“Hayal gücü doğanın bir gücüdür. Hayal gücü, hayal gücü, hayal gücü! Gerçek hâline dönüştürür. Sürdürür, değiştirir, kurtarır!” [2] Bertolt Brecht’in formülasyonuyla, “İşçi sınıfının insanlığa karşı hiçbir borcu yoktur. İnsanlık ona borçludur,” diyen bir ekole mensubum. İşçi sınıfı mücadelesiyle müsemma “11. Tez”ci praksisi müthiş önemserim. Çünkü devrimci praksis, “İhtilalci bir etkinliktir,” Henri Lefebvre’in de altını çizdiği gibi… Louis Althusser’in, “Kuramsal ve pratiğe ilişkin bir bütünlük”; Jean Paul Sartre’ın, “Tarihsel bir etkinlik” notunu düştüğü hâle ilişkin olarak, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir,” diye ekler Karl Marx da. Dünyayı değiştirecek yani özel mülkiyeti nihayet erdirecek öznenin hâlâ devrimci işçi sınıfı (kolektif proletarya) olduğu kuşku götürmez bir hakikâttir XXI. yüzyılda da… “Nasıl” mı? Patricio Albornoz Eco’nun Şili duvarlarına nakşettiği, “Hasta Que Haya Justicia/ Adalet Gerçekleşene Dek!” satırları… Veya “Si Non Hay Pan Para El Pobre, No Habrá Paz Para El Rico/ Fakirler İçin Ekmek Yoksa, Zenginler İçin de Huzur Olmayacak,” diye haykıran sokaktakileri… Ya da “Özgürlükler istenmez alınır” savaş narasıyla başkaldıran Fransa’nın, “Chili, Hong Kong, İrak, Liban, Colombie, France… Fini d’être dociles!/ Şili, Hong Kong, Irak, Lübnan, Kolombiya, Fransa… İtaat bitti!” “Oeil Pour Oeil, Dent Pour Dent, Point Par Poing On Nous Aura/ Göze Göz Dişe Diş Yumruk Yumruğa Sizi Yeneceğiz!” “Mai 68 On S’en Fout On Veux 1793/ Mayıs 68 Umurumuzda Değil, 1793’ü [3] İstiyoruz!” haykırışına kulak verin… Sonra da 7 Aralık 2019’de Tahran Üniversitesi’ndeki, “İran, Fransa, Irak, Lübnan, Şili Kavgamız Aynı Neo-Liberalizmi Durduralım,” diyenlerin seslerine kulak verin… “Hêvî, ar, û dû/ Umut, ateş ve duman” ile krizin getirdiği her şey hepimize Nikos Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz,” uyarısını anımsatıyor! [4] I. AYRIM: KRİZ FASLI Lucretius’un, “Gerçekler, diğer gerçekleri parlatan ışıktır,” ifadesiyle betimlenmesi mümkün olan kriz; kapitalizmin sürdürülemezliğiyle [5] küresel bir alt üst oluşun, yıkımın önünü açıyor; kapitalist sermayenin diyalektiği bu! [6] Bu çerçevede “Ulus devlette, devlet hazinesi vatandaşlar içindir, kapitalist devlette ise hazine sermaye sahiplerine -şirketlere dağıtılmak içindir,” [7] biçimindeki “iyi/ kötü kapitalizm” yanılgısına aldırmadan; kapitalizm ileriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi olduğu bir an dahi unutulmamalıdır. Karl Marx şöyle yazmıştı: “Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. (…) Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir: Bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte, burjuva toplumun 2​bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar.” [8] Toplumsal değişim ve dönüşümleri maddi temelleri ve içerdiği karşıtlıklarla birlikte sunan Karl Marx’ın bu perspektifi, kapitalizmin neden bugün tarihsel bir krize sürüklendiğini ortaya koymaktadır. Kapitalizm her alanda köklü bir krizle ve çıkışsızlıkla karşı karşıyadır: Olağanlaşan ekonomik kriz, kâr oranlarının düşmesi, katlanarak artan işsizlik, işçi ücretlerinin düşmesi, yaşam standartlarının gerilemesi, on milyonların açlıktan kırılması, azgınca ilerleyen militarizm ve silahlanma, çıkışsızlığın yıkıcı ifadesi olarak emperyalist savaş, özellikle Avrupa’ya vuran göç dalgaları, burjuva demokrasisini daha da daraltan polis devleti uygulamaları, geleneksel burjuva siyaset sahnesinin çökmesi ve sağ eğilimlerin/faşist hareketlerin/ liderlerin yeniden hortlaması, toplumsal ilişkilerin her alanında çürüme ve kitlelere egemen olan derin bir umutsuzluk! Kapitalist manzara, insanlığın yıkım ve felâkete sürüklendiği bilim kurgu filmlerinin kâbus sahnelerinden fırlamış gibidir. Zaten böylesi filmler de nesnel süreçlerden bağımsız değildir. Sekiz kapitalistin elinde tuttuğu servetin dünyanın yarısınınkine, 1810 kapitalistin servetinin ise dünya nüfusunun yüzde 70’ininkine, en nihayetinde yüzde birlik kesimin sahip olduğu servetin 7 milyarlık dünya nüfusunun yüzde 99’unun sahip olduğu toplam zenginliğe eşit olduğu bir dünya yaratmış bulunuyor kapitalizm! [9] Böyle bir sistemin toplumda pozitif bir ruh hâli oluşturması ve insanlığa müreffeh bir gelecek sunması elbette mümkün değildir. Bugünkü durumu kapitalist işleyişin olağan periyodik krizlerinden ayırt etmek ve çarpıcı biçimde ifade etmek gerekirse, bu, kapitalizmin tarihsel bir sistem krizidir ve her alanda çelişki, her adımda çatışma dikilmektedir ve de kapitalizm ileriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için, kriz her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi olarak kendini dışa vurmaktadır. [10] Bu kaçınılmazdır; çünkü kapitalizm bilindiği gibi genelleşmiş meta ekonomisidir. Bu üretim tarzının temel özelliği, yalnızca değerin değil, aynı zamanda artı-değerin üretildiği bir üretim süreci olmasıdır. Fakat ekonominin yolunda gidebilmesi için, daha çok artı-değerin üretilmesi yeterli olmayıp, bir de bunun piyasada gerçekleşmesi gerekir. Böylece gerçekleşen kârın önemli bir bölümü kapitalist sınıf tarafından yeni yatırımların gerçekleştirilmesi için kullanılacak ve kapitalist üretim süreci bir genişletilmiş yeniden üretim süreci olarak somutlanacaktır. Genişletilmiş yeniden üretim süreci, üretim alanıyla dolaşım alanının bütünlüğünden oluşur. Fakat bu bütünlük, eşzamanlı ve uyum içinde hareket edemeyen (örneğin üretim ve tüketim arasındaki, satış ve ödeme zamanı arasındaki kopukluklar gibi) iki alanın çelişkili birlikteliğidir. Kapitalizm genişletilmiş yeniden üretimi sürdürebilmek için toplumsal emek üretkenliğini arttırmak zorundadır. Ne var ki bu devinim, sermaye birikimindeki duraklama ya da tıkanıklıklarla kesintiye uğrar. Kapitalizm, ortaya çıkacak tıkanıklıkları hesaba katmaksızın üretimi arttırma yönünde bir eğilim taşıdığı için, kârlılığı yükseltmede veya kârı gerçekleştirmede sorunlar çıktığında, sermaye birikimi sürecinde çeşitli spazmlar hasıl olur. Kapitalizmin devresel aşırı-üretim krizlerini oluşturan temel faktör, işte bizzat sürecin bu karakteridir. Dolayısıyla Karl Marx’ta sermaye birikimi sürecinin incelenmesi dışında ayrı bir bunalım teorisi yoktur. Çünkü kapitalist sistemin temel hareket yasaları sermaye birikiminin yasalarıdır. Sermayenin kendini sürekli geliştirme arzusuyla, bizzat kapitalist işleyişin çıkardığı engeller arasında patlak veren çatışma kapitalist bunalımların kaynağıdır. Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir. O hâlde, ekonomik gelişmeyi kesintisiz ve doğrusal bir süreç olarak algılamamak gerekir. Devinim hâlindeki tüm süreçleri incelediğimizde görürüz ki, yukarı doğru tırmanışı yaratan çeşitli faktörler süreci bir tepe noktasına taşıdıktan sonra kendi karşıtlarına dönüşür ve böylece ani düşüşlere, çöküntülere neden olurlar. Kapitalist ekonomik işleyişte de her yükselişin bir düşüşü vardır ve bu olgu sistemin bir hareket yasasıdır. Bu nedenle, arızi nedenlerle patlak veren bazı mali krizler bir yana, incelememize konu olan devresel ekonomik krizler tesadüfi olaylar değildir. Egemen kapitalist güçlerin sistemin bu krizlerinden kaçıp kurtulabilmelerinin bir yolu yoktur. [11] Kapitalizmin devresel krizleri hem sistemin kaçıp kurtulamayacağı bir hastalıktır hem de sistemin içerdiği tüm çelişkilere ve orantısızlıklara rağmen işleyişini mümkün kılan tedavidir. Bunalım, üretim sürecinin birbirinden bağımsız duruma gelen evrelerinin birliğinin zorla kurulmasından başka bir şey değildir. Krizler temelinde ve krizler sayesinde yol alabilen bu sistem, sağlanan ekonomik büyümeye karşın aslında bir anlamda yap-boz tahtası benzeri düzensiz bir karaktere sahiptir. Tıpkı Karl Marx’ın altını çizdiği gibi: “Kapitalist üretim, sürekli olarak, kendi niteliğinden gelen bu engellerin üstesinden gelmeye çalışır, ama bunu ancak, bu engelleri tekrar kendi yoluna ve hem de daha heybetli ölçekte koyarak becerir.” [12] 3

tutuyor. Türkiye ise OECD hesaplamasına göre bugün Meksika, Şili, Kosta Rika ve Güney Afrika’nın ardında gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu beşinci ülke olarak sıralanıyor. [17] Bu tabloda “YDD”/ “Küreselleşme”nin vahşetinden söz etmek kaçınılmaz oluyor! Örneğin BM ‘Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) rakamlarına göre, dünyada 820 milyonu aşkın insan açlık çekiyor. [18] 1.3 milyar ton gıda çöpe giderken, her 9 kişiden birinin aç olduğu 7.5 milyar nüfuslu dünyada, BM raporuna göre, 1 milyara yakın insan hâlâ sağlıklı bir şekilde gıdaya erişemiyor; bu da dünya nüfusunun yüzde 11’ine denk geliyor! [19] Her gün 5 yaşından küçük 15 bin çocuk önlenebilir nedenlerden dolayı ölüyor. [20] BM ‘Çocuklara Yardım Fonu’na (UNICEF) göre, 20 milyondan fazla bebek 2 bin 500 gramın altında dünyaya geliyor. [21] Her 1 saniyede bir anne ya da bir bebek ölüyor. [22] Her 39 saniyede bir çocuk zatürreden ölürken, 2018’de 609 bin çocuk hayatını kaybetti. [23] Bunlar böyleyken; ‘BM Kalkınma ve Ticaret Konferansı Örgütü’ (UNCTAD) verileri 2000 sonrasında sermaye kesiminin bir bütün olarak payının küresel boyutta yüzde 3 artarak, dünya katma değerinin yüzde 47’sine ulaştığını belgeliyor. Yani, küresel boyutta en büyük 2 bin şirketin toplam satış gelirlerinin 36.8 trilyona (dünya ihracat hacminin iki misli), yıllık toplam net kârlarının ise 2.6 trilyon dolar düzeyine ulaştığını belgeliyor. Söz konusu 2 bin en büyük ulus-ötesi şirket dünya ihracatının yüzde 57’sini doğrudan denetliyor. [24] Bu hâlde “İngiltere’de yaşayan 151 milyarderin sahip olduğu servetin dörtte biri en zengin yüzde 1’in kontrolünde,” vurgusuyla Lloyd Russell-Moyle soruyor: “Bir ülkede bir yandan milyarderler varken, ailesinde çalışan en az bir kişi olmasına rağmen, yoksulluk sınırı altında yaşayan 8 milyon insan olması nasıl kabul edilebilir?” [25] Ayrıca ‘Alman Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü’nün (DIW) araştırmasına göre, ülke nüfusunun en varlıklı yüzde 10’luk kesimi toplam mal varlığının yüzde 56’sına sahipken, en yoksul kesimin yalnızca yüzde 1.3’üne sahip olduğu belirtiliyor. [26] Böylesine bir dünyada küresel ekonomide giderek yoğunlaşan gelir eşitsizliği ve bunun yol açtığı sosyal şiddet olgusunu artık krizin bir yandan nedeni, bir yandan da sonucu olarak değerlendirmemiz gerekiyor. ‘Oxfam’ın çarpıcı verileri şu gerçeğin altını çiziyor: [27] • 1988’den bu yana dünyanın en yoksul yüzde 10’luk kesiminin kişi başına gelirleri yılda 3 Amerikan dolarından daha az artabilmiş iken, küresel ekonominin en zengin yüzde 1’lik kesiminin gelirleri 182 misli artış göstermiş durumda; • ABD’de son otuz sene boyunca toplam gelirin alt yüzde 50’lik yarısına sahip kişilerin reel gelirlerinde hiçbir artış yaşanmamış iken, nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin gelirleri yüzde 300 oranında arttı. • Zenginliğin yoğunlaşmasında mirasa bağlı servet birikiminin ana aktör olduğu biliniyor. Oxfam araştırmacılarının projeksiyonlarına göre önümüzdeki yirmi yıl boyunca sadece beş yüz kişinin mirasçılarına devredeceği servet 2.1 trilyon dolar olarak hesaplanıyor. Bu rakam 1.3 milyar nüfuslu Hindistan ekonomisinin milli gelir toplamından daha fazla. Gelir eşitsizliğinin emeği ile geçinenler açısından uzantıları sadece gelir kayıplarını değil, aynı zamanda sosyal haklarındaki kayıpları ve uğramakta oldukları siyasal baskı ve şiddeti de içeriyor. ‘Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’ (ITUC) Genel Sekreteri Sharan Burrow, ‘ITUC Küresel Haklar Endeksi Raporu’ndan şu verileri paylaşıyor: [28] Dünyamızda ülkelerin, [29] • yüzde 85’inde grev hakkı engellenmiş konumda; • yüzde 80’inde toplusözleşme görüşmeleri kısıtlanmış ya da tümüyle engellenmiş hâlde; • yüzde 59’unda işçi sendikalarının kayıtları otoriteler tarafından engellenmiş; işçilerin bir sendikaya üye olma girişimleri engellenmiş olan ülke sayısı ise 2018’de 92 iken, bu rakam 2019’da 107’ye çıkmış; • izlenmekte olan ülkelerin yüzde 72’sinde işçilerin yargıya ulaşımı ya hiç yok ya da kısıtlı. 154 ülkeden, 54’ünde işçilerin toplantı ve gösteri hakları engellenmiş durumda; • sendikal faaliyetleri ve hak arama mücadelesi yüzünden tutuklanmış veya gözaltına alınmış işçilerin söz konusu ülkeler toplamı 2018’de 59 iken, bu rakam 2019’da 69’a ulaşmış durumda. 6​ITUC Küresel Haklar raporunun değerlendirmelerine göre işçi haklarının en kötü konumda olduğu on ülke sıralamasında şu ülkeler dizilmekte: Cezayir, Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Guatemala, Kazakistan, Filipinler, Suudi Arabistan, Türkiye ve Zimbabwe… [30] Evet, eşitsizlik ve yıkımla müsemma sürdürülemez kapitalizm konusunda -kredi derecelendirme kuruluşu- ‘Moody’s yayımladığı raporda 2020’de ekonomilerde aşağı yönlü risklerin artması, siyasi ve politik risklerdeki öngörülmezlik, ticaret savaşı belirsizlikleriyle kredi koşullarının zayıflayacağını açıkladı. 2019’da 2009’daki resesyondan beri en düşük büyümenin kaydedildiğini belirten kurum, küresel ekonominin 2020’de de kırılgan kalacağını ifade etti. ‘Moody’s yönetici direktörlerinden Elena Duggar raporda, 2020’de küresel ticaret gerilimi ve devam eden korumacılık aksiyonlarının kredi koşulları için temel risk olacağı vurgulandı. [31] “Dünyanın ikilemi şu: üretimden elde edilen gelirler düşük, finansaldan getiriler düşüyor daha düzensiz alanlara doğru sermaye akıyor. Bu durumun 2008 öncesi koşullarını yaratma tehdidi var. IMF’nin raporu bu tehdidin altını çiziyor. Bu tehdit ‘2009’u yeniden yaşayabilir miyiz’den daha büyük bir tehdit. Çünkü o zaman elimizde finansal genişleme olanağı vardı. Şimdi böyle bir olanak yok.” [32] IMF’nin Başkanı Kristalina Georgieva söz konusu durumu, “2019’da dünyanın yaklaşık yüzde 90’ında yavaşlayan büyüme bekliyoruz. Küresel ekonomi şimdi senkronize bir yavaşlama içerisinde” şeklinde ifade ediyorken; sermaye çevrelerinde karamsar hava egemen. ‘The Economist’ dergisinin 12 Ekim 2019 tarihli “Dünya Ekonomisi” ekinde de bu ruh hâli seziliyor. Ayrıca 2019’un Ekim’inde yayımlanan IMF raporunda da krizin derinleşen boyutlarına dikkat çekiliyordu. Söz konusu raporda altının çizilmesi gereken çok önemli bir tespit var. Buna gelmeden önce yine geleneksel olarak anlatılan “durgunluk devam ediyor, durgunluktan çıkmak için yapısal reformlara ihtiyaç var, kemer sıkma politikalarının izlenmesi gerekiyor, verimlilik artışlarının güçlendirilmesi gerekiyor” gibi tespitler yapılıyor. Ancak dikkat çeken husus raporda, dünya ekonomisinin bir ikilem içerisinde olduğunun vurgulanması! Krizin devreye soktuğu direniş dalgalarına şahit oluyoruz. Bu dalgalar zaman içinde geri çekilse dahi, sistem bu tepkileri ortadan kaldıramıyor ve başka bir yerde yeniden gündeme geliyor. Kapitalist sistem kendi sonuna doğru ilerliyor. Geleceğe yönelik tasarım ve projeksiyon yapmak çok güç olsa da; toplumsal olaylar, hiçbir zaman toplumsal dönüşümler en devrimci grupların önceden toplanıp mükemmel kusursuz bir plan yapıp, sonra o kusursuz planı harfiyen uygulamaları sonucunda gerçekleşmedi. En ufak bir kıvılcım ummadığınız devrimler yaratıyor. Bolşevik Devrimi de böyleydi, Küba İhtilali de böyle oldu. Fakat şu tespiti yapmak mümkün çok gerçekçi olarak: Dünya hızla – V. İ. Lenin emperyalizmi “can çekişen kapitalizm” olarak tanımladığı- 1913 öncesi koşullara dönüyor. Tam bu noktada Hindistanlı Marksist Prabhat Patnaik’in, “Devrimi artık ciddiye almalıyız” sözünü önemsemekte yarar var. Çünkü ekonomik ve askeri çatışmaların derinleştiği, kapitalist küreselleşmenin ideolojik hegemonyasını yitirdiği, dünya düzeninin çatırdadığı bir ortam söz konusu… Küresel egemen sınıfların kendi aralarında uzlaştığı bir reçete de henüz ortaya konamadı. Sanki Antonio Gramsci’nin dikkat çektiği, “Çeşitli hastalık belirtilerinin ortaya çıktığı bir ara dönemden” geçiyoruz. Bu hâlde 1930’lardaki gibi, bir finansal krizin ardından durgunluk döneminde, liberalizm gözden düştü, terk ediliyor. Buna karşılık, devlet müdahalesi, sanayi politikası talepleri, büyük güçler arası rekabet ve korumacılık eğilimleri yükseliyor. IMF ekonomistlerinin, gelişmekte olan ülkeleri, sermaye hareketlerinin zararlı etkilerinden (döviz-borç krizlerinden) korumak amacıyla sermaye kontrollerini gündeme getiren çalışmaları da bu resmi tamamlıyor. 1930’larda, faşizm yükseldi, korumacılık ve rekabet krizi derinleştirdi, uluslararası kurumlar işlemedi. Sonra, II. Dünya Savaşı, Avrupa ve Japonya ekonomilerini yıkarak kapasite fazlasını yok etti; yeni teknolojilerin gelişmesini hızlandırdı. ABD yeni hegemonya merkezi olarak yükseldi. Bugün, bu hegemonya merkezi, kendini Çin’in ekonomik modeline, teknolojik atılımlarına, siyasi etkilerine, Avrupa’nın ekonomik gücüne karşı korumaya çalışıyor; Avrupa da bu ikisine karşı korunmaya… BM ve NATO gibi uluslararası kurumlar yaşamsal krizlerle boğuşuyor… [33] Verili kaotik tabloda kapitalizmle mücadelenin yanında, umutsuzluğunu bertaraf edecek, umutlarını yeşertecek şeyler de söylememiz ve sokaklara barikatlar kurmamız gerekiyor. 7

SGK’nın verilerine göre, 2017’de yardıma muhtaç hâle gelen insan sayısının 14.4 milyona ulaştığı ve 18 yaşını aştığı hâlde hiçbir sosyal güvencesi, düzenli aylık geliri olmayan 8 milyon civarında insanın asgari ücretin üçte biri ile yaşamaya çalıştığı tespit edilmiş durumda! [48] İnsan(lık) hâllerinin soru(n)larıyla karşımıza dikildiği Türkiye’de eğitim, cinsiyet eşitliği, iş cinayetleri, sağlık, basın özgürlüğü, temel hak ve hürriyetler başta olmak üzere 9 farklı konuda dünya ortalamasının çok altındayken; konulara göre durum şöyle: [49] TÜRKİYE’DE DURUM(UMUZ) EĞİTİM Türkiye’de ilkokuldan, yüksekokula kadar her bir öğrenci için yapılan harcama ortalamaya göre hâlâ çok düşük. Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan ‘Eğitim Kalitesi 2018’ isimli rapora göre Türkiye, 137 ülke arasında 99’uncu sırada yer aldı. Katar, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan’ın eğitim sistemi Türkiye’nin önünde yer alıyor. Listedeki birinci ülke İsviçre iken toplam bütçesinin yüzde 30’unu eğitime harcayan Singapur ikinci oldu. Listenin üçüncü ve dördüncü sırasındaysa Finlandiya ve Hollanda yer aldı. Bir önceki yıl 101’inci sıradaki Türkiye, listeye göre iki sıra öne geçerek Mozambik, Nikaragua, Tanzanya, Etiyopya ve Kamboçya’nın bulunduğu eşikte kaldı. EMEKLİLİK 37 ülkeyi kapsayan en iyi emeklilik araştırmasında Türkiye sondan 3’üncü sırada. Avustralya’da Melbourne Mercer’in her sene hazırladığı Küresel Emeklilik Endeksi’ne göre, zirvede 81 puanla Hollanda yer alırken Danimarka (80,3) az farkla ikinci sırada kendine yer buldu. Bu ülkeleri Avustralya (75.3), Finlandiya (73.6) ve İsveç (72.3) takip etti. Listenin sonunda ise 39,4 puan ile Tayland yer aldı. Sondan ikinci sırada 39.5 puan ile Arjantin bulunurken Türkiye ise 42,2 puan ile sondan üçüncü oldu. Türkiye’nin hemen üstünde Filipinler (43.7) ve Meksika (45.3) yer aldı. 37 ülkenin ortalaması ise 59.3 oldu. BASIN Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her sene yayımladığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında ÖZGÜRLÜĞÜ 157’nci sırada yer aldı. İlk sırada Norveç bulunurken burayı Finlandiya ve İsveç izledi. Türkiye’yi Doğu Avrupa ve Orta Asya kategorisinde ele alan RSF, Türkiye’de yönetimi ‘kötü örnek teşkil etmeye devam eden ülkeler’ arasında gösterdi. Ayrıca Ankara’nın her yıl binlerce makaleyi engellediği, sosyal medya paylaşımları nedeniyle insanları hapsettiği belirtildi. RSF’nin 2018 Basın Özgürlüğü Yıllık Bilançosu’na göre, Türkiye dünyada tutuklu gazeteci sayısında üçüncü sırada. İFADE Düşünce kuruluşu Freedom House, dünya genelinde internet özgürlüğünü değerlendirdiği ‘İnternette Özgürlük 2019’ raporunu yayımladı. ÖZGÜRLÜĞÜ Türkiye; Avrupa kıtasında değerlendirme altına alınan İzlanda, Estonya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya arasında ‘Özgür Olmayan Ülke’ kategorisinde yer alan tek ülke olarak dikkat çekiyor. Rapora göre, Türkiye’nin internet özgürlüğünün olmadığı ülkeler kategorisinde bulunmasına yol açan etkenler arasında internette siyasi içeriklerin engellenmesi, bilişim ve iletişim teknolojileri kullanıcılarının ya da blogcuların tutuklanması, hapse atılması ya da uzun süre gözaltında tutulması yer alıyor. CİNSİYET Dünya Ekonomik Forumu’nun 2018 Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre Türkiye, kadın-erkek eşitliği konusunda 149 ülke arasında EŞİTLİĞİ 130’uncu sırada yer aldı. Cinsiyet eşitliğinde İzlanda, Norveç, İsveç, Finlandiya, Nikaragua ve Ruanda ilk sıralarda yer alırken, listenin son dört basamağında Suriye, Irak, Pakistan ve Yemen bulunuyor. Batı Avrupa ortalama yüzde 75.8 ile cinsiyet eşitliğinin en yüksek olduğu bölge. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ise, yüzde 60.2 ile cinsiyet eşitliği konusunda en geriden gelen bölgeler. İŞ AB resmi istatistik ofisi Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) verilerine göre Türkiye iş CİNAYETLERİ cinayetlerinde en fazla insanın hayatını kaybettiği ülkeler arasında yer alıyor. Buna göre, Türkiye’de 193 kaza başına 1 iş cinayeti meydana geliyor. Rakamlar Türkiye’de her gün 3.4 işçinin hayatını kaybettiğini gösteriyor. AB’de 2015 verilerine göre en fazla iş cinayeti Avrupa’nın en güçlü ekonomisi Almanya’da meydana geldi. Ülkede 2015’te 844 bin 541 iş cinayeti yaşanırken en az işçi ölümü ise oran açısından Hollanda’da yaşanıyor. SAĞLIK Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı (OECD) üyesi 36 ülke arasında milli gelire oranla en az sağlık harcaması yüzde 4.2’lik oranla Türkiye’de yapılıyor. OECD’nin sağlık raporuna göre, satın alma paritesiyle hesaplanan kişi başına bin 227 dolarlık sağlık harcamasıyla Türkiye, bu alanda son sırada bulunuyor. Bin kişi başına düşen doktor ve hemşire sayısında Türkiye, sırasıyla 1.9 doktor ve 2.1 hemşire ile son sırada yer alıyor. Bin kişi başına en çok doktor, 61 ile Yunanistan’da, hemşire sayısında ise 17.7 ile Norveç ilk sırada. GÜVENLİK Küresel Barış Endeksi’nin raporuna göre yaşanacak en güvenli ülkeler belirlendi. 163 ülkenin olduğu raporda Türkiye 152’nci sırada yer aldı. Huzur bakımından Filistin, Venezüella, Kuzey Kore ve Sudan’ın gerisinde kalan Türkiye, en az huzurlu ülke olan Afganistan’ın ardından 11’inci sırada yer alıyor. Türkiye 3.015 endeks puanıyla Sudan ile Pakistan’ın arasında bulunuyor. ‘Avrupa bölgesi’ kategorisinde yer alan Türkiye, 36 Avrupa ülkesi içerisinde ise sonuncu sırada yer aldı. Bölge sıralamasında Türkiye’yi Bosna-Hersek ve Kosova takip ediyor. DEMOKRASİ The Economist Dergisi’nin Intelligence Unit ekibinin ‘Demokrasi Endeksi’ başlıklı 2018 tarihli raporda 167 ülkenin demokrasi düzeyleri incelendi. Türkiye demokrasi listesinde 110’uncu sırada yer aldı. Belirlenen ölçülere göre en demokratik ilk üç ülke sırasıyla Norveç, İzlanda, İsveç oldu. Seçim süreçleri, sivil özgürlükler, hükümetlerin işleyişleri, siyasi katılım gibi konulardaki durumlara göre ülkelerin puanlandırıldığı raporda Avrupa’nın dünya genelindeki ortalamasını düşüren ülkeler arasında İtalya, Türkiye ve Rusya gösterildi. Türkiye’nin listede düşük sıralarda yer alması gerekçeleri arasında başkanlık sisteminde cumhurbaşkanının yeteri kadar denetlenememesi gösterildi. Evet Türk(iye) ekonomisi büyük bir çöküşle karşı karşıyadır. Önümüzdeki dönemde bu krizin sonuçları çok daha acı bir şekilde ortaya çıkacaktır. Hiç tereddütsüz ve peşinen vurgulamalıyız ki, her krizde olduğu gibi bu kez de fatura işçi ve emekçilerin sırtına bindirilmeye çalışılacaktır. Tam da bu amaçla hepimizin aynı gemide olduğu söylemi bir kez daha köpürtülmeye başlanmıştır. Oysa işçi sınıfıyla sermaye sınıfı aynı gemide değildir, çıkarları asla ortak değildir. Her krizde, “muhalif” burjuva siyasetçiler, krizin nedenini hükümet politikalarına indirgeyerek bundan siyasal bir fayda beklerler. Oldukça yaygın olan ve solcu akademisyenleri de etkileyen bu tür bir izahat, nasıl bir ekonomi politikasının benimsenmesi gerektiği, “doğru bir büyüme modelinin” nasıl olması gerektiği üzerine biteviye tartışmaları doğurur. Bu yaklaşım doğru değildir, çünkü “doğru” politikalar izlenirse, şu değil de bu tip bir büyüme modeli benimsenirse kapitalizmin krizsiz bir şekilde işleyeceğini varsayar. Oysa krizler kapitalist sömürü sisteminin kaçınılmaz sonuçlarıdırlar. Burjuva hükümetlerin izledikleri en “doğru” politikalar bile krizleri bir süre boyunca ertelemekten ya da patlak veren krizin daha 9​yumuşak bir şekilde atlatılmasından öte bir rol oynayamazlar. Üstelik kapitalizmde tüm toplumun çıkarları açısından doğru denilebilecek bir ekonomi politikasından da bahsedilemez. Zira emeğin sömürüsüne dayanan sınıflı bir toplumda her kesimin çıkarlarını gözeten “doğru” bir ekonomi politikası yoktur ve olamaz da. Kapitalizmde egemen sınıf burjuvazi olduğuna göre, büyük burjuvazinin çıkarlarına daha iyi hizmet eden politikalar vardır, hepsi bu. Bu kriz, kapitalist sistemin krizidir! İster iktidar yandaşı ister karşıtı olsunlar, tüm burjuva siyasetçiler ve iktisatçılar yaşanan krizin kapitalizmin has krizlerinden biri olduğunu kitlelerden saklamaya çalışıyorlar. Hepsinin ortak kaygısı, kitlelerin kapitalist sistemi sorgulamasının önüne geçmektir. Krizin gerçek nedeninin aranması gereken yer kapitalist sistem ve onun dünya çapında yaşadığı tarihsel krizdir. Ve görüldüğü üzere ekonomik kriz, tüm görüngüleriyle işçi ve emekçilerin yaşamını altüst ederek yol alıyor. “Kriz” kelimesine alerjisi olan AKP iktidarı ise her türlü yola başvurarak krizi yadsıyor, yadsıdığı krizi fırsata çevirmekten de geri durmuyor. Tüm rakamsal verilerle oynayıp yağmurlu havayı güneşli gösterme gayreti bir süreliğine örgütsüz kitlelerde karşılık bulsa da, yağmurdan nasibini alan ve iliklerine kadar ıslanmaya başlayan yoksul emekçi kitleler, krizin bedelini ödedikçe bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmaya başlıyor. Krizin sonuçları işçi sınıfının karşısında bir duvar gibi dikilirken iktidar bir yandan krizi manipüle ediyor, bir yandan da inkâr edilen krizi ucuz atlatması için patronlar lehine teşvik ve önlemleri uygulamaya sokuyor. İşçi ve emekçilerin etrafındaki duvar gittikçe kalınlaşırken kitleler çıkışsızlığa sürükleniyor Ekonomik krizin ağır etkileri çalışma hayatında varlığını hissettirmeye başlar başlamaz patronlar, onun hizmetindeki iktidar ve aynı gemide yol alan tüm çığırtkanlar sürüsü “fedakârlık” adı altında işçi ve emekçileri bedel ödemeye çağırdılar. Hayat pahalılığı, zamlar ve borçlar altında ezilen yoksul emekçiler, düzenin yarattığı kriz karşısında borçlu ilan edildi. Krizin faturası yine işçi sınıfına kesildi. Patronlar ilk olarak, iş hacmindeki daralmayı ve krizi bahane ederek çözümü işçileri işten atmakta, ücretsiz izinlere çıkarmakta buldu. Yerleşik içtihattaki “feshin son çare olması ilkesi”ne rağmen, ilk çaresi işçiyi işten atmak olan patronların imdadına yine İş Kanunu yetişti. Bir kez daha tekrarda yarar var: Krizin kaynağı kapitalizmdir. Krizler kapitalist üretim tarzının doğasından kaynaklanır ve bu krizleri nihai olarak ortadan kaldırmaya hiçbir burjuva hükümetin gücü yetmez. Nitekim kapitalizmin tarihi boyunca patlak veren krizlerde çöküşün şiddetini hafifletmek için uygulamaya sokulan “tedbirler”, bir sonraki krizin daha şiddetli hâle gelmesinden başka bir işe yaramamıştır. Hâkim görüş krizin “arızi”, “geçici”, “anormal” bir hâl, kapitalizmin normal işleyişinden bir sapma olduğu yönünde olsa da kapitalizmin tarihine baktığımızda durumun hiç de yansıtılmaya çalışıldığı gibi olmadığını, kapitalist ekonominin krizlerden yakasını bir türlü kurtaramadığını görürüz. Çanlar kapitalizm için çalıyorken; insanlığın kaderi geçmiş dönemlerde olduğundan çok daha fazlasıyla işçi sınıfının devrimci mücadelesine bağlıdır. IV. AYRIM: EMEKÇİLERİN HÂLİ Emma Goldman’ın, “Kapitalist toplum hiç durmadan çalışanların asla bir şeye sahip olmadığı buna karşılık hiç çalışmayanların her şeyin keyfini çıkardığı bir toplumdur,” biçiminde tanımladığı düzen(sizlik) emekçiler için -abartmıyorum- cehennemden başka bir şey değildir! Prof. Dr. Özgür Orhangazi’nin, “Türkiye’deki nüfusun yüzde 40’ı yoksunluk ve sosyal dışlanma tehdidi altında” [50] notu eşliğinde şöyle bir anımsayın: Fakir bebeklerin ölümlerinin ve zengin bebeklerin doğumlarının görüntüleri sırayla düşüyor önünüze. Bir gün cesedi kıyıya vuran… Cesedi çöpte bulunan… Cesedi cami avlusuna bırakılan… Cesedi toplu bir aile intiharının parçası olan çocuklar… İntiharlar… Ve dahası! “Nasıl” mı? Sıralayalım! • “847 bin 663 kişi SGK’dan 1000 liranın altında maaş alıyor”… [51] • Türk-İş’in, Kasım 2019 “açlık ve yoksulluk sınırı” raporuna göre dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2 bin 102 lira, yoksulluk sınırı ise 6 bin 849 lira olarak belirlendi… [52] • ‘Birleşik Metal İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’ (BİSAM) raporuna göre, asgari ücretli 2019’un Kasım ayında eline geçen ücretle gıdaya günlük 18 TL ayırabiliyor. Buna göre asgari ücretlinin üç öğün için kişi başına ayırabildiği tutar 4.5 TL, öğün başına bu tutar sadece 1.5 TL düzeyinde… [53]

• AB ile ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı’nın (OECD) araştırmasına göre, ‘Sosyal Adalet Endeksi’nde Türkiye 41 ülke arasında 40’ıncı oldu. Türkiye yoksulluğun önlenmesi başlığında 31’inci, adil eğitim fırsatları başlığında sonuncu, istihdam piyasasına erişim başlığında 37’inci, sosyal hayata dâhil olma ve ayrımcılığa uğramama başlığında 39’uncu, nesiller arası adalet başlığında 18’inci ve sağlık başlığında 36’ncı sırada yer aldı… [54] • TÜİK hanehalkı harcama kalemleriyle ilgili açıkladığı 2016, 2017 ve 2018 verilerine göre, Türkiye halkı yemek, barınmak ve işe gitmek için çalışıyor. Bu kapsamda üç kalemin toplamı hane gelirinin üçte ikisinden fazla ediyor. Yani ülke olarak boğaz tokluğuna çalışıyoruz… [55] • Vatandaş için en önemli sorun açık ara “geçim sıkıntısı” oldu. ‘SosyoPolitik Saha Araştırmaları Merkezi’nin araştırmasına göre, katılımcıların yüzde 31’i en önemli sorunun ekonomik olduğunu söyledi… [56] • ‘Genel-İş Sendikası Araştırma Dairesi’nin ‘Türkiye’de Gelir Eşitsizliği ve Yoksulluk’ raporuna göre, Türkiye, gelir dağılımında dünyanın en adaletsiz ülkelerinden biri. Gelir dağılımı eşitsizliğinde Türkiye, OECD ülkeleri içinde üçüncü sırada bulunuyor… Avrupa veri tabanına göre (Eurostat), Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesim, en yoksul yüzde 20’lik kesimden 8.7 kat fazla kazanıyor… Yaklaşık 80 milyon insanın yaşadığı Türkiye’de 16 milyon kişi yoksul, 18 milyon kişi ise yoksulluk riski altında yaşıyor… Rapor, ekonomik krizin çalışan yoksulluğunu da artırdığını ortaya koyuyor. Buna göre, Türkiye’de çalışan yoksulların oranı bir yılda yüzde 11 arttı… [57] • 2019’un ilk 9 ayında elektrik borcunu 3 milyon 365 bin, doğal gaz faturasını 710 bin kişi ödeyemedi… [58] • AKP’li 17 yılda yurttaşa 315.4 milyar lira sosyal yardım yapıldı; sadece 2018’de 3.4 milyon haneye yardım gitti… [59] • Türkiye’de 3.4 milyon hane devletten aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor… ‘Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, Türkiye’de yoksulluk oranı yüzde 21.2. En zengin yüzde 20’lik grubun yıllık kullanılabilir gelirden aldığı payın en yoksul yüzde 20’lik grubun aldığı paya oranı 7.8… BM ‘Kalkınma Programı’nın ‘İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye, 189 ülke içerisinde 64. sırada yer alıyor. Kamunun yaptığı yardım harcamalarının GSYH’ye oranı yüzde 1.15 oldu. Toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor… Yaşlı ve engelli aylığı alanların sayısı 1.4 milyon. Çocukları muhtaç ailelerin sayısı 185 bin 766’ya çıktı. Evde bakım desteğinden yararlananların sayısı 513 bin 276’ya yükseldi… ‘Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın tüm sosyal yardımlardan yararlanan hane sayısı 3.1 milyondu. 2018’de 3.4 milyon oldu… Yeterli geliri olmadığı için ‘Genel Sağlık Sigortası’ (GSS) primleri devlet tarafından karşılananların sayısı da 6.6 milyondan 6.9 milyona yükseldi… Muhtaç aylığı (yetim ve engelliler) alanların sayısı 3 bin 734’ten 4 bin 869’a, imaret hizmetlerinden yararlananların sayısı 20 bin 315’ten 84 bin 280’e; MEB’den burs (ilk ve ortaöğretimdeki muhtaç öğrenciler) alanların sayısı 259 bin 481’den 1.5 milyona; Yurt-Kur’dan burs (yükseköğretimdeki muhtaç öğrenciler) alanların sayısı 531 bin 208’den 557 bin 475’e çıktı… TKİ-TTK’den aldığı kömür yardımları ile ısınabilen hanelerin sayısı ise 2 milyon 65 bin oldu… Sadece 2018’de belediyelerin toplam 4.8 milyar lira yardım yaptığı belirtildi. Aynı yıl tüm yardımların tutarı toplam 38 milyar 253 milyon 405 bin lira oldu… [60] • Türkiye’de toplam 8.4 milyon emekli bulunuyor. Devletten malûllük, ölüm aylığı ile dul ve yetim maaşı alanlar da eklendiğinde bu sayı 12.4 milyona ulaşıyor. 4 milyonu aşkın emekli, ya çalışıyor ya da iş arıyor. Emekli maaşlarının insanca yaşamaya yetecek seviyede olmaması, bu durumun temel nedenini oluşturuyor. Emeklilerin yüzde 71’i 56 yaş ve üstü insanlardan oluşurken, yüzde 61’nin işçi, yüzde 21’inin Bağ-Kur ve yüzde 18’inin de memur emeklisi olduğu belirtiliyor… Türkiye’de yaklaşık 5.5 milyon da emeklilikte yaşa takılan (EYT) kişi bulunuyor… [61] • OECD üyesi 36 ülke arasında milli gelire oranla en az sağlık harcaması yüzde 4.2’lik oranla Türkiye’de yapılıyor. ABD, milli gelirinin yüzde 16.9’una ulaşan sağlık harcamasıyla bu alanda ilk sırada yer alıyor… [62] 11
IV.1) BORÇ İLE İSRAF Emekçilerin hızla mülksüzleştirildiği Türk(iye) ekonomisi eşzamanlı kesitte bir borç ve israf bataklığıdır: İşte rakamların kesin dili! [63] • Türkiye’nin dış borç stoku 453 milyar dolar oldu… [64] • 2018 Türkiye verilerine göre, kamunun dış borcu 100 milyar USD seviyesinde seyrederken özel sektörün dış borcu 360 milyar USD dolaylarında. Tabi kamu borçlarından söz ederken, hazine garantili borçlar nedeni ile kamudaki riski de hesaplamak gerek. Bu da yaklaşık 20 milyar USD tutarında bir ek risk oluşturmakta… [65] • “Türkiye’nin dış borcu brüt olarak 447 milyar dolar, net olarak 268 milyar dolar şu anda. Bunun milli gelire oranı ise yüzde 62’yi buldu”… [66] • Maliye Bakanlığı verilerine göre, Hazine’nin borcu 1 yılda 2 buçuk katına fırladı… [67] • 2020’de her 100 liralık verginin 18 lirası faize gidecek… [68] • 2014’de kişi başına düşen borç 7 bin 700 liraydı; 2019’da ise 15 bin 374 lira oldu; yani 5 yılda 2 katı borç artmış… [69] • Merkez Bankası verilerine göre, Türkiye’nin dış borcuna faiz ödemeleri: i) 2010’da 8 milyar 733 milyon dolar; ii) 2011’de 8 milyar 743 milyon dolar; iii) 2012’de 9 milyar 343 milyon dolar; iv) 2013’de 9 milyar 593 milyon dolar; v) 2014’de 9 milyar 682 milyon dolar; vi) 2015’de 9 milyar 478 milyon dolar; vii) 2016’da 10 milyar 101 milyon dolar; viii) 2017’de 11 milyar 849 milyon dolar; xi) 2018’de 13 milyar 660 milyon dolar (Cumhuriyet rekoru!)… [70] • 2020’de Hazine’nin borç servisi 2019’a kıyasla yüzde 50 yükselecek… [71] • Bütçeden “aslan payını” alan Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2019 için 117.3 milyar lira olan faiz gideri, 2020’de 140 milyar liraya ulaşacak… [72] • 2019 bütçesinde hükümete verilen borçlanma limiti 88.9 milyar liraydı. Hükümet Ocak-Temmuz döneminde net 99.5 milyar lira borçlanmaya giderek limiti aştı… [73] • Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş yurttaşlara “Faiz felaketinden uzak duralım” derken, AKP dönemi boyunca konut kredilerinin 184 kat, ihtiyaç kredilerinin 31 kat arttığını unuttu. 2 yılda hazinenin dış borcu dolar cinsinden yüzde 15, gecikme faizi oranı yüzde 71 arttı. Dahası Diyanet 2017’de 256 bin lira faiz geliri elde etti… [74] • Türkiye’de, vatandaş tam bir borç batağına saplanmış durumda. 2019 Ocak-Ekim arasındaki 11 ayda, bankalara kredi kartı ve kredisini ödeyemeyenlerin sayısında patlama yaşandı. 2019’un 11 ayında, 1 milyon 205 bin 253 kişi krediler yüzünden icralık oldu. Toplam icra dosyasının ise 21.3 milyona çıktı… [75] • Kredi borcu, tasarrufun 5 katını geçmiş durumda… [76] • “Borca ve tüketime dayalı büyüme” modelinde bir değişime gidilmeden yola devam ediliyor. Dört ayda bankaların batık kredileri ise yüzde 22’lik artışla 117.6 milyar TL’den 143.5 milyar TL’ye yükseldi. Batık kredilerin 20.4 milyar TL’si tüketici kredileri ve bireysel kredi kartlarından, 123.1 milyar TL’si ise ticari krediler ve kurumsal kredi kartlarından oluştu. Kredi hacmi daralan KOBİ’lerin takipteki kredileri bu dönemde 52.8 milyar TL’den 60.8 milyar TL’ye, takipteki kredi oranları ise yüzde 7.93’ten yüzde 9.03’e yükseldi… [77] • Batık krediler de yüzde 31 arttı. Zamanında ödenemediği için takibe alınan krediler, 28.6 milyar TL artarak 23 Ağustos 2019 itibariyle 122.6 milyar TL’ye ulaştı. Kredi stokunun yüzde 5.1 oranında arttığı bir dönemde batık kredilerdeki artış yüzde 30.5’i buldu… [78] • Her 5 sağlık çalışanından dördü borçları yüzünden kredi kullanıyor. Sağlık ve sosyal hizmetlerde çalışan kamu emekçilerinin yaklaşık yüzde 70’i gündelik yaşamlarını sürdürmek için borçlanmak durumunda kalıyor. Araştırmaya katılanların yüzde 40.8’i borç ödemelerinde çok zorlandıklarını belirtiyor. Araştırmaya göre, her 5 sağlık çalışanından 4’ü kredi kullanıyor… [79] • Bankalara ibraz edilen çeklerin sayısı 2019’un ilk beş ayda 2018’e göre yüzde 6 artarak 9 milyon adet oldu. Çeklerin parasal tutarı yüzde 14 artarak 285 milyara liraya yükseldi… [80] • ‘Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin verilerine göre, 2019’un ilk 9 ayında karşılıksız çek oranı Türkiye’de yüzde 33.4, Samsun’da ise yüzde 52.8 arttı. Samsun’da icra dairelerinin koridorları satılık gayrimenkul ilanlarıyla dolarken, 450 bine yakın icralık dosyanın bulunduğu öğrenildi… [81] Bu yoksulluk ve borçlanma tablosundaki israfa gelince! 12​• Saray’daki israfın tutarı dudak uçuklattı: Bir günlük harcama bin 287 asgari ücrete denk! Cumhurbaşkanlığı’nın 2017’de 658 milyon 240 bin TL olan harcaması, 2018’de yüzde 43’lük artışla 943 milyon 646 bin liraya çıktı… [82] Ejder meyveli gösterişli temsiller, ülkede kimsenin binemediği lüks makam araçları, tek bir bakan için dünyanın öbür ucuna kalkan uçaklar ve dahası… 85 milyar açığı olan bütçeden harcanan kalemler dudak uçuklatıyor. Kiralama ve temsil giderleri yüz milyonlarca lira tutuyor… [83] ‘Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin yıllık harcama tutarının 53 milyon TL olduğu, “Yabancı danışman” giderlerinin de 10 milyon TL’yi bulduğu ortaya çıktı. Ofis, hediyelik eşyalara 237 bin TL, reklam giderlerine 2 milyon 679 bin TL harcadı… [84] 2020’de 3.1 milyar lira harcamayı planlayan Saray’ın, 2018 bütçesinde milyonları çatal bıçak takımlarına, saklama kaplarına, baharata, çikolataya ve süs eşyalarına harcaması dikkat çekti. Saray’ın bütçesinde gemiler için 56 milyon, uçaklar için de 406 milyon lira ayrıldığı ortaya çıktı… [85] TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda Cumhurbaşkanlığı bütçesi görüşülürken Saray’ın 2018’de yaptığı ve Sayıştay raporunda gözükmeyen harcamaları da ortaya çıktı. Bazı harcama kalemleri şöyle: Giyeceklere 6.1 milyon TL, temizlik ürünlerine 4.2 milyon TL, baharatlara 118 bin TL… [86] • Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımındaki “gizli” tutulan “örtülü ödenek” harcaması 263.6 milyon lira ile 2019’un Ekim’inde zirve yaptı. Örtülü ödenekten 10 ayda yapılan toplam harcama ise 2018’in tamamında yapılan harcamayı aştı. 2018’de 12 ayda 1.7 milyar lira harcanan örtülüden 2019’un 10 ayında 1.8 milyar liralık harcama yapıldı… [87] 2020 yılı ‘Bütçe Teklifi’ne göre, Cumhurbaşkanlığı 2018’de 845.3 milyon lira olan başlangıç ödeneğinin üzerine çıkarak 1.6 milyar lira harcama yaptı. 2019 için ayrılan 2.8 milyar liralık başlangıç ödeneğinin de 2019 Ağustos sonu itibarıyla 2.3 milyar lirası harcandı… [88] 2018’de kurumlar arasında aktarılan yedek ödenek 7.3 milyar TL olarak belirlenen başlangıç ödeneğinin 8 katını aşarak 56.6 milyara ulaştı. Sayıştay, artık Cumhurbaşkanı’nın tasarrufunda bulunan yedek ödenek tutarının genel bütçenin yüzde 7’sine çıktığına dair tespitini Meclis’e “Konu, bilgilerinize arz olunur,” diyerek iletti… [89] Cumhurbaşkanlığı’nın 2022’deki bütçesi 3.8 milyar TL olacak. Cumhurbaşkanlığı bütçesi, 10 yılda yüzde 2 bin 659 artarak, 138 milyondan 3.8 milyara çıktı… [90] • Milletvekili Veli Ağbaba, “Bütçe açığının 2020’de yüzde 72 artışla 139 milyar TL olması bekleniyorken; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 74 bin 500 TL olan maaşını 81 bin 250 TL’ye çıkardı. Böylece, asgari ücrete 161 TL zam yapan, memura yüzde 4’lük zammı reva gören Cumhurbaşkanı, kendi maaşına 7 bin TL zam yapmış oldu,” dedi… [91] • Hükümet, “savaş” hâli sınırlamasına karşın, 2018 yılında 63 milyar 245 milyon lira ödenek üstü harcama yaptı. Harcama yapan kurumlar arasında 32 milyar lira ile Milli Eğitim Bakanlığı ilk, 10 milyar lira ile Emniyet Genel Müdürlüğü ikinci, 9 milyar lira ile Sağlık Bakanlığı üçüncü, 3 milyar lira ile de Diyanet İşleri Başkanlığı ise dördüncü sırada yer aldı… [92] • TBMM’deki tadilat işleri için 2019’un Kasım’ında 6 milyon TL harcandı. F Blok Mutfak tadilatı için 2 milyon 574 bin TL ödendi… [93] 2017-2019 kesitinde TBMM’de görevli bin 481 personelin ziyaretleri için Meclis bütçesinden 6 milyon 34 bin 192 TL harcandı… [94] • Toplam 107 bin 206 personel ile dev bir ordu hâlini alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın [95] 2019’un altı aylık maaş ödemelerinin toplamı 4.1 milyar TL oldu. Diyanet’in yüzde 27 artan personel giderleri, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın personel giderlerini aştı… [96] IV.2) İŞSİZLİK VE İŞSİZLERİN DURUMU Coğrafyamız bir işsizlik (trajedileri) deryasıdır! “Nasıl” mı? Mesela Afyon’da, işsiz ve kalacak yeri olmayan Süleyman C., 5 ATM ile 3 güvenlik kamerasına zarar verdi. Barınmak için cezaevine girmek istediği için ATM’lere zarar verdiğini belirtti… [97] Şaka değil; insanların işsizlikten (güvencesizlikten) ötürü cezaevine girmek için “suç” işlediği bir ülkeden söz ediyoruz! Aziz Çelik’in, “Türkiye’nin geleceğinin en önemli sorunu işsizliktir,” [98] notunu düştüğü vahim koordinatlarda “Türkiye’de ‘toparlanma/dengelenme’ gibi söz oyunlarıyla geçiştirilmeye çalışılan ekonomik 13

ve sosyal krizin en somut göstergesi işsizlik ve ‘insan onuruna yakışır işin tahribatı’ olarak gözleniyor. İşsizlik sorunun yapısal nitelikli boyutları ise finans burjuvazisinin spekülatif dünyasının çıkarlarına indirgenen ve ‘önce enflasyonu düşürelim gerisi hâllolur’ mantığına dayandırılan kemer sıkma politikalarıyla çözülemeyecek kadar derin ve ciddi.” [99] Çünkü “Çalışanların sayısı azalıyor… İşsizlik milyon, milyon artıyor… İnsanlar işsiz ve feci yoksul!” [100] Evet, “İşsizlik kronikleşiyor. 1 yıldan uzun süredir iş arayıp bulamayanların sayısı ilk kez 1 milyonun üzerine çıktı. İşsizlerin yüzde 86’sının alamadığı işsizlik maaşı ise en fazla 300 gün boyunca veriliyor”ken; [101] AKP döneminde işsizlik yüzde 500 arttı. Dakikada 7 kişi işsiz kaldı! [102] DİSK Araştırma Merkezi’ne (DİSK-AR) göre, gerçek işsiz sayısı 7 milyon 364 bin civarında! [103] Türkiye’deki işsiz sayısı Lübnan’ın nüfusuna eşitlenmiş durumda! [104] TÜİK’e göre, gençlerin yüzde 27.1’i iş arıyor. İşsiz sayısı bir yılda 1 milyon kişi artarak 4.5 milyonu aştı. [105] 1.3 milyon genç iş arıyor ama bulamıyor! [106] Patronların sömürü cenneti Türkiye’nin verili tablosunda birinci dereceden mağdur olan işçilerin hâline gelince! [107] Asgari ücretin yıllık 1164 dolar eridiği [108] güzergâhta 2005 yılında asgari ücret ile 17 gram altın alınırken, 2019 Ekim’in de sadece 7 gram altın alabiliyor. Yani asgari ücretli 14 yılda 10 gram altın kaybetti! [109] DİSK-AR’ın hazırladığı ‘2020 Asgari Ücret Raporu’na göre, Türkiye Avrupa’da en düşük asgari ücrete sahip 4’üncü ülkesi… TÜİK verilerine göre, 2006 yılında aylık hanehalkı ferdi ücret ve maaş geliri, asgari ücretin yaklaşık iki katıydı. 2018’de bu gelir, asgari ücretin 1.56 katına geriledi. Bir diğer ifadeyle ortalama ücretler asgari ücretten daha az arttı ve giderek daha fazla işçi asgari ücrete yakın düzeylerde ücretlerle çalışmak zorunda kaldı. 2006’da kadınların aylık ortalama ücret ve maaş geliri, asgari ücretin 1.81 katı düzeyindeydi. 2018’de ise kadınların ortalama geliri, asgari ücretin 1.38 katı düzeyine geriledi. Öte yandan 2006’da erkeklerin aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin 2.03 katı iken, 2018’de bu oran 1.64 oldu. Raporda yer alan bir diğer çarpıcı veri ise şu: 1.8 milyon işçi asgari ücret bile alamıyor, asgari ücretin altında ücretlerle çalışıyor. 2008’de 371 ABD doları olan asgari ücret, krizin etkisiyle 2009’da 339 dolara geriledi. 2010’da dolar cinsinden yükselen asgari ücret 2016’da 430 dolar düzeyine ulaştı. Sonra ekonomik ve siyasal istikrarsızlığa bağlı olarak asgari ücret dolar cinsinden gerilemeye başladı. 2019 itibariyle asgari ücret 357 ABD doları ile 2008 krizi sonrası düzeye çok yakın bir düzeye gerilemiş durumda… [110] Bu kadar da değil; işte birkaç veri daha! • Temmuz 2019 istatistiklerine göre, 13 milyon 700 binden fazla işçinin ancak yüzde 13.7’si sendikalı. Yaklaşık 12 milyon emekçi bu tarihsel kolektif sınıf örgütünden mahrum… [111] • SGK verilerine göre, nüfusla beraber artması gereken sigortalı sayısı 1 yılda 329 bin kişi azaldı, günde 900 kişi işini [112] kaybetti… [113] • 8 yılda taş ve linyit kömürü madenlerinde çalışan 14 bin madenci işsiz kaldı… [114] • Uzun çalışma saatleri ve iş güvenliği konusunda dünyada son sıralarda yer alan Türkiye, emeklilikte de aynı kara tabloyla karşı karşıya bulunuyor. Küresel Emeklilik Endeksi sıralamasında Türkiye, 37 ülke arasında sondan üçüncü sırada yer aldı… [115] • İSİG Meclisi verilerine göre, AKP’li 17 yılda en az 23 bin 847 işçi hayatını kaybederken; [116] İstanbul Tabip Odası Başkanı Pınar Saip, 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu çıktığından beri geçen 7 yılda iş kazalarında hiçbir azalma olmadığını aksine yüzde 400 artış olduğunu belirtti… [117] IV.3) VE İNTİHAR(LAR) Ve intihar(lar)! [118] Émil Durkheim’ın, “Bir toplumda intihar vakaları kısa sürede çok hızlı artış gösteriyorsa, sebebi kişisel nedenler değil, toplumsal sorunlardır. (ekonomik kriz, işsizlik, dayanılmaz yoksulluk, vb.),” [119] notunu düştüğü olguya ilişkin olarak Friedrich Engels 1845’te, “Eskiden üst sınıfların kıskanılası ayrıcalığı olan intihar, İngiliz işçiler arasında da moda hâline gelmiştir; birçok yoksul, başka çıkış yolu bulamadıkları zaman sefillikten kurtulmak için kendini öldürüyor,” [120] demişti… 14
Karl Marx’ın da, “İnsanlar birbirlerine yabancıdır ve birbirlerine karşı düşmanca davranırlar; acımasız rekabetin ve mücadelenin yaşandığı, herkesin herkese karşı savaştığı bu toplumunda bireye kalan tek seçenek ya kurban ya da cellat olmaktır. Bu, umutsuzluğu ve intiharı açıklayan toplumsal bağlamdır,” [121] tanımını getirdiği 1846 tarihli metninin başlığı ‘Peuchet: İntihar Üzerine’dir. 1760 doğumlu Jacques Peuchet Fransız devrimi başta olmak üzere dönemin tüm çalkantılı siyasal mücadelelerine tanık olmuş, çeşitli görevlerde yer almış, bu görevler arasında polis teşkilâtında müdürlük ve arşiv yöneticiliği de bulunan bir fikir adamıdır. Ölümünden sonra yayınlanabileceği şartıyla geride mesleki anılarını bırakır. Bu anılar mesleki kariyeri boyunca ilgilendiği sorunlar, karşılaştığı vakalar ve bunlar üzerine geliştirdiği düşüncelerinden oluşmaktadır. Karl Marx’ın Peuchet’ye ilgi göstermesinin sebebi burjuva toplumun hastalıklı yapısının ürettiği önemli sonuçlardan birisi olarak intiharın bizzat bu polis şefi tarafından ortaya konuyor olmasıdır. Peuchet ve Marx birkaç satırda intihar olgusunun toplumun örgütleniş tarzının kötülüğünün belirtisi olduğunu, vakaların çoğunun bu kötülüğün bir sonucu olan yoksulluktan kaynaklandığını, (tam da bu nedenle) sanayinin durgun ve krizde olduğu dönemlerde intiharların salgın hâlini aldığını ve yanı sıra intihar vakalarının geri kalan kısmının da ahlâkçı safsatalarla açıklanamayacak şekilde geniş bir çeşitlilik arz ettiğini belirtirler. [122] Peuchet (ve onu aktaran Marx), “özellikle, sanayinin durgun ve krizde olduğu dönemlerde, kıtlık ve karakış yıllarında, belirtiler salgına dönüşür” diyerek intiharın kapitalist toplum düzeniyle çok güçlü bir bağıntısı olduğunu belirtir. [123] Konuya ilişkin olarak Peuchet, kapitalist toplumun insanı öğüten yabancılaştırıcı doğasını mahkûm ederken Karl Marx’ın da gözünden kaçmayan şu sözleri sarf eder: “Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor? Bu toplum toplum değildir, Rousseau’nun dediği gibi, vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür,” [124] der. Gerçekten de dünya genelindeki verilere bakarsak, ‘Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre son 45 yılda intihar oranları dünya ölçeğinde yüzde 60 artmış. Buna göre yılda yaklaşık olarak 1 milyon kişi intihar yoluyla hayatını kaybediyor ve bu her 100.000 kişide 16 kişiye ya da her 40 saniyede bir kişiye karşılık geliyor. Buna göre intihar, 15-44 yaş grubundaki en büyük üç ölüm sebebinden birisidir. 2020’de intihar sonucu ölüm sayısının 1.5 milyona varacağı öngörülüyor. Rapordaki “son 45 yılda” ifadesi dikkat çekmeli. Bu süre zarfında deniyor intihar oranları yüzde 60 artmış. Bu çok ciddi bir artış. Peki nedir son 45 yılın özelliği? 1980’ler, 90’lar, 2000’ler, 2010’lar demek oluyor bu son 45 yıl. Bu dönemin dünya ölçeğinde kısa bir tanımını yapmak gerekseydi sermayenin küresel ölçekte emeğe karşı topyekûn saldırganlık dönemi demek gerekirdi. [125] Evet, dünyada 2008 krizi ile bağlantılı olarak (2013 yılına kadar) 5.000 intihar vakası yaşandı. Buna asıl neden olarak insanların kriz nedeniyle yaşam koşullarının kötüleşmesi, ağırlaşması gösteriliyor. Örneğin 2008 – 2012 döneminde kriz içindeki Yunanistan’da ortalama birinin ekonomik sıkıntılar yüzünden yaşam koşulunun yüzde 20, İtalya’da yüzde 12 ve İspanya’da yüzde 10 düzeyinde kötüleştiği ileri sürülüyor. [126] Yani insanlar işsizlik ve yoksulluk nedeniyle geçim sıkıntısı çekiyor. Bu da onları mutsuz ediyor, bunalıma sürüklüyor. ‘British Medical Journal’e göre, 2009 yılında 54 ülkede kriz bağlantılı intihar vakaları yüzde 3.3 arttı. Bu oranlar işsizliğin çok daha fazla olduğu ülkelerde çok daha yüksek oldu. [127] Bir diğer araştırmaya göre, [128] artan intihar girişimleri, alkol zehirlenmesi, ülser ve ruhsal hastalıklarla, özelleştirmeler sonrası ortaya çıkan işsizlik arasında güçlü bir ilişki var. İntihar girişimi Yunanistan ve Latvia’da yüzde 17, İrlanda’da yüzde 13 arttı. Hastalıklara yakalanma riski ikiye katlanırken, iyileşme imkânı yüzde 60 azaldı. [129] Özetle işsizlik ve yoksulluk arttıkça intiharlar artıyorken; [130] Türk(iye) gerçeğine gelince: 2014-2017 yılları arasında canına kıyan insan sayısı 9 bin 479 kişi olarak açıklanmış. İstanbul bu sıralamada başı çekiyor; bu kentte üç yılda 1262 kişi intihar etmiş. [131] TÜİK raporuna göre, geçim sıkıntısı nedeniyle intihar edenlerin sayısı yıllara göre şöyle oldu: 2002’da 327; 2003’de 385; 2004’de 194; 2005’de 225; 2006’da 215; 2007’de 263; 2008’de 289; 2009’da 318; 2010’da 273; 2011’de 215; 2012’de 250; 2013’de 221; 2014’de 256; 2015’de 298; 2016’da 274; 2017’de 232; 2018’de 246… [132] 15​ATO Başkanı Prof. Dr. Vedat Bulut, AKP döneminde 47 bin 835 kişinin intihar ettiğini söyleyerek, ‘Sorun; işsizliğe, yoksulluğa mahkûm eden iktidarın ekonomi politikalarıdır’ deyip; günde ortalama 8 kişinin intihar ettiğini açıkladı… [133] TÜİK’in 2002-2018 kesiti verilerine göre, 17 yılda 50 bin 378 kişi intihar ederek hayatına son verdi. Yani Türkiye’de yılda ortalama 2 bin 963, bir günde 9 kişi intihar etti. 2002’de 2 bin 301 olan intihar sayısı 2018’de 3 bin 161’e yükseldi. Psikiyatrist Sezai Berber, artış eğilimi gösteren güvensizlik, güvencesizlik ve belirsizliğin intihara giden yolda çok önemli belirleyiciler olduğunu belirterek, “Türkiye’de ne hukuk ne de parlamento işliyor. İnsanların devlete güveni kalmadı. Adalete güvenememe, erozyona uğrayan toplumsal değerler, sağlık sisteminde ve eğitim sisteminde yaşanan yıkım her yaştan ve meslekten insanın intihara sürüklenmesine neden oluyor,” dedi. [134] Ayrıca TÜİK verilerine göre, 17 yılda intihar girişiminde bulunanların sayısı 900.000’den fazladır. ‘Türkiye Psikiyatri Derneği’ne göre, intihar girişiminde bulunan kişilerin sayısını intihar edenlerden 20 kat fazlayken; yine bu verilere göre 17 yılda intihar girişiminde bulunanların sayısı 1 milyon civarındadır. Bu tabloda coğrafyamızda intiharların ardı arkası kesilmiyor. Tek tek ölüme gidişlerin yanına “ailecek” olanlar katıldı. Bunların her birinin aslında intihar değil cinayet olduğunu biliyoruz ama bu gerçek asıl faili işaret etmekten imtina eden geniş bir kesimin varlığını ortadan kaldırmıyor. [135] Tüm intihar girişimleri ve gerçekleşen intiharların sebebi bu sistemin kendisiyken hatırlayın! İstanbul Fatih’te kapısında “Dikkat siyanür var” yazılı not asılı bir evde 48 yaşındaki Cüneyt Yetişkin, 54 yaşındaki Oya Yetişkin, 60 yaşındaki Kamuran Yetişkin ve 56 yaşındaki Yaşar Yetişkin ölü bulundu… 4 kardeş çok sayıda antidepresan ilacı içerek intihar etti… Dış sosyal destekten yoksun Yetişkin kardeşlerde dayanışma ya da destek duygusu hayli güçlü. Birlikte ölüme gidecek kadar hem de… Fatih’teki toplu aile intiharı, belli ki psikososyal bir mali kriz gerekçesine dayanıyor… Kitle intiharları çoğunlukla yaşamlarında kendini sıkışmış hisseden bireylerin oluşturduğu gruplarda meydana geliyor. Yaşamlarının sonuçlarını kontrol edemediklerine inandıklarında da intiharı seçiyorlar. Fatih toplu aile intiharı bunun bir örneği gibi görülüyor. [136] Fatih’in ardından Antalya Konyaaltı’nda da 4 kişilik aile evlerinde cansız bulundu. Yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle bunalıma giren baba Selim Şimşek’in kimyasal madde kullanarak kendini, eşi Sultan Şimşek ile çocukları 9 yaşındaki Ceren Şimşek ve 5 yaşındaki Ali Çınar Şimşek’in yaşamına son verdi. [137] Söz konusu veriler ışığında yoksulluğun bütün psikiyatrik problemler için kendi başına risk olduğunu belirten Psikiyatr İlker Küçükparlak’ın, “Yoksulluğun tek başına intihar riskini bu derece artırmasından ziyade yoksullaşmanın intihar riskini daha çok artırdığını söyleyebilirim. Kriz olmadığında da yoksulluk intihar için bir risk faktörü. Çünkü ruh sağlığını zorlayıcı bir konu,” [138] ifadelerinin altını çizmeliyiz. Kuşku yok: İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur. Bir yandan işsiz ve yoksul sayısı, diğer taraftan bireysel ve toplu intiharlar giderek artıyor. Emekçi intiharlarını anlamaya ve açıklamaya dönük olarak Friedrich Engels’in, “Bazıları yenik düştü ve ahlâksal açıdan çöktü. Bazıları hayatından vazgeçti. Bazıları ise yazgısına boyun eğdi ve yasalara uyumlu yaşamı seçti. Bazıları da burjuvaziye karşı kendilerini koruyup tüm güçleri ile insanlık onurunu savundu,” [139] anlatısında bize gerekli olan “burjuvaziye karşı kendilerini koruyup tüm güçleri ile insanlık onurunu savundu” vurgulu teorik, siyasal ufuktur. V. AYRIM: KRİZ İMKÂNI (İLE TEHDİDİ) Kriz imkânının (tehdidiyle birlikte) devreye soktuğu gidişatta dikkatimizi işçiler ve kriz etkileşimine yoğunlaştırmalıyız. Çünkü ekonomik kriz derinleşirken işçi sınıfına çıkarılan fatura ağırlaşıyor. Üstelik faturanın ödetilmesi konusunda henüz yolun başında olduğumuzu düşünürsek önümüzdeki süreçte işçi sınıfının çok daha ağır bedeller ödemek zorunda bırakılacağını söyleyebiliriz. Malum üzere krizin ilk sonuçlarından biri işçilerin alım gücünün daha da düşmesidir. Yükselen enflasyon karşısında eriyen ücretlerin yerine konmaması, reel ücretlerin düşmesi sonucunu doğurur. Ve de esas gerçek, işçilerin yaşamın her alanında krizin etkilerini görmeye başladıkları ve “en kötünün” henüz gelmediğidir. 16

Karl Marx’ın da, “İnsanlar birbirlerine yabancıdır ve birbirlerine karşı düşmanca davranırlar; acımasız rekabetin ve mücadelenin yaşandığı, herkesin herkese karşı savaştığı bu toplumunda bireye kalan tek seçenek ya kurban ya da cellat olmaktır. Bu, umutsuzluğu ve intiharı açıklayan toplumsal bağlamdır,” [121] tanımını getirdiği 1846 tarihli metninin başlığı ‘Peuchet: İntihar Üzerine’dir. 1760 doğumlu Jacques Peuchet Fransız devrimi başta olmak üzere dönemin tüm çalkantılı siyasal mücadelelerine tanık olmuş, çeşitli görevlerde yer almış, bu görevler arasında polis teşkilâtında müdürlük ve arşiv yöneticiliği de bulunan bir fikir adamıdır. Ölümünden sonra yayınlanabileceği şartıyla geride mesleki anılarını bırakır. Bu anılar mesleki kariyeri boyunca ilgilendiği sorunlar, karşılaştığı vakalar ve bunlar üzerine geliştirdiği düşüncelerinden oluşmaktadır. Karl Marx’ın Peuchet’ye ilgi göstermesinin sebebi burjuva toplumun hastalıklı yapısının ürettiği önemli sonuçlardan birisi olarak intiharın bizzat bu polis şefi tarafından ortaya konuyor olmasıdır. Peuchet ve Marx birkaç satırda intihar olgusunun toplumun örgütleniş tarzının kötülüğünün belirtisi olduğunu, vakaların çoğunun bu kötülüğün bir sonucu olan yoksulluktan kaynaklandığını, (tam da bu nedenle) sanayinin durgun ve krizde olduğu dönemlerde intiharların salgın hâlini aldığını ve yanı sıra intihar vakalarının geri kalan kısmının da ahlâkçı safsatalarla açıklanamayacak şekilde geniş bir çeşitlilik arz ettiğini belirtirler. [122] Peuchet (ve onu aktaran Marx), “özellikle, sanayinin durgun ve krizde olduğu dönemlerde, kıtlık ve karakış yıllarında, belirtiler salgına dönüşür” diyerek intiharın kapitalist toplum düzeniyle çok güçlü bir bağıntısı olduğunu belirtir. [123] Konuya ilişkin olarak Peuchet, kapitalist toplumun insanı öğüten yabancılaştırıcı doğasını mahkûm ederken Karl Marx’ın da gözünden kaçmayan şu sözleri sarf eder: “Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor? Bu toplum toplum değildir, Rousseau’nun dediği gibi, vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür,” [124] der. Gerçekten de dünya genelindeki verilere bakarsak, ‘Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre son 45 yılda intihar oranları dünya ölçeğinde yüzde 60 artmış. Buna göre yılda yaklaşık olarak 1 milyon kişi intihar yoluyla hayatını kaybediyor ve bu her 100.000 kişide 16 kişiye ya da her 40 saniyede bir kişiye karşılık geliyor. Buna göre intihar, 15-44 yaş grubundaki en büyük üç ölüm sebebinden birisidir. 2020’de intihar sonucu ölüm sayısının 1.5 milyona varacağı öngörülüyor. Rapordaki “son 45 yılda” ifadesi dikkat çekmeli. Bu süre zarfında deniyor intihar oranları yüzde 60 artmış. Bu çok ciddi bir artış. Peki nedir son 45 yılın özelliği? 1980’ler, 90’lar, 2000’ler, 2010’lar demek oluyor bu son 45 yıl. Bu dönemin dünya ölçeğinde kısa bir tanımını yapmak gerekseydi sermayenin küresel ölçekte emeğe karşı topyekûn saldırganlık dönemi demek gerekirdi. [125] Evet, dünyada 2008 krizi ile bağlantılı olarak (2013 yılına kadar) 5.000 intihar vakası yaşandı. Buna asıl neden olarak insanların kriz nedeniyle yaşam koşullarının kötüleşmesi, ağırlaşması gösteriliyor. Örneğin 2008 – 2012 döneminde kriz içindeki Yunanistan’da ortalama birinin ekonomik sıkıntılar yüzünden yaşam koşulunun yüzde 20, İtalya’da yüzde 12 ve İspanya’da yüzde 10 düzeyinde kötüleştiği ileri sürülüyor. [126] Yani insanlar işsizlik ve yoksulluk nedeniyle geçim sıkıntısı çekiyor. Bu da onları mutsuz ediyor, bunalıma sürüklüyor. ‘British Medical Journal’e göre, 2009 yılında 54 ülkede kriz bağlantılı intihar vakaları yüzde 3.3 arttı. Bu oranlar işsizliğin çok daha fazla olduğu ülkelerde çok daha yüksek oldu. [127] Bir diğer araştırmaya göre, [128] artan intihar girişimleri, alkol zehirlenmesi, ülser ve ruhsal hastalıklarla, özelleştirmeler sonrası ortaya çıkan işsizlik arasında güçlü bir ilişki var. İntihar girişimi Yunanistan ve Latvia’da yüzde 17, İrlanda’da yüzde 13 arttı. Hastalıklara yakalanma riski ikiye katlanırken, iyileşme imkânı yüzde 60 azaldı. [129] Özetle işsizlik ve yoksulluk arttıkça intiharlar artıyorken; [130] Türk(iye) gerçeğine gelince: 2014-2017 yılları arasında canına kıyan insan sayısı 9 bin 479 kişi olarak açıklanmış. İstanbul bu sıralamada başı çekiyor; bu kentte üç yılda 1262 kişi intihar etmiş. [131] TÜİK raporuna göre, geçim sıkıntısı nedeniyle intihar edenlerin sayısı yıllara göre şöyle oldu: 2002’da 327; 2003’de 385; 2004’de 194; 2005’de 225; 2006’da 215; 2007’de 263; 2008’de 289; 2009’da 318; 2010’da 273; 2011’de 215; 2012’de 250; 2013’de 221; 2014’de 256; 2015’de 298; 2016’da 274; 2017’de 232; 2018’de 246… [132] 15​ATO Başkanı Prof. Dr. Vedat Bulut, AKP döneminde 47 bin 835 kişinin intihar ettiğini söyleyerek, ‘Sorun; işsizliğe, yoksulluğa mahkûm eden iktidarın ekonomi politikalarıdır’ deyip; günde ortalama 8 kişinin intihar ettiğini açıkladı… [133] TÜİK’in 2002-2018 kesiti verilerine göre, 17 yılda 50 bin 378 kişi intihar ederek hayatına son verdi. Yani Türkiye’de yılda ortalama 2 bin 963, bir günde 9 kişi intihar etti. 2002’de 2 bin 301 olan intihar sayısı 2018’de 3 bin 161’e yükseldi. Psikiyatrist Sezai Berber, artış eğilimi gösteren güvensizlik, güvencesizlik ve belirsizliğin intihara giden yolda çok önemli belirleyiciler olduğunu belirterek, “Türkiye’de ne hukuk ne de parlamento işliyor. İnsanların devlete güveni kalmadı. Adalete güvenememe, erozyona uğrayan toplumsal değerler, sağlık sisteminde ve eğitim sisteminde yaşanan yıkım her yaştan ve meslekten insanın intihara sürüklenmesine neden oluyor,” dedi. [134] Ayrıca TÜİK verilerine göre, 17 yılda intihar girişiminde bulunanların sayısı 900.000’den fazladır. ‘Türkiye Psikiyatri Derneği’ne göre, intihar girişiminde bulunan kişilerin sayısını intihar edenlerden 20 kat fazlayken; yine bu verilere göre 17 yılda intihar girişiminde bulunanların sayısı 1 milyon civarındadır. Bu tabloda coğrafyamızda intiharların ardı arkası kesilmiyor. Tek tek ölüme gidişlerin yanına “ailecek” olanlar katıldı. Bunların her birinin aslında intihar değil cinayet olduğunu biliyoruz ama bu gerçek asıl faili işaret etmekten imtina eden geniş bir kesimin varlığını ortadan kaldırmıyor. [135] Tüm intihar girişimleri ve gerçekleşen intiharların sebebi bu sistemin kendisiyken hatırlayın! İstanbul Fatih’te kapısında “Dikkat siyanür var” yazılı not asılı bir evde 48 yaşındaki Cüneyt Yetişkin, 54 yaşındaki Oya Yetişkin, 60 yaşındaki Kamuran Yetişkin ve 56 yaşındaki Yaşar Yetişkin ölü bulundu… 4 kardeş çok sayıda antidepresan ilacı içerek intihar etti… Dış sosyal destekten yoksun Yetişkin kardeşlerde dayanışma ya da destek duygusu hayli güçlü. Birlikte ölüme gidecek kadar hem de… Fatih’teki toplu aile intiharı, belli ki psikososyal bir mali kriz gerekçesine dayanıyor… Kitle intiharları çoğunlukla yaşamlarında kendini sıkışmış hisseden bireylerin oluşturduğu gruplarda meydana geliyor. Yaşamlarının sonuçlarını kontrol edemediklerine inandıklarında da intiharı seçiyorlar. Fatih toplu aile intiharı bunun bir örneği gibi görülüyor. [136] Fatih’in ardından Antalya Konyaaltı’nda da 4 kişilik aile evlerinde cansız bulundu. Yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle bunalıma giren baba Selim Şimşek’in kimyasal madde kullanarak kendini, eşi Sultan Şimşek ile çocukları 9 yaşındaki Ceren Şimşek ve 5 yaşındaki Ali Çınar Şimşek’in yaşamına son verdi. [137] Söz konusu veriler ışığında yoksulluğun bütün psikiyatrik problemler için kendi başına risk olduğunu belirten Psikiyatr İlker Küçükparlak’ın, “Yoksulluğun tek başına intihar riskini bu derece artırmasından ziyade yoksullaşmanın intihar riskini daha çok artırdığını söyleyebilirim. Kriz olmadığında da yoksulluk intihar için bir risk faktörü. Çünkü ruh sağlığını zorlayıcı bir konu,” [138] ifadelerinin altını çizmeliyiz. Kuşku yok: İşsizlik ve yoksulluk sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bir sorundur. Bir yandan işsiz ve yoksul sayısı, diğer taraftan bireysel ve toplu intiharlar giderek artıyor. Emekçi intiharlarını anlamaya ve açıklamaya dönük olarak Friedrich Engels’in, “Bazıları yenik düştü ve ahlâksal açıdan çöktü. Bazıları hayatından vazgeçti. Bazıları ise yazgısına boyun eğdi ve yasalara uyumlu yaşamı seçti. Bazıları da burjuvaziye karşı kendilerini koruyup tüm güçleri ile insanlık onurunu savundu,” [139] anlatısında bize gerekli olan “burjuvaziye karşı kendilerini koruyup tüm güçleri ile insanlık onurunu savundu” vurgulu teorik, siyasal ufuktur. V. AYRIM: KRİZ İMKÂNI (İLE TEHDİDİ) Kriz imkânının (tehdidiyle birlikte) devreye soktuğu gidişatta dikkatimizi işçiler ve kriz etkileşimine yoğunlaştırmalıyız. Çünkü ekonomik kriz derinleşirken işçi sınıfına çıkarılan fatura ağırlaşıyor. Üstelik faturanın ödetilmesi konusunda henüz yolun başında olduğumuzu düşünürsek önümüzdeki süreçte işçi sınıfının çok daha ağır bedeller ödemek zorunda bırakılacağını söyleyebiliriz. Malum üzere krizin ilk sonuçlarından biri işçilerin alım gücünün daha da düşmesidir. Yükselen enflasyon karşısında eriyen ücretlerin yerine konmaması, reel ücretlerin düşmesi sonucunu doğurur. Ve de esas gerçek, işçilerin yaşamın her alanında krizin etkilerini görmeye başladıkları ve “en kötünün” henüz gelmediğidir. 16

İnkâr etmekle gerçekler ortadan kalkmıyor. AKP iktidarının açıklanan eylem planları, ekonomik programlar da kriz karşısında sermayeyi korumaya dönüktür. Sermayeyi korumaya yönelik atılan her adım hangi isimle adlandırılsa adlandırılsın gerçekte işçi sınıfının iş ve yaşam koşullarını daha da ağırlaştıran, işçi sınıfına yönelik hak gasplarını içeren bir öze sahiptir. Örneğin büyük yaygaralar ile açıklanan “YEP” [140] krizin faturasını işçiye çıkarmaya yönelik bir programdır. Sendikaların kriz karşısındaki tutumunun pek de iyi olduğu söylenemez. Bunda iktidarın sendikal alana yönelik yürüttüğü saldırı politikaları sonucu sendikal örgütlülüğün zayıflamasının payı olduğu gibi, sendikal bürokrasinin uğursuz rolünün de çok önemli bir payı var. İktidar sendikaları devlet denetiminde korporatif örgütler hâline getirmeye uğraşıyorken; sendikal bürokrasinin özünde kuzu postuna bürünmüş kurt olduğunun da altı çizilmeli. Örneğin Türk-İş’in başkanının 200 bin işçiyi kapsayan kamu sözleşmelerinde sarf ettiği sözler durumun vahametini ortaya koymuştu. Özel sektörde de ücret zamları için fiilen baz oluşturması bakımından tüm işçileri ilgilendiren böylesi bir toplu iş sözleşmesinde Türk-İş başkanı Ergün Atalay, Aile ve Çalışma Bakanına eğilerek şöyle demişti: “Uzasa işi karıştıracağız, en azından kapattım böyle!” Bu sözlerin meali şuydu: “İşçinin tepkisini yatıştırmak için eylem ve grev yapmak zorunda kalacaktık; belki de işçiyi kontrol etmek zorlaşacak, grev genelleşerek siyasal iktidarı sıkıştıran bir mücadeleye dönüşecek ve bizim de pozisyonumuz tehlikeye girecekti. İyi oldu böyle, işi karıştırmadan kapattık!” Böylece Türk-İş başkanı asıl görevinin ne olduğunu istemese de milyonların gözü önünde ifşa etmişti. İşçi sınıfını felçleştiren bu korporatist sendikacılığın ihanetleri bunlarla sınırlı değil elbette. İşçilerin sefalet ücretlerine mahkûm edildiği, iş kazalarının katliam düzeyine yükseldiği, iş saatlerinin uzadığı koşullarda kıllarını kıpırdatmayan bu sendika bürokratları işçilerin aidatları ile kendilerine bambaşka bir dünya kurmuş durumdalar. Ne aldıkları maaşlar, ne oturdukları evler ne de kullandıkları lüks otomobillerin işçilerle bir ilgisi alâkâsı var. Üstelik bu sendika bürokratları tüm bunları gayet normalmiş gibi sunmakta da bir beis görmeyen aymazlıktan malûldürler. Bu bürokrat takımının alayı işçilerin rüyasında göremeyeceği kadar lüks içinde yaşamaktadırlar. Söz konusu durum korporatist sendikacılığın işçi sınıfının düşmanı olduğunu tüm netliğiyle ortaya koymaktadır. [141] Bu olumsuzluğu olumsuzluğu aşmak için “Emekçi örgütlenmeli, emek siyasallaşmalı” [142] çözümüne sarılarak, “ortak mücadele”nin [143] önü açılıp, “Genel Grev, Genel Direniş” hattına yığınak yapılmalıdır. Unutulmamalıdır ki sınıf mücadelesi, sendikaların icadı değildir. Kapitalist sistemde emekçiler için yaşamanın bir gerçeğidir. İşçinin emek gücünü satın alan kapitalist, bu emek gücünü mümkün olduğunca verimli ve üretken kılmaya çalışır. Kapitalist, işçileri ertesi gün geri gelebilmek için enerji toplamak üzere gecekondu mahallelerine sürükleyerek bu üretkenlikten elde edilen kazancı korur. Daha üretken olmak ve bu üretkenliğin kazanımlarını kapitaliste bağışlamak konusundaki bu baskı sınıf mücadelesinin özüdür. İşçi, üretimden daha iyi bir pay istediğinde kapitalist onu dinlemez. İşte emekçilere, sınıf mücadelesine bilinçli bir şekilde girmeleri için ses veren şey, XIX. yüzyıl icadı olan grevdir. Bu konuda kriz işçi sınıfına (tehdidi ile) müthiş imkânlar sunmaktadır. İmkânlar konusunda ilk anımsanması gereken; “Tarih hiç bir şey yapmaz… elinde muazzam bir zenginlik tutmaz, muharebeler vermez… bütün bunları yapan, elinde tutan ve kavgaya tutuşan insandır, gerçek canlı insan; tarih öyle denildiği gibi insani kendi amaçlarına ulaşmak için kullanan insandan ayrı bir kişilik değildir; tarih kendi amaçları peşinde koşan insan etkinliğinden başka bir şey değildir,” [144] uyarısı ile Alexis de Tocqueville’in, “Organizasyon kurma hakkı vazgeçilmez bir hak ve özgürlüktür.” “Aktif gücü elinde bulunduran sadece devlet olmamalıdır. Eğer insanlar medeni olmak istiyorlarsa, organizasyon kurma sanatı geliştirilmeli ve genişletilmelidir,” saptamaları olmalıdır. “Küresel kapitalizmin pusulasız kaldığı dünyada” [145] krizi işçi sınıfı açısından devrimci bir imkâna çevirmek için sorunun özünün düzen(sizlik)in iktisadi temeli olan mülkiyet ilişkisinde saklı olduğunu görmekle mükellefiz. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip sınıf, mülksüz diğerlerinin emeğini sömürerek zenginlik elde ediyor. Bu el koyma biçimi, toplumsal ilişkileri düzenliyor. Hukuk, eğitim, ideolojiler bunun çevresinde şekilleniyor. Koca bir sömürü düzeni böyle ortaya çıkıyor. 17​Alabildiğine çarpık, bütünüyle irrasyonel bir düzen bu. Bu düzende en zengin yüzde birin serveti en yoksul 3.8 milyar insanınkine eşit. Bir milyara yakın insan açlık koşullarında yaşam sürüyor. Diğer yandan sömürenler birbirleriyle alabildiğine rekabet hâlinde. Bu rekabet krizleri derinleştiriyor. [146] Krizsiz kapitalizm olmuyor. Kapitalist sınıf krizlerle var olmayı sürdürüyor. Diğer yandan krizler devrimci dönüşümlerin de zeminini yaratıyor. Bu aslında bir yıkılma-sürme diyalektiği. İki sınıf arasındaki güç ilişkisi, örgütlülük düzeyi ve siyasal-ideolojik etki krizin nereye evrileceğini -devrimci duruma ya da restorasyona, devrime ya da karşı devrime, krizin nereye varacağını sınıflar mücadelesi- belirliyor. Öyleyse krizin imkâna tahvil edilebilmesi için işçi sınıfının örgütlü müdahalesinin bir parametre olarak devreye girmesi “olmazsa olmaz”dır. Evet ağır bir krizin eşiğindeyiz, işçi sınıfı alabildiğine örgütsüz, sermaye cephesi tüm iç çelişkilerine rağmen ayakta durmayı sürdürüyor. Krizin ortaya çıkardığı toplumsal maliyet tümüyle işçi sınıfının sırtına yüklenecek. İşsizlik, yoksulluk, pahalılık olarak… Bunu görmemek mümkün değil! Ancak bu hâlde dahi devrimci mücadelede sınıfın örgütsüzlüğünü veri almak, sınıftan kaçışa da kapı aralama riskini beraberinde getirir. Veri alınması gereken, sınıfın örgütsüzlüğünü örgütlemektir. Unutulmamalıdır ki, işçi sınıfından uzaklaşan sermaye sınıfına yakınlaşırken; işçi sınıfı, örgütlenme değil dayanışma unsuru olarak ele alınması -örgütlenme fikrini rafa kaldıran- bir sapmadır. “Kriz, işçi sınıfı için bir örgütlenme fırsatına çevrilemez mi?” sorusuna verilecek “Evet” yanıtı, acil gündem maddemizdir. V.1) M-L İÇİN İŞÇİ SINIFI “İyi de işçi sınıfı bunu başarabilir mi?” sorusunun yanıtına gelince; “Evet”, “Elbette”… Karl Marx, sınıfı, toplum çözümlemesinde akademik veya metodolojik kaygılarla değil; tarihsel bir formasyonun ancak özgül sınıf karakteri ile bu karakterin şekillenmesinde etken olan sınıf mücadelesi süreçlerinin çözümlenmesiyle anlaşılabileceğini düşündüğü için teorisinde merkezi bir konuma yerleştirdi. Öte yandan tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu ve proletaryanın sosyalist devrimin yegâne öznesi olduğunu açıkça beyan etmesine rağmen Karl Marx, yapıtlarında bütünlüklü bir sınıf modeli geliştirmediği gibi işçi sınıfı ile devrimci pratik arasındaki ilişkiye dair sistematik bir çözümleme de ortaya koymamıştır… Sınıf ve sınıf mücadelesinin Karl Marx’ın düşünce dünyasının odak noktasında yer aldığı çok açıktır. Nitekim daha çok bir siyasal iktisat çalışması olarak kabul edilen ‘Kapital’in anahtar kavramı ve çözümleme birimi de sınıftır. ‘Kapital’in ilk cildine 24 Ocak 1873 tarihli yazdığı Önsöz’de “Tarihsel görevi kapitalist üretim tarzını yıkmak ve sınıfları ortadan kaldırmak olan sınıf temsil edebilir: proletarya” ifadesiyle işçi sınıfının politik ve pratik konumunun altını bir kez daha çizmiştir… Kapitalist toplumda en yüksek aşamasına ulaşan “dehümanizasyona” uğramış olan proletaryanın kurtuluşu, yabancılaşmadan payını alan tüm sınıfların kurtuluşuna bağlıdır. Proletarya, bir bütün olarak toplumu özgürleştirmeden kendi kurtuluşunu gerçekleştiremeyecektir… Proletarya, “Ancak insanın tam olarak yeniden kazanılması ile kazanabilecek” bir sınıf olduğu, en önemlisi kapitalist toplumu komünist topluma taşıyabilecek “özel” bir sınıf olduğu için devrimci karakterlidir… Karl Marx’ın sınıfı, salt bir ekonomik inceleme nesnesinden ibaret görmediği, kapitalizmi bir ekonomik sistem olarak çözümlediği yapıtlarında bile sınıfı, ekonomik olmaktan çok toplumsal bir kategori olarak değerlendirdiği ortadadır… O hâlde Karl Marx’ın tarihsel hareket konusunda determinizm ile voluntarizmin diyalektik birliğini esas alan bir tutum içinde bulunduğu söylenebilir, Friedrich Engels bu durumu “tarihsel bileşke” kavramıyla niteler. Son dönem eserlerinde belirginleşen, maddi koşullar (yapı) ile öznel koşullar (iradi eylem) arasında uyum kadar karşıtlığı da kabul eden bir yaklaşım içerir. Karl Marx için proletarya, ne bir mesihvari kendilik, ne de bir kendinden menkul varlıktır; insanların tek tek yaşadığı çelişkiyi aşacak ortak aklın ve iradenin temsilcisi olabilecek bir sınıf olduğu, başka bir deyişle tekil insanların çıkarları ile onların türsel varlığının ortak çıkarları arasında yüzyıllardır süren çelişkiyi bir devrimle ortadan kaldıracak olan, “kolektif Prometheus”un kendisi olduğu için devrimci bir sınıftır. [147] 18

Kapitalist üretim tarzı varoldukça işçi sınıfının toplumsal/ siyasal bir özne olarak marjinalleşmesi veya yok oluşu söz konusu değildir. Ama sınıfın günümüz kapitalizminin koşullarında kolektif bir özne olarak yeniden inşası ve devrimci bir güç konumuna yükseltilmesi gerekmektedir. Bunu yapacak olan da devrimci siyasettir. Çünkü kendi tarihsel ve toplumsal çıkarlarını gözeten ve onları temsil eden bir siyasal iradenin öncülüğü olmaksızın hiçbir toplumsal kütlenin kolektif bir özne ve devrimci bir güç hâline gelmesi mümkün değildir. [148] VI. AYRIM: EVET İSYAN! Kapitalizmin tarihsel krizi ve emperyalist savaşla karakterize olan olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. [149] Dünyanın her köşesinde sermaye sınıfı işçi sınıfının kazanılmış haklarına acımasızca saldırıyor, krizin faturasını ona ödetmeye çalışıyor. Burjuvazi diğer taraftan gerici, otoriter rejimleri iş başına getirerek ve milliyetçiliği tırmandırarak işçi sınıfını körleştirmeye uğraşıyor. Ne var ki dünyanın pek çok ülkesinde işçi sınıfı sermayenin yarattığı bu baskıcı, boğucu atmosferi kitlesel isyanlarla deliyor ve geleceğe dair umutları her defasında yeniden yeşertiyor. Şili, Haiti ve yanı başımızdaki Irak ile Lübnan’da emekçiler kapitalist talana karşı isyan etmiş durumdayken; Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” zırvası bir kere daha tekzip ediliyor! [150] “İyi de ne oluyor” mu? Yaşan(a)maz hâle gelen dünyanın çivisi çıktı; eski düzene ait tüm kurum ve kuruluşlar köhnedi ve şirazelerinden çıktılar. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Batı sonrası döneme geçiyoruz. Herkes buna hazırlıklı olsun!” [151] diye boşuna söylemedi. ‘İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü’ direktörü Alphan Telek’e, “Dünya bir dönüşüm çağında ve sistem çatırdıyor… Sistem son derece kırılgan hâle geldi, gelişmiş batılı ülkelerde dahi,” [152] ifadelerini kullandıran tabloda “XXI. yüzyılın ilk çeyreği, anti-kapitalist isyanlar havzasını oluşturuyor.” [153] Jason Beaubien’in, “Küresel eşitsizlik, artık gelir eşitsizliğinden çok fırsat eşitsizliğiyle bağlantılı. Ve orta gelirli ülkelerde evrensel standartları internet sayesinde takip edebilen insanlar neleri kaçırdıklarının giderek daha fazla farkına varıyor, siyasetçilere karşı öfke artıyor,” [154] biçiminden liberal söylencesini bir yana bırakıp hatırlanmalı: Bu kriz kapitalizmin kriziyse -ki öyledir, krizin devrimci temelde çözücü gücü de kapitalist üretimin-zenginliğin, dolayısıyla emekçilerin sefaletinin de üretildiği fabrikalarda ortaya çıkarılacak ve gerçek çözümünü de orada bulacaktır. Toplumun ezici çoğunluğunu mülksüzleştirenler mülksüzleştirilip, üretim toplumsal ihtiyaçların karşılanması için yeniden örgütlenerek, sefalet mezara gömülecektir… Lübnan, Azerbaycan, Sırbistan, Fransa, Haiti, Honduras, Kolombiya, Ekvador, Uruguay, Şili, Irak, Sudan, Cezayir, Fas… Dünyanın çok değişik coğrafyalarında ve değişik vasilerle patlak veren halk isyanları sürüp gidiyor. Daha şimdiden 2019 halk isyanları yılı olarak tarihteki yerini aldı. Şili’de kamu ulaşımına yapılan zam, Lübnan’da WhatsApp vergisi, Ekvador ve Haiti’de yolsuzluk ve yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, Irak’ta yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik gibi sorunlar tetikleyici oldu. Peru’da Devlet Başkanı Martín Vizcarra’nın Kongre’yi, Kongre’nin de Devlet Başkanı’nı görevden alması üzerine ülke kendisini bir anda büyük bir yönetilememe krizinin girdabında buldu. Azerbaycan’da kitleler düşük ücretlere, yolsuzluğa ve siyasi baskılara karşı siyasi dokunulmazlıkların kaldırılması talebiyle sokaklara aktılar. Endonezya’da gerici otoriter devlet başkanı Joko Widodo’nun meclise getirdiği yeni ceza kanununda Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun (KPK) zayıflatılmasını içeren, evlilik dışı birliktelik, eşcinsel ilişki, tıbbi zorunluluk dışında kürtaj ve devlet başkanına hakaret gibi eylemlerin de suç kapsamına alınmasını öngören değişiklikler üzerine öğrenciler 23 Eylül’de parlamento binasının önünde toplanmayla başladılar. Katalonya’da 9 Katalan siyasetçinin İspanyol Anayasa Mahkemesi’nde cezaya çarptırılması kitlesel eylemlerin kıvılcımını çaktı. Değişik ülkelerde değişik sebeplerle patlak vermiş gibi gözüken kitlesel ve uzun soluklu eylemler, eşzamanlı oldukları gibi, talepleri ve hedefleri bakımından da ortak özelliklere sahipler. Bu zemini yaratan, uluslararası kapitalist sistemdir. Sisteme karşı mücadele ve başarının yolu da uluslararası sınıf ve emekçi halk hareketlerinin enternasyonal birliğinden geçmektedir. 2019 yazından beri süren hareketlere bakıldığında eylemlerin nispeten düşük katılımlarla başladıkları ve hızla büyüyerek eyleme sahne olan ülkelerin geneline yayıldıkları görülüyor. Genele yayılan eylemlerde öne çıkan taleplerin öncelik sıralaması ülkelere göre değişiklikler gösterse de temel taleplerde bir ortaklaşma söz konusu. Sermaye diktatörlüklerinin siyasal baskılarına karşı başlayan eylemlerde zamların geri alınması, kapitalist sistemin çürümüşlüğünün dışa vurumu olan yolsuzluk ve rüşvetçilerden hesap sorulması, çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin yükseltilmesi, eğitim ve sağlık hizmetleri olanaklarına erişim, emeklilik aylıklarının yükseltilmesi gibi talepler ileri sürülüyor… Daha şimdiden yüzlerce ölü, yaralı ve binlerce tutsakla kayıtlara geçen kitle isyanları dalgası hız kesmeden devam ediyor. Kitleler mücadele içerisinde öz deneyim ediniyor, eğitimden geçiyorlar. Burjuva hükümetlerin verdikleri tavizleri ellerinin tersiyle bir kenara iterek, yeni ve daha ileri talepler ileri sürerek ilerliyorlar. Irak’ta 74 insanın katledildiği eylemlerde, “Başbakan ve yozlaşmış parti sistemi devrilmedikçe protestolara devam” yazan pankartlar öne çıkmaya başladı. Şili’de Piñera, protestolar yüksek katılımla tüm ülkeye yayılıp, kontrol edilemez bir hâl alınca, Bakanlar Kurulu’nu değiştirme kararı aldı. Elbette 30 pesoluk metro zammını da geri çekti. Ne ki bunlar, Şili’de Chicago Okulu’nun “Chicago Boys” olarak bilinen neo-liberal iktisatçılarına ve Milton Friedman’a gönderme yapan, “Neo-liberalizm Şili’de doğdu ve Şili’de ölecek” gibi şiarların yazılı olduğu pankartların taşınmasını önlemeye yetmedi. Endonezya’da, 1960’larda yaklaşık 1 milyon komünistin katledilerek toplu mezarlara atılmasından bu yana ülkede sol motiflerin baskın olduğu, öğrencilerin ve işçi sendikalarının önderliğinde en kitlesel gösterilerden biri olarak görülen eylemler de devam ediyor. XX. yüzyılın sonuna doğru kapitalist sistem üzerine yapılan güzellemeler insan ömrüyle ölçüldüğünde uzun sürmüş gibi gözükse de toplumların tarihi bakımından uzun ömürlü olamadılar. Bizzat kapitalist üretimin temel yasaları tarafından hızla boşa çıkartıldılar. “Uzlaşma”, “barış”, “evrensel demokrasi” gibi, emekçi halkları ve onların öncülerini köleleştirmeyi hedefleyen gerici ideolojik kavramlar kapitalist üretimin çarkları arasında yerle yeksan oldular. Kapitalist üretim tam da böyle bir şeydir. “Bir kutuptaki zenginlik birikimi, aynı zamanda, öteki kutuptaki, yani kendi emeğinin ürününü sermaye olarak üreten sınıfın yer aldığı karşı kutuptaki sefalet, acı, kölelik, cehalet, vahşileşme ve manevi bozulmanın birikimidir.” [155] Tam da bu hoyratlık girdabında “uzlaşma”, “barış”, “evrensel demokrasi” gibi burjuva kavramlar da işçinin alın terini yutan çarklar arasında ezilerek yok olurlar, oluyorlar. [156] Bu noktada ne karamsarlığa [157] ne fal açmaya [158] gerek yok; yanıt sokaklardaki başkaldırılardadır ki, devrimci teoriye de son biçimini verecek olan, o yığın hareketi olacaktır. O hâlde sürdürülemez kapitalizme artık sadece “karşı çıkmak”la yetinmeyip, yerine “Ne koymak istediğimizi” netleştirme kapsamında tartışılması gereken daha çok şey varken; bu “sorun” zaten sadece konuşup, yazıp, tartışılarak çözülecek bir sorun değil. Bu noktada Perry Anderson geliyor akla. Anderson, V. İ. Lenin’in ünlü “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” sözünü hatırlatıp; “Ama o, aynı derecede önem taşıyan şu satırları da yazıyordu,” vurgusuyla; “Doğru devrimci teori, ancak gerçek bir kitle hareketinin ve gerçek bir devrimci hareketin pratik eylemiyle kurduğu yakın ilişkiyle son şeklini alır,” [159] der. Anderson burada teori ile pratiğin, düşünce, program ve projelerle gerçek hareketin başlangıçta hatta bir süre daha ayrı yataklarda akıp birbirlerine uzak düşebileceğini söyler. Fakat özellikle plan ve projelerin ancak hareketle ve hareketin özneleriyle -yani temsil iddiasında olduğu sınıf güçleri ve eylemle- ilişki kurabildiği ölçüde hayatiyet ve geçerlilik kazanacağının altını kalınca çizer. Dolayısıyla bu buluşma doğrultusunda ısrarlı ve inatçı bir çaba içinde olunmadığı sürece en parlak fikir ve projeler bile kâğıt üzerinde kalmaktan kurtulamaz. Anderson sözünü şöyle bağlar: “Söylenebilecek tek şey şudur: Kitlelerin kendisi konuştuğunda Batı’nın elli yıldır çıkardığı teorisyenlere benzer teorisyenler ister istemez susacaklardır.” [160] Bu vurguyu asla göz ardı etmeyip; V. İ. Lenin’in, “Hiçbir kurtuluş yoktur, bu yol proletarya devrimi yolu değilse” eşliğinde Leninizm’siz bir Marksizm yalanına “Hayır” denilmelidir! Yani post-Leninizm, emperyalist kapitalist dünya düzenine mahcup bir adaptasyon olarak görülüp; “devrimler çağı kapandı, demokrasi çağına girdik” diyenlere aldırılmamalıdır. “Her ülkede sol içinde temel ayrım şudur: Devrimi zafere kavuşturmak için işçi sınıfının bütün ezilenlerin önüne düşmesini sağlayacak, bütün ezilenleri işçi sınıfının etrafına toplayabilecek, Leninizmin proletarya hegemonyası stratejisini uygulamaya koyabilecek bir devrimci parti gerekli midir, değil midir? Neden işçi sınıfı merkeze konuluyormuş diye sorana cevap verelim: Öyle olmazsa kazanamayız, siyasi iktidarı alaşağı etsek kapitalizmi ortadan kaldıramayız, her pislik geri gelir de ondan! [161] O hâlde Metin Yeğin’lerin dahi, “Yıllardır dilimize pelesenk olmuş, eğer her yerde cüretli davranmazsak, her şey dönüp dolaşıp, hacıyatmaz kapitalizminin esnek gücüne yenilip toz oluyor,” [162] 20​demek zorunda kaldıkları olağanüstü dönemin hakkını verebilmek için tartışmaya yer bırakmayacak bir dönemeçte olduğumuzu bir an dahi unutmamalıyız… Evet dünya; kriz, savaş, isyan ve devrimci ayaklanmalarla karakterize olan bir döneme girdi. Elbette isyan dalgasının ardındaki nesnellikle; yani kâr ve sermaye birikimini arttırmak amacıyla yapılan kapitalist üretim, doğada ve toplumda büyük tahribatlara yol açarak çelişkileri alabildiğine derinleştirmiş, bir kırılma ve patlama noktasına taşımıştır. Sistem, her alanda geniş ölçekli bir tıkanma ve çıkışsızlık yaşamaktadır. Şimdi Arundhati Roy’un, “Her halkın, her topluluğun bir direniş kültürüne, iktidara zorluk çıkarıp ona itaat etmeme kültürüne ihtiyacı var,” sözünü anımsayıp; hayata geçirme zamanıdır! 15 Aralık 2019 23:55:19, İstanbul. N O T L A R [1] 22 Aralık 2019 tarihinde ‘İzmir İşçi Kurultayı’nın Aliağa’da düzenlediği ‘Kriz ve Sınıf Mücadelesi’ başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Ocak 2020… [2] Saul Bellow. [3] 1793’de Kral XVI. Louis’in kafasını giyotinde kesildi. [4] “Her toplumsal sistem, tarih gerçek olanı kendisine anlatana kadar kendisini ölümsüz olarak düşünür. Tarih boyunca, saldırıya uğrayan her toplumsal sistem kendisini savunmuştur ve kendisini şiddetle savunmuştur. Hiçbir toplumsal sistem kendisini kendi öz iradesiyle tasfiye etmemiştir. Hiçbir toplumsal sistem devrimcilere razı olmamıştır.” (Fidel Castro.) [5] “Kapitalizm gezegeni yok ediyor. Geçmiş krizlerden kurtulan iki eski numara -savaş ve alışveriş- işe yaramayacak.” (Arundhati Roy.) [6] Umut Soytaş, “Sermaye Diyalektiği”, Mülkiye Dergisi, No: 2018 42(1), s.79-114 [7] Erhan Erbay, “Ulus Devlet-Kapitalist Devlet Farkı Üzerine”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2019, s.2. [8] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1970. [9] https://www.oxfam.org/en/research/economy-99 [10] Utku Kızılok, “Kapitalizmin Tarihsel Krizi”, 5 Nisan 2017… https://marksist.net/utku-kizilok/kapitalizmin-tarihsel- krizi.htm [11] Elif Çağlı, “Kapitalizm Krizlerden Kurtulamaz”, 20 Ekim 2018… https://marksist.net/elif-cagli/kapitalizm-krizlerden- kurtulamaz [12] Karl Marx, Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt III: Bir Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1978, s.221. [13] Antik Yunan yazarı Aiskhylos’un sözüdür: “Savaşın ilk zayiatı gerçeklerdir.” Yani savaşta önce gerçekler ölür… “Propagandayla zehirlenmedikleri sürece, kitleler asla savaş düşkünü değildir” der Albert Einstein da. Barış içinde bir yaşamı hazırlamada kendine insanım diyen herkese görev düşüyor. “Siz savaşla ilgilenmiyor olabilirsiniz, ama savaş sizinle ilgilenmektedir” deniyor ya; bu gerçeği unutmadan düşünce ve amaçları ne olursa olsun her kesimin ve onları temsil eden kitle örgütlerinin bu konuda aktif rol üstlenmeleri gerekir. Ancak bu sayede savaşı kışkırtan politikaların önüne geçilebilir. Evet. Cengiz Aytmatov”un dediği gibi: “İnsan ve onun geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğmamalı. Korku değil cesaretle savaşın karşısına dikilmek zorundayız.” (Hicri İzgören, “Savaşın İlk Zayiatı Gerçeklerdir”, Yeni Yaşam, 1 Ekim 2019, s.11.) [14] Elif Çağlı, “Gerçekler Ortada!”, 31 Aralık 2015… https://marksist.net/elif-cagli/gercekler-ortada.htm [15] “Dünyanın En Zenginleri Açıklandı (Lider Değişmedi)”, 11 Eylül 2019… https://www.ntv.com.tr/galeri/ekonomi/dunyanin-en-zenginleri-aciklandi-lider-degismedi [16] Cem Keskin, “2023’e Doğru Gelir Eşitsizliği Giderek Artıyor”, 16 Mayıs 2016… https://marksist.net/cem- keskin/2023e-dogru-gelir-esitsizligi-giderek-artiyor.htm [17] Aslı Aydın, “Gelir Eşitsizliğinden Kim Ne Anlıyor?”, 1 Aralık 2019… https://www.birgun.net/haber/gelir- esitsizliginden-kim-ne-anliyor-278338 [18] “820 Milyon Aç 670 Milyon Obez”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2019, s.16. [19] Can Deniz Eraldemir, “Kemal Zeki Taydaş: Dünya Gıda Günü”, Evrensel, 16 Ekim 2019, s.12. [20] Figen Atalay, “Dört Çocuktan Biri Yok”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2019, s.8. [21] “Her 7 Bebekten 1’i Zayıf Doğuyor”, Yeni Yaşam, 18 Mayıs 2019, s.3. [22] “Her 1 Saniyede Bir Anne ya da Bir Bebek Ölüyor”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2019, s.16. [23] “Dünya Çocuklara Cehennem Oldu”, Yeni Yaşam, 17 Kasım 2019, s.12. [24] Erinç Yeldan, “OECD’den Vergi Adaletsizliği ile Mücadele”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2019, s.11. [25] Lloyd Russell-Moyle, “Milyarderler Var Olmamalı”, Birgün, 4 Kasım 2019, s.5. [26] “Araştırma: Almanya’da Emlak Sahipleri Daha da Zenginleşti”… https://www.dw.com/tr/ara%C5%9Ft%C4%B1rma- almanyada-emlak-sahipleri-daha-da-zenginle%C5%9Fti/a-50678416 [27] Oxfam, Briefing Paper, Ocak, 2017; An Economy For the 99%. [28] ITUC Global Rights Index, 2019. https://www.ituc-csi.org [29] 7.6 milyarlık dünya nüfusunun 5.7 milyarı çalışabilir nüfus içinde yer almaktadır. Bu kitle içinde herhangi bir işte çalışan 3.3 milyar insanın yalnızca yüzde 3’ünün “işveren” olması çok şey anlatmıyor mu? Üstelik bu sayının içinde küçük atölye 21

Simone de Beauvoir, “Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey, pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir,” der… [119] Émil Durkheim, İntihar, Çev:: Özer Ozankaya, Cem Yayınevi, 2002. [120] Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, Çev: Oktay Emre, Sosyalist Yay., 1994. [121] Karl Marx, İntihar Üzerine, Yeni Hayat Yay., 2006. [122] yage, s.9-10. [123] yage, s.10-11. [124] yage, s.13. [125] Levent Toprak, “Artan İntiharlar Neyi Gösteriyor?”, 22 Kasım 2019… https://marksist.net/levent-toprak/artan- intiharlar-neyi-gosteriyor [126] Justin Dupre-Harbord, “Depressing depression: mental illness and work, (10 July 10 2014), http://insightsblog.oecdcode.org [127] BBC News, “Privatisation ‘raised death rate”, (15 January 2009), http://news.bbc.co.uk [128] Zsuzsanna Jakab,, “Reflections on the impact of the financial and economic crisis on health and health systems in the European Region”, WHO Regional Director for Europe, (15 February 2013), http://www.euro.who.int [129] Mustafa Durmuş, “İntiharlar İşsizlik ve Yoksulluk”, Yeni Yaşam, 18 Kasım 2019, s.4. [130] “Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey, pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir.” (Simone de Beauvoir.) [131] Aydın Tonga, “Sebebi Kabul Edilmeyen Ölümler”… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/11/09/sebebi- kabul-edilmeyen-olumler/ [132] Mustafa Kömüş, “Maddi Sıkıntı Yaşayan 4 Kardeş Evde Ölü Bulundu”, Birgün, 7 Kasım 2019, s.5. [133] “AKP Döneminde 47 Bin 835 Kişi İntihar Etti”, Yeni Yaşam, 20 Kasım 2019, s.3. [134] Burcu Cansu, “Geleceğe Güvensizlik İntihara Sürüklüyor”, Birgün, 2 Kasım 2019, s.10. [135] Güven Gürkan Öztan, “Yaşamayı Savunmak Politik Bir Meseledir”, Birgün, 18 Kasım 2019, s.3. [136] Mustafa Kemal Erdemol, “Fatih’teki Toplu Aile İntiharı Karşılaştığımız İkinci Olay”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2019, s.9. [137] Dilan Esen, “Antalya’da 4 Kişilik Ailenin Ölümüne İlişkin Komşularından Açıklama”, 9 Kasım 2019… https://www.birgun.net/haber/antalya-da-4-kisilik-ailenin-olumune-iliskin-komsularindan-aciklama-275768 [138] Dilan Esen, “Kriz Bir Faciaya Daha Yol Açtı”, Birgün, 10 Kasım 2019, s.8. [139] Gamze Yücesan Özdemir, “Kara Gün Kararıp Gitmez: Emekçi İntiharlarına Dair”, Birgün Pazar, Yıl:16, No:622, 17 Kasım 2019, s.3. [140] Prof. Dr. Korkut Boratav, “YEK”in de -önceki gibi- IMF’nin önerileri doğrultusunda hazırlandığını vurguladı. (Mustafa Çakır, “Boratav: IMF Önerileri YEP’te”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2019, s.11.) [141] “Korporatizm işçi sınıfının düşmanıdır ve faşizme geçişin ön hazırlık safhasıdır. Çünkü korporatizm sınıf ayrımlarının üzerini örter. Bu yaklaşıma göre işçi sınıfı ve burjuvazi değil, meslek örgütleri vardır; ekonomik süreçlere sınırsız biçimde müdahale eden devlet ise onları ortak çıkarlar temelinde birleştirmektedir. Lakin hakikâtte işçi sınıfı, devlet denetimine alınan sendikalar eliyle kontrol edilmekte, işçi sınıfının mücadelesi bastırılmakta, sermaye sınıfı ise palazlandıkça palazlanmaktadır. Korporatizm, Mussolini İtalya’sında, Hitler Almanya’sında ve Franco İspanya’sında uygulanarak işçi sınıfının mücadelesi bastırılmıştır. Korporatizmde, özellikle işçi sınıfı kitlelerinin bilincini felçleştirmek amacıyla demagojik bir ‘eşitlik’ vurgusu yapılmaktan geri durulmaz. Devletin kendini sınıflar üstü olarak sunması, sınıfsal ayrımları sözde yok sayıp sendikaları ve işveren örgütlenmelerini mesleki örgütler biçiminde kendi bünyesinde birleştirmesi bu ‘eşitliğe’ kanıt olarak gösterilmektedir.” (Utku Kızılok, “AKP’nin Korporastist Hamleleri ve Sendikal Hareket”, 2 Kasım 2015… https://marksist.net/utku-kizilok/akpnin- korporatist-hamleleri-ve-sendikal-hareket) [142] Mehmet Şakir Örs, “DGM Direnişi, Emeğin Örgütlenmesi ve Bugün”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2019, s.2. [143] Hükümet ve sermaye örgütlerinin “çalışma yaşamında daha fazla esneklik” adı altında gündeme getirdiği politikalara sendikalardan tepki geldi. DİSK, emeğin kazanılmış haklarının tehlikede olduğu uyarısı yaptı, tüm işçi örgütlerini ortak mücadeleye çağırdı. (“Emeğin Kazanılmış Hakları Tehlike Altında”, Birgün, 1 Kasım 2019, s.10.) [144] Karl Marx-Friedrich Engels, Kutsal Aile, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2003. [145] Hayri Kozanoğlu, “Küresel Kapitalizm Pusulasız Kaldı”, Birgün, 22 Ekim 2019, s.14. [146] Alpaslan Savaş, “Krizi İşçi Sınıfı İçin Fırsata Çevirmek”, Gelenek, No:137, Ocak 2019… https://gelenek.org/krizi- isci-sinifi-icin-firsata-cevirmek/ [147] Tülin Öngen, Prometheus’un Sönmeyen Ateşi Günümüzde İşçi Ateşi, Alan Yay., 1994. [148] Tülin Öngen – Kansu Yıldırım, “Marx, Kapital ve ‘Kolektif Prometheus’…”, Birgün Kitap, 11 Mayıs 2018… https://www.birgun.net/haber/marx-kapital-ve-kolektif-prometheus-215526 [149] “Kapitalist emperyalizm hakkında iyi kötü bir fikrimiz var: Kapitalist emperyalizm, askeri müdahaleden, darbeden, açık şiddetten daha geniş bir pratikler alanını kapsıyor, özellikle ekonomik bağlamlılık ilişkileri, ideolojik etki üzerinden işliyor. Dahası, V. İ. Lenin ve N. Bukharin emperyalizmin tek tek ülkelerin politikalarına değil, kapitalist sistemin son aşamasına ait olduğunu vurguluyorlardı. Belki, o dönemde bunu anlayabilmek o kadar kolay değildi, ama kapitalizmin yapısal krizinin, ‘küreselleşme’ denen sürecin içinde şimdi konunun açıklığa kavuşmuş olması beklenir. Günümüzde, bir dünya sistemi olarak kapitalizmin, ekonomik, finansal, veri toplama, küresel izleme, istihbarat ve manipülasyon pratiklerini, kültürel etkilerini göz önüne almadan, tek bir ülkenin şu veya bu politikalarına karşı çıkarak emperyalizme direnilemez, ama ulusalcılık adına iktidardaki despotları, ya da bir başka emperyalist gücü desteklemeyi meşrulaştırmak pekâlâ olanaklıdır. Bugün emperyalist sistemin dört ana (ABD, AB, Rusya ve Çin) bileşeninden söz edilebilir. Günümüzde, emperyalist sistemin dinamiklerini, bu bileşenlerin ekonomik, siyasi çıkarlarını koruma ve genişletme çabaları belirliyor. Emperyalizme 24​direnmek, bu bileşenlerin oluşturduğu sisteme direnmek anlamına gelir, bileşenlerden birine karşı öbürüne yaslanarak direnmeye çalışmak, emperyalizmin ‘pençesinden’ kurtulmaya yetmez.” (Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Emperyalizm’ ve ‘Ulusalcılık!’…”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2019, s.11.) [150] “Soğuk Savaş bittiğinde siyaset bilimci Francis Fukuyama o meşhur makalesini kaleme aldı: “Tarihin Sonu mu”? Makalesinde savunduğu sava göre liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ile dünya arasında duran son engel de kalkmıştı. Birçok insan ikna oldu… Son 40 yıldır zengin-fakir tüm ülkelerdeki elitler, neo-liberal politikaların hızlı ekonomik büyüme getireceğini ve kazanımların ‘yoksullar’ dahil herkese yayılacağını savunup durdular. Şimdi bunun böyle olmadığına dair kanıtlar elimizde. Son yıllarda elitlere ve demokrasiye yönelik güvenin eridiğine şaşıralım mı?… Bu büyük kandırmacanın sonuçlarını şimdi yaşıyoruz. Elitlere, neo-liberalizme zemin olan ekonomi ‘bilimine’ ve tüm bunları mümkün kılan, paraya boğulmuş siyasi sisteme… Tarihin sonu değilmiş!” (Joséph E. Stiglitz, “Tarihin Sonu Değilmiş”, Birgün, 11 Kasım 2019, s.5.) [151] Fuat Bol, “Dünya Ya Olacak Ya Olacak!”, Hürriyet, 20 Kasım 2019, s.18. [152] Şerif Karataş, “Alphan Telek: Dünya Bir Dönüşüm Çağında”, Evrensel, 30 Ekim 2019, s.9. [153] Mehmet Ali Çelebi, “İsyanlar Kapitalist Sistemin Sütunlarını Kırıyor”, Yeni Yaşam, 2 Aralık 2019, s.8. [154] Jason Beaubien, “XXI. Yüzyılda Eşitsizlik: Mesele Artık Para Değil”… https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/12/13/21-yuzyilda-esitsizlik-mesele-artik-para-degil/ [155] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965 [156] K. Ali, “Halk İsyanları Çıkışın Yolunu da Açacaktır”, Kızıl Bayrak, No:2019/41, 8 Kasım 2019, s.16. [157] “Mao’nun şu sözünü sık sık anımsarım: ‘Kapitalizm kâğıttan bir kaplandır.’ Ne yazık ki, yaşadıklarımız kapitalizmin bin başlı bir canavar olduğunu bizlere her gün öğretiyor. Kâğıttan bir kaplan yok karşımızda, kendi amaçları için ülkeler yıkan, binlerce insanı ölüme sürükleyen, insan kanