Netflix – Freud dizisi hakkında bir değerlendirme

Cengizhan Kaptan
Yazar

Netflix’de 23 Mart 2020’de vizyona giren Freud dizisini tabir yerindeyse bir çırpıda izledim. Psikoloji tornasından geçmiş herkesin Freud’la değişen frekanslarda ilişiği mevcuttur diye düşünüyorum. İlk sezonu sekiz bölüm olan dizi, Freud’un gençlik dönemine ait ve meşhur psikanaliz divanı ancak son bölümün son sahnelerinde beliriyor. Haliyle, gri sakallı değil, simsiyah sakallı bir Freud imajı var dizide. Ve divanda terapi yerine Jean-Martin Charcot’nun yanında, 1885-86 yıllarında dört ay vakit geçirmiş genç Freud’un 1886’da çalıştığı kurumda hipnozu terapi metodu olarak tanıtmak için çaresiz çırpınışları var.

Belirtilmesi gereken bir husus, dizide psikanalitik teori ve terapiye ilişkin ana hatlardan ötesine geçilmediği. Haliyle dizi, yapımcılarının da bahsettiği gibi, Freud’un çalışma ve teorilereni dayanıyor ancak tamamına yakını kurgusal bir şekilde dizayn edilmiş. Haliyle, genç Karl Marx filmindeki gibi kronolojik bir tarihsel çalışma beklemek ancak hayal kırıklığına atılacak bir adam olur. Bazı biyografik ve etnografik bilgilerden yola çıkılıp bir polisiye/korku filmi olduğunu akılda tutmak gerekiyor.

Çalıştığı psikiyatride kariyer anlamında bocalayan, Musevi aile yapısı, ailenin ve özellikle annenin kendisinden beklentileri ve toplumsal anlamda dışlanmış Musevilik ile hayatını çizmek arasında derin ayrılıklar yaşayan bir Freud portresi çiziliyor. Freud’un bu dönemde en sadık ve vazgeçilmez dostu ise kokain. Bu iç ve dış çatışmalar içerisinde ‘histeri’ adlı ilk bölümde, bir meslektaşının (Arthur Schnitzler) aracı ile Macaristan soylularından Kont Viktor ve Kontes Sophia’nın düzenlediği bir partiye katılan Freud oradaki spiritüel ortama şahit olur ve gizemli medyum Fleur Salomé’yi tanır.

İkinci bölüm ‘travma’da ise nasıl bir suç şebekesinin yaptıklarının içine doğru çekildiğini henüz tam çözemeyen Freud, insanlardaki travmaların nasıl cinayetlere evrilecek kadar kör ettiğini doğrudan gözlemler. İlk iki bölümde histerinin beyin fonksiyonlarından değil, yaşanmış ve bastırılmış duygulardan kaynaklandığını iyice kavramış olan Freud’un çalıştığı hastanedeki diğer doktorlara ve başhekim Thomas Meynert’e bir türlü kabul ettiremediğini ve fikirlerinin Musevi oluşuyla birleşen alaylarla reddedildiğini görüyoruz. Bunda, yanında kaldığı Charcot’nun da bir şarlatan olarak nitelendirildiğinin de altını çizmek gerekiyor. Musevi bir doktor, bir şarlatandan eğitim alıp herşeyin nöroloji kapsamında açıklanamayacağını söylüyor. Gerisini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Hastaneye gelen köylü bir kadın hastanın histeri sebebini anlatan sahnede pozitivist anlayışın da nasıl sofulaşabildiğini izlemek çarpıcı bir örnek veriyor Freud’un mücadelesi ve hatta günümüz açısından.

Amacımın dizinin geniş bir özetini verip potansiyel izleyicinin iştahını kaçırmak olmadığından hareketle, diğer bölümlerin başlıkları üzerinden devam etmenin uygun olduğunu düşüniyorum. Diğer bölümler, üçüncüden sekizinceye sırasıyla, ‘uyurgezerlik’, ‘totem ve tabu’, ‘arzu’, ‘regresyon’, ‘katarsis’ ve ‘baskılama’ (supresyon) olarak isimlendirilmiş.

Kurgusal planda, Macaristan’ın Avusturya’ya bağlanmasından memnun olmayan Szapáry ailesinin fertleri Kont Viktor ve Kontes Sophia’nın kurduğu bir planın güzel, özellikle şamanımsı kişiliği açığa çıktığında hermafrodit bir varlığı andıran Fleur ve seçilen diğer kurbanlar üzerinden işlettikleri cinayetler filmin hikayesinin yapıtaşını oluşturuyor. Avusturya kayzeri Franz Josef’i devirip katledilen ailelerinin öcünü alıp Macaristan’ı tekrar bağımsız hale getirecektir Szapáryler. Korkunç bir katliam yaşayan Fleur’ün travma sonucu içinde oluşan disosiyatif kimlik bozukluğu, içinde kana susamış canavar benlikleri olan Táltos (taytoş diye telaffuz ediliyor dizide) adlı Macar mitolojisindeki doğaüstü güçleri olan şamanvarimsi bir kişilikte kendini buluyor. Fleur, ne zaman Sophia’nın hipnozu altında Táltos kimliğini yaşarsa, anımsayamadığı cinayetlere ya şahit oluyor ya da onları işliyor. Aynı hipnoz kurbanları, dizideki opera sanatçısı Mucha, kendi kızkardeşinin ayaklarından fallik imaj dolayısıyle nefret eden ve bu nefreti hipnoz altında her an yaşayan, o ayakları (yani bir anlamda penisi) kesendoktor Leopold von Schönfeld gibi seçkin, kraliyet ailesine yakın ya da akademik çevrelerde yer eden kişiler. Kurbanların işledikleri cinayetler, yaşanılan travmaların hipnoz altında bulundurulmaları ve bilinç düzeyine çıkan bu travmalar yüzünden bastırılmış duygularını öfke ile açığa vurma temelinde şekilleniyor. Örneğin Ödipus kompleksi yüzünden babasından nefret eden Mucha adlı opera şarkıcısı ve Franz Josef’i öldürmeye çalışan oğlu Rudolf’un çaresizlikleri bunlara örnek verilebilir.

Dizinin önemli bir özelliği de Viyana’nın 19. yüzyıl sonundaki toplumsal durumunu, Viyana’nın güzel mimarisi eşliğinde pazarlamak olmuş. Kasvetli, karanlık, gotik bir yapıda da sunulsa, şehrin mimarisi ve günümüze kadar gelen ve Almanca’da Altbau yani eski yapı olarak bilinen bir çok bina ve eser dizideki görsel açısından önemli bir yer tutuyor; tabi St. Stephan Katedrali de.

Her ne kadar kurgu da olsa ve hipnoz etme sanatı(!) üzerinden katil şebekesi oluşturarak kraliyet ailesini yok edip bağımsız bir Macaristan için çalışan bir ailenin işlettikleri cinayetler ve buna karşılık bu cinayet şebekesinin ve komploların önlenmesi için Freud’a güvenip korkusuzca mücadele eden polis şefi Kiss ve yardımcısı Poschacher’ın macereları özgülünde ilerleyen kurgu, tüm kurgusal ve tarihsel gerçeklere uyma kaygısı gözetmeyen senaryoya rağmen, bir noktayı gayet güzel sunuyor: bilinçdışı ya da bilinçötesi dediğimiz, içimize gömdüğümüz ancak çoklukla farkında olmadığımız ve en az bilincimiz kadar ve belki de ondan daha çok bizleri etkileyen ‘gizli beyni’.

Freud’un önemi de burada yatıyor hala; kurduğu sistemin ilk kez sistematik olarak ve cesurca bilinçdışını işlemesinde. Filmde, fantazi dünyasında en umulmadık dürtülerin sanırım Türkiye’de sansürlenecek sahnelerde somutlanışını görebiliyoruz. Freud’un Salomé’ye olan arzusu, en yakınındaki insanlara duyduğu arzular vs. yanında polis şefi Kiss’in Bosna Savaşı’nda yaşadıkları ile yüzleşmesi, Fleur’ün ayrışmış kişiliklerini biraraya getirmeyi başarması, veliaht Rudolf’un dramı ve bunları bilinçdışı çeşitli faktörler (konu başlıklarına bakınız) ile birleştiriyor Freud’un dizi dışı hayatı da bir anlamda. O kadar zorlayıcı ve hatta tümevarımcı ki kimi zaman en yakınındaki olup da onu seven Josef Breuer’i bile çaresiz bırakır. Asıl çaresizlik, yaşanan herşeyi birinci elden tecrübe edip sansür yolunu seçen, baskıcı krallıkta somutlaşacaktır.

Gerisi izlemelik. Keyifli izlemeler dilerim efendim. Dizinin başka sezonu olursa o zaman da bu konuda görüşmek üzere diyelim.

Selam ve sevgi ile,
Cengizhan Kaptan

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »