Mayıs, tecrit ve düşsel firar*

Bireysel mutlulukla toplumsal mutluluk bir arada yaşanabildiği oranda birbirini güçlendirir. Kimi soyutlamalar karşıtlık çağrışımı yapsa da resmin bütünü tam tersini anlatır.

Mehmet Yeşiltepe
Yazar

Ayların en “emek kokan”ıdır Mayıs

Yüzü yaşama dönüktür

1’inde emeğin halayı çekilir

6’sında Denziler sehpadan insanlığa seslenir

8’inde 2. Dünya Savaşı biter

Ve Mayıs her gününe bir başka değer

Sığdırmaya devam eder.

Ayların en baharı, en doğurganı Mayıs’a salgın/tecrit koşullarında girdik. Daha önce gönüllü bir yanı da olsa izolasyonu F tipine benzetmiştim. İnsanın yaşamda anlam arayışına yoğunlaştığı, hakikatin niteliğine kafa yorduğu, hakikatle bağını güncellediği  yerlerden biri de tutsaklık koşullarıdır; felaket, yas vb. anlardır. Anla gelecek, sorunla çözüm, geçici çözümle köklü çözüm arasındaki mesafe insanları anlam arayışına, yaşamın sorgulanmasına vb. zorlar. Tolstoy, “İnsan Ne ile Yaşar?” diye sorar. Ve bunun sahip olunan maddi varlıklar, metalar vb. olmadığını çeşitli örnekler, kesitler üzerinden anlatır.

Tecrit gibi kişinin kendini dinleme, iç sesine yoğunlaşma olasılığının ve ortamının arttığı durumlarda toplumsal olan arka plana düşmese de kişinin tecritle mücadelesi bir oranda kişisel gayretler de gerektirir. Örneğin “düşsel firarlar” gerçekleştirip yaşam alanının fiziki darlığını aşabilmek, kişinin hem tecridi yenmesine hem de toplumsal olandan kopmamasına yardımcı olur.  

Düş deyip geçmemek gerekiyor. Her kişinin bir ütopyası hatta masalı olmalıdır. Bu, düş gücünü olduğu kadar, ufku da büyütür; yaratıcılığı kışkırtır ve gönül dağına yolculuk yaptırır. Böyle bir yolculuk başarılabildiğinde, en bireysel gibi görünen sorunun toplumsallıkla bağını, iç içeliğini görme şansı artar. 

Gerçekte bırakalım karşı karşıya getirmeyi, bireysel mutlulukla toplumsal mutluluk bir arada yaşanabildiği oranda birbirini güçlendirir. Kimi soyutlamalar karşıtlık çağrışımı yapsa da resmin bütünü tam tersini anlatır. 

Albert Camus’un Veba adlı eserinde buna dair çarpıcı/öğretici diyaloglar vardır. Çeşitli kaynaklarda “ünlü sözler”den biri olarak karşımıza çıkan Camus’un “Tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır” ifadesinden hemen sonra gelen “insanların mutsuzluğunu paylaşmak istiyorsa, artık mutluluğa zaman bulamayacağına dikkati çekti.” biçimindeki ifade bir çelişki gibi görünse de devamında gelen “Dünyada hiçbir şey insanın sevdiğinden vazgeçmesine değmez” vurgusu, toplamda bir soyutlama yapıldığını gösteriyor. 

Romanın da ötesine geçerek söylersek sevgi, kişinin içe kapanarak iki kişilik bir korunak, bir daralma ve daraltma hali yaşaması değil, toplumsal olanın bireysel olanı çoğalttığı bir diyalektik ilişkilenme içinde olmasıdır.

Hemen tüm yazarlarda, filozoflarda vb. aşka/sevgiye dair değinmelere rastlarız. Bunlar, birbirini yadsıyan değil çoğaltan bir kapsayıcılıkla ele alınmalıdır. Örneğin “içinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettirmez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir” diyor Sabahattin Ali.

Bir başka çarpıcı örnek olarak Oscar Wilde, “Hapishaneye aşksız girersem, ruhum buna nasıl dayanır?” diye sorar.  Aşkı hayatından çıkarırsa, yazmaya veda etmek zorunda kalacağını bilir. Yaratıcılığının sevgiden geldiğinin farkındadır. Tam da bu noktada “sahip olmak mı layık olmak mı” sorusu gündeme gelir.

Sahip değil layık olmak

Erich Fromm, Bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir” der. Toplumsal deneyler göstermiştir ki tüm isteklerin tatmini, insanı mutlu etmeye yetmemektedir. Zygmunt Bauman buna  “Hayatınızı sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin. Hayatınızı uzun uzun bir mücadele olarak düşünün” diyerek dikkat çeker. Gerçekten de sadece ana, güne, maddi kazanıma yoğunlaşanlar, bırakalım mutlu veya maddenin çokluğuyla özgür olmayı, tersine maddenin dişleri arasına sıkışıp kalırlar.

Salgın/tecrit, insanların değerleriyle, sevgi ve mutlulukla olduğu kadar, boş zamanla da ilişkisini test ediyor. Erich Fromm diyor ki “İnsanlar bütün çabalarıyla kendilerine boş zaman yaratmaya çalışırlar, sonra da bu zamanı ‘öldürebildikleri’ ya da geçirebildikleri oranda sevinç duyarlar. Ne acı bir çelişki.” Gerçekten de boş zaman hakkı, emek mücadelesinin önemli bir kesiti olsa da (Lafargue buna “tembellik hakkı” der) çoğu kez boş zaman, değerlendirilen değil harcanması, tüketilmesi gereken, bu yapılamayınca sıkıntı sebebi oluşturan bir “boşluk” bir “fazlalık” olarak görülür.

Tam da bu bağlamda kimileri vakit öldürerek yaşar; kimileri de ölü vakitleri canlandırarak, doldurarak, ana daha çok şey sığdırarak yaşar. Kimileri tükettiği kadar vardır, kimileri de ürettiği kadar vardır.

Aslında mesele yaşama içerik kazandırmak ve her koşulda bir değerler bütününü gözetmekse bu, sanatta da sanatın işlevine yaklaşımda da söz konusudur. Sanat, egemen yönlendirmenin etkisiyle, bir “eğlence sektörü” gibi algılatılıyor ve buna bağlı olarak tüketim eksenli içeriksizlik tercih edilebiliyor. Dolayısıyla da üretim ve hareket menzili,  bireysel hesap ve kazanımlardan ibaret oluyor; aynı alanda üretim yapanlarla rekabet, dayanışmanın ve ortaklaşmanın önüne geçiyor.

Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı’nda, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığından bahseder. Bu, kapitalizmin bireycileştirici niteliğine, kişinin salt sahip olmaya yatırım yapmasına işarettir. Gerçekte bu aynı zamanda, birey etrafına çekilen koruyucu duvarların kendini ve diğerini yalnızlaştırıcılığına işarettir. Saman alevi mutlanmaların tüm zamanlara yayılmış haldeki mutsuzluk grafiğini düşürmeye yetmemesi gibi toplumsallaşma, çoğalma veya paylaşım adı altında gerçekleşen kısa menzilli, günü kuratran çabaların hemen dibinden kesif bir yalnızlığın sırıtması gibi ne mutluluk ne de toplumsallık hafife alınarak ulaşılacak hedefler değildir.

Anlaşılmak aşk sebebidir

Seni anladığımda 

dallarım yapraklanıyor

Ruhumun dağlarında 

Che ıslığı duyuluyor.

Biliyorum bu zorunlu mesafeleri de

İnti İlimani ılıklığında aşarak çıkacağız 

bu yalnızlaştırıcı iklimden.

Yukarıda da belirttiğim gibi bir çeşit tutsaklığı çağrıştıran “karantina” koşullarının yalnızlaştırıcılığı; mesafeyi, sosyal ilişkileri ve iletişimi sorgulatan niteliği bugün hemen herkesin gündemindedir. Ancak iletişim problemi de bunu aşma ve gerçekleri açıklama yönündeki mücadele de yeni değildir.  

Artık Sokrates’te olduğu gibi baldıran zehriyle veya Bruno’da olduğu gibi yakılarak cezalandırılmıyor gerçeğin taşıyıcıları. Fikri farklar, hurafe ve gerçekler diye net çizgilerle ayrılmıyor,  Öz ile biçim arasındaki ilişkiyi koparmak yetiyor, kişinin kendi yanılgısını üretip kendi aklını gemlemesi için.

Artık sistem susturmuyor, konuşturuyor; “ben”ini kaşıyor insanların, sonra da “bu benim fikrim” dedirtiriyor. İşin doğrusunu değil kendisinin ne söylediğini önemseyen bir insan tipi yaygınlaştırılıyor. Herkes her konuda konuşuyor.

Elbette anlaşılmamak yalnızlığın en gerçek biçimidir. Ve anlaşılmak aşk sebebidir; aşk da özgürleşme zeminidir. Ama bugün geldiğimiz noktada “kazan-kazan” yöntemiyle anlaşanlar, birbirini anlamayı bile çıkara tahvil edenler çoğalmış. Bu nedenle, hem aynı özgürlüğün öznesi olup “yoldaş” adımlarla yürümek hem de aynı algı aralığında anlaşılmak, elbette içi dolu, özel bir mutluluk sebebidir ve karamsar olmamayı gerektirir.

Çünkü tüm bu mesafe oluşturucu, parçalayıcı ve yalnızlaştırıcı iklime rağmen, kapitalizmin yarışçı, rekabetçi niteliklerini reddetmiş, boyun eğmenin yerine başkaldırmayı seçmiş insanlarda bireyciliğin yerini toplumsallık alır; farkındalığın oluşması, anlama ve anlaşılma basamaklarının yaygınlaşması oranında da toplumsal soğukluk yerini aşkla örülü, derin ufuklu ve derin soluklu ilişkilere bırakır.

*Yazı Artıgerçek’te yayınlanmıştır.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »