Laiklik, Sekülerleşme ve Türkiye Üzerine Bir Deneme-Neslihan Havva Köymen

Neslihan Havva Köymen
Konuk Yazar

TDK (Türk Dil Kurumu) sözlüğüne baktığımızda, iki tane laiklik kavramı ile karşılaşıyoruz; ilki isim olarak “Laik olma durumu, laisizm” ikincisi hukuk dilinde “Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması, laisizm”. Burada üzerinde duracağımız konu “hukuk dilindeki laiklik” anlamıdır. Zaten ilk anlam da hukuk dilindeki anlamla biçimlenmektedir.Sözcük Yunancada halk anlamına gelen laos ve Latincede halka dair/ halk anlamına gelen laikos kavramlarından dönüşmüştür. “Din adamı dışında kalan” anlamında laikos biçiminde kullanılmıştır. Bundan dolayıdır ki kilise, birinin clericus durumunu yani ruhbanlığını elinden almışsa o kişi için “laikleştirildi” ifadesini kullanır. Yani söz konusu din adamı halklaştırılır. 1842’de Fransız Akademisi tarafından “laity’nin (yani clericus olmayanların, yani halkın) kiliseyi yönetme hakkını tanıyan bir doktrin olarak ifadesini buldu (Bauberot). Laisizm, din ile siyaset arasında kesin bir ayırım yapan ve toplumda dinin sınırlı bir rol oynadığını savunan bir doktrindir. Laiklik ise, devletin ve dinlerin özerk durumları ile din ve inanç özgürlüklerini (yani din ve inanç sahibi olmak ya da olmamak, birinden diğerine geçebilme) sağlayan bir kamu hukukudur. Laiklik varsa;· Din, düşünce ve vicdan hürriyeti vardır,· Tüm vatandaşlar eşit hak ve sorumluluklara sahiptir,· Din ve devlet birbirine göre özerktir. Ayrıca devlet bu şartları sağlamak, laikliği hayata geçirmekle de yükümlüdür. Dolayısıyla devlet; din kurallarına dayanmayan herhangi bir devlet olmamanın ötesinde, hukuki ve politik ilkelerin hayata geçirilmesinden sorumlu olması sebebiyle tarafsız değil, tüm din ve inançlara da eşit mesafede durması gereken bir taraftır. Din ve siyasetin ayrışması yeterli değildir. Din siyaset alanından tamamen çekilmiş olmalıdır. Bunun da ötesinde laik devlet, kamu düzeni adına dinsel yaşamlara kısıtlama getirebilir, sınır koyabilir.Bir toplumda laiklikten bahsediyorsak o toplumun öncelikle seküler bir toplum olması gerekir. Yine TDK sözlüğüne baktığımızda seküler sıfatı; “Laik yaşama ait, dinden bağımsız olan” şeklinde tariflenmektedir. İlk olarak Etrüskler tarafından kullanılan Latince Saeculum sözcüğü; dünyaya, çağa döneme, kuşağa ait anlamına gelir ki, din etkisinden kurtulmuş ya da kurtarılmış anlamındadır. Bu konularda otorite sayılan Berger sekülerleşmeyi, dinin bütün yaşam alanlarından çekilmesi, küçülmesi ve kurumların dinin etkisinden kurtularak ortaya çıkması; Wilson ise, dinsel kurumlar, eylemler ve dinsel bilincin toplumsal önemini kaybetmesi süreci olarak tanımlıyorlar. Bazı yerlerde çağdaş anlamında kullanılıyor olsa da, çağdaş kelimesi seküler sözcüğünün dünyevi/dünyaya ait anlamını içermemektedir.Avrupa’da sekülerleşmeyle beraber Protestan hareketin doğuşu, Katolik kiliseden ve teokrasiden koparak özgürleşme deneyimi laikliğin doğuşunu getirdi.Bilincin sekülerleşmesi çok önemlidir ki bu; dünyaya, yaşama dinsel yorumların dışında bakmak anlamına gelmektedir. Yani kısaca olayları bilimsel açıklayan bilinç düzeyine ulaşılmış olmak gerekir ki, sekülerleşmenin en önemli boyutu budur. Bugün dinin kamusal alana dönüşü tartışılıyor olsa da, din kurumlarında da bir sekülerleşme gözlenmektedir. Kurumlar, değişen/dönüşen toplum dinamiklerine uyum sağlamanın gereği olarak bunu yapmak zorunda kalmışlardır. Sekülerleşme düzeyi ülkeden ülkeye değişmekte, bu durum da farklı laiklik tiplerini gündeme getirmektedir.