bana baktığını gördüm. Tüm yazdıklarımı sildim. Bilgisayarı ve ışığı kapattım.

Hüzünlendim..öfkelendim..ağladım –hem de çok ağladım- ama bir türlü hüznümden kurtulamadım. Helin’den sonra Mustafa da veda etmişti bizlere.!

“O KADAR HIZLI GİTTİK Kİ, RUHLARIMIZ GERİDE KALDI”

Bu özlü deyişi birçok yazar, gazeteci, sanatçı, politikacı yazılarında, sanatında, konuşmasında kullanmıştır. Kullanacaktır da.! Daha özcesi kullanmalıdır da.

“O KADAR HIZLI GİTTİK Kİ, RUHLARIMIZ GERİDE KALDI”

Bir Ölüm Orucu direnişçisi olarak ben de Wernicke-Korsakoff Sendromluyum. O yüzden böyle bir yazı yazmak bana zor geliyor. Böylesi bir anda kendime döndüm. Daha 14’ümde toplumsal sorunlarla tanıştım ve o sorunların içinde yaşamaya başladım. Bilinç seviyem yükseldikçe, ayrıntıların farkına vardım. Bu farkındalık, sorumluluğumu artırdı. Sorumluluğum arttıkça mutsuz olmaya başladım. Yazdım, resim yaptım ve Helin oldum..ÖLDÜM ve Mustafa oldum..ÖLDÜM ve daha niceleriyle ÖLECEĞİM. Bir daha ölmeyeyim diye hep devletin insan-dışılıklarını, haksızlıklarını ortaya çıkarmaya çalıştım, çalışıyorum. Çalışacağım da.!

“SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI”

Hapishaneler tarihi sayısız Açlık Grevi, Ölüm Orucu eylemleriyle doludur. İlk defa uzun süren Ölüm Orucu Eylemi, talep edilen hakların elde edilmesiyle ve 12 devrimcinin toprağa uğurlanmasıyla 69 günde sonuçlanmıştı. Dışarıda –özellikle- anaların öfkesi ve toplumun sahiplenmesi eylemin başarıya ulaşmasının anahtarıydı. Aynı zamanda –maalesef- SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞInın ilk adımıydı. 19 Aralık Katliamı öncesi ve sonrası Ölüm Orucu Eylemi 30’lu-40’lı ekiplerle beş yüzü aşan günlere ulaştığında SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI sağlanmıştı. Toplumsal sahipleniş/toplumsal tepki yok olmuş, bireysel ve içe dönük “acı”lara dönüşmüştü ve bu faşist devletin tam da istediği noktaya, doruk noktasına ulaşmıştı. Oysa bu Ölüm Orucu Eylemi yazılı tarih öncesinden beri İRADE ve ONUR simgesidir. Bunun karşılığını Antik Yunan’da da, Sümer’de de, Ezidi toplumunda da, Hindistan’da da ve daha birçok uygarlık ve topluluklarda da görürüz. Eylemin kendisini değil ama sürecini, zamanlamasını ve biçimini eleştirme hakkımı saklı tutarak bir başka eleştiri okunu, SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI diyerek ifade etmeye çalıştığım, toplumsal duyarsızlığa ve hatta devrimci duyarsızlığa batırmak istedim.

Ancak şunu da unutmamak gerekir; bireyin gücü ölümleri durdurmaya yetmez. Kaldı ki, çözüm ölümleri durdurmakta değil, çözüm Ölüm Orucu eylemine neden olan hukuksuzluğu, adaletsizliği toplumsallaştırarak karşı durup, ortadan kaldırmayı örgütlemekle mümkündür. Toplumdan ‘uzaklaştırılmış’ eylem içi boş acılara, içi boş üzüntülere ve “SANAL SAHİPLENME”lere dönüşür. 200’lü-300’lü günlere ulaşan Ölüm Orucu eyleminin geriye dönüşü yoktur artık. İbrahim de ve diğer  Ölüm Orucu eylemindeki müzisyen sanatçı arkadaşlar da artık sanatlarını icra edemeyecekler. Faşist devletin yasaklamalarının, tutuklamalarının ve bir bütün olarak adaletsizliğinin ortadan kaldırılması için yapılan Ölüm Orucu eylemi, eylemi yürüten devrimci sanatçıları tıpkı yasaklar gibi sanatından alıkoyacaktır. Çünkü onlar çoktan Wernicke-Korsakoff sendromuna yakalandılar. Açlığın hücre hücre vücudu yediği, bir deri bir kemik kalmış güzel/yiğit insanlarımızın, son anlarında ancak, farkına varabildik. Son birkaç gündür “düşünce”mizin merkezine yerleştiler. Şimdi “acı”, “üzüntü”, “öfke” kaynağımız oldular.

Dostoyevski’deki acı anlayışı gibi. Dostoyeski’de acı bir temizlenmenin, bir arınmanın kaynağıdır. İnsan acı çekerek, özellikle de başkaları için acı çekerek arınır, temizlenir. Çektiği acı ne kadar büyük olursa arınma da o kadar derinleşir.

Bizler Dostoyevski kurgusallarındaki gibi “başkaları için acı çekerek”, çözümün “biz” olduğunu yok sayarak, ve hatta acılarımızı yarıştırarak nesnel gerçekliğimizden uzaklaşıp, sınıfsal duruşumuzu yadsıyıp, “yabancılaşma” anaforunda debelenip duruyoruz. Biraz sıyrılıp kendimize bakabilsek..ah bir bakabilsek ne Helin’i toprağın koynuna verecektik ne Mustafa’yı.! Biz; sessiz çoğunluk…biz; acılardan beslenen çoğunluk…biz; kendimiz olamayan çoğunluk, biraz soluk alıp beklesek ruhumuz, vicdanımız bize yetişecek.! İşte o zaman birlikte hareket etmenin ne kadar kolay ve ne kadar erdemli bir çalışma olduğunu görüp, hedefe giden kapılardan birinin nasıl açıldığının farkına varacağız.

O yüzden başka Helinlerimiz, başka Mustafalarımız toprağın koynuna girmesin diye vicdanımızın, sınıf bilincimizin, insani duygularımızın; kısacası “RUH”umuzun bize yetişmesi için biraz duralım ve çözümün “BİZ” olduğunu unutmayalım.!

26.04.2020

S. Oral UYAN

*( Bu atasözünü bir Yerli atasözü diye aktardı kadim dostum. Amerika yada Avustralya Yerlilerinin atasözü diye aktarıyorum. Çünkü kesin bilgiye ulaşamadım.)

Sait Oral Uyan

Next Post

Tutunacak Dalın Olsun Hayatta / Hilmi Toy

Pts Nis 27 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 “Uzun bir yolculuktur hayatHer adımda yoklarsın kendiniNeyin var, neyin yok” demiş bir Acemi şair. Ve bir mısra düşmüş sonra “Yol uzun menzilli” diye. Yaşamın uzun menzilli yolunda neyi olmalı insanın? Hayatta tutunacak dalın olmalı. Hasetlikten değil, husumetten değil, bir umuttan, bir güzel düşten, bir […]
Translate »