İngiltere ve bazı İskandinav ülkelerinin laiklik modelinde, bazı kiliselerin ya da dinsel cemaatlerin devletçe tanınması (recognition) ya da anayasal devlet yapısına dâhil edilmesi (incorporation) söz konusudur. İtalya gibi bazı ülkelerde ise (İspanya, kısmen Portekiz) varlığı Napolyon dönemine dayanan concordat modeli laiklik uygulanmaktadır. Vatikan bağımsız bir devlet pozisyonundadır ama laiklik; kilise ve seküler hukuk arasındaki herhangi bir uyuşmazlık durumunda bir üst kurum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu model, tarihsel olarak çok güçlü ve uzmanlaşmış bir kilise kurumunun varlığına dayanmaktadır. Kilise kendi eğitim kurumlarında ruhban sınıfını eğitebilmektedir. İtalya dışındaki tüm modellerde din devlete tabidir, otorite devlettir. Devletin laik olması demek tamamen halk egemenliğine dayanması, din dışı olması demektir.Bugün devlet olarak yaşamıyor olsa da, Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Anayasası’nda laiklik şöyle maddeleşmekte idi: 10 Temmuz 1918 Anayasası, Madde 13: İşçilerin vicdani hürriyetlerini güvence altına almak için kilise devletten ve okul kiliseden ayrılmış ve bütün vatandaşların dini ve din karşıtı fikirlerini yayma hürriyeti de güvence altına alınmıştır.Laiklik politik bir ilke olarak bazı ülkelerin (Türkiye, Fransa) anayasalarında maddeleşmektedir. Türkiye’de, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın varlığı nedeniyle devletin sekülerliği, dolayısıyla laikliği tartışmalıdır. Anayasada yer alan laiklik, bilinç sekülerleşmesinden uzak bir kısım Sünni kesim tarafından din düşmanlığı olarak değerlendirilirken; aslında “bu Sünni kesim” yararına taraflıdır. Taraflıdır, çünkü DİB sadece bu kesime hitap etmektedir ve devlet sadece Sünnilere hizmet veren bu kurumu sübvanse etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçe; aralarında ekonomi, kalkınma, enerji ve tabii kaynaklar, bilim/sanayi ve teknoloji, çevre ve şehircilik, sağlık, kültür ve turizm bakanlıklarının da yer aldığı pek çok bakanlığın her birine ayrılan bütçeden fazladır. 2010 yılından itibaren doğrudan Başbakanlık’a bağlı bir kurum niteliğindedir. Bunun anlamı şudur; Başbakanlık isterse bu kurumu bir bakanlığa dönüştürebilir. Şimdiki haliyle devlet sadece Diyanet İşleri Başkanı’nı atar ve iç işleyişe karışmaz. Din hizmetlileri Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı “seküler” İmam Hatip liselerinde yetiştirilir. Yine üniversite düzeyinde İlahiyat Fakülteleri üst düzey din adamı yetiştirmektedirler. Bu okullarda seküler derslerle beraber uygulama niteliğinde dini eğitim de verilir. Hedef “aydın din adamı” yetiştirmektir ama bilincin sekülerleşmesini sağlayamamış bir toplumda bu hedef de tartışmalıdır.Sünni kesim için bu olanakları sağlarken “laiklik ilkesi”ne halel gelmeyen devlet, sıra gayrimüslim kurumlara gelince yine aynı ilke gereği onların önünde bir set olabilmektedir. Fransa, hiçbir dini kurumu tanımaz, desteklemez, para ödemez; ancak kilise kurumunun en üst hiyerarşisinde yer alan iki makama, ruhban sınıfın içinde yani seküler alanın dışında yetişmiş kişilerin atamasını yaparken, Türkiye buna izin vermez. Oysa Kiliselerin kurumsal yapısı gereği kendi eğitim kurumları olması gerekmektedir. Rum Ortodoks Kilisesi’ne ruhban yetiştiren Heybeliada Ruhban Okulu 1971’de bir kanunla kapatılmıştır. Yine bu kilisenin ekümenlik (evrensel/tüm dünyada kendisine bağlı kiliseler olan) statüsünü tanımamaktadır. Yine de farklı inanç gurubu olarak Rum ve Ermeni Kiliseleri ile Yahudileri (bir takım sıkıntılara rağmen) tanımış, ama bunların dışında Katolik ve Süryani Kiliseleri ile Yezidi, Bahaî gibi inanç guruplarını sayılarının azlığını bahane ederek tamamen yok saymıştır. Halbuki laik devlet, din ve vicdan özgürlüklerinin teminatı olmak durumundadır.Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bu bütçeden sadece Gayri Müslimler değil, Aleviler de pay alamamaktadırlar. Cem evlerinin hukuki statüsüyle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Yenibosna Cemevi’nin bir ibadethane olup olmadığı, dolayısıyla elektrik faturasının Diyanet tarafından ödenip ödenmeyeceği davasını, Aralık 2014’te karara bağlamıştı. Kararda oy birliği ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ayrımcılığa ilişkin 14. maddesi ile din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiş ve bu karar Nisan 2015’te kesinleşmişti) ve Yargıtay’ın (Mayıs 2015’te elektrik faturalarını ödemediği gerekçesiyle Cem Vakfı hakkında başlatılan icranın devamına karar veren yerel mahkeme kararını bozmuş ve fiilen “Cem evlerinin ibadethane olduğuna” hükmetmişti) kararlarına rağmen bu durum henüz değişmedi. Yakın zamanda Cem evleri lehine alınan bazı yerel yönetim kararları devletim esas yapısını değiştirir nitelikte değildir. Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı “Cem evi kırmızı çizgimizdir” gibi bir açıklamanın da tarafıdır. Devlet baskılarla, Alevi kesimi Sünni kesime entegre etme çabası içindedir. Tüm bu mevcut duruma rağmen Türkiye’deki en yoğun şikâyet Sünni kesimden gelmektedir. Türkiye’de laiklik ile ruhban karşıtlığı karıştırılmaktadır.Yaklaşık olarak son kırk yıldır Türkiye’de görülen (aslında hiç kopmamış olan) din ve siyaset arasındaki yoğun yakınlaşma, AB ülkelerinde ve dünyanın başka yerlerinde de gözlemlenmektedir. Bu durum, Habermas ve Caroll gibi çağdaş kuramcılar tarafından “post seküler dönem” olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemin özelliği, kamusal hukukun altında yer alan din kurumu ile bu durumu belirleyen iktidar ilişkilerindeki değişimin yol açtığı gerilimler olmaktadır. Yine bu döneme özgü olarak, seküler politik zemini tanımak koşuluyla, kamu hukuku sınırları içinde dinsel guruplar dinsel yaşam taleplerini dile getirebilmekte ve kamusal tartışmalara katılabilmektedirler. Kuramcı Willaime’in tabiriyle,”laikliğin laikleşmesi nosyonu”; laikliğin artık “dinlere alternatif olarak değil, sivil toplumda dinsel olan ve olmayan inançların çoğulluğunu yönetme olarak düşünüldüğünün” altını çizmek niyetindedir.

Neslihan Havva Köymen

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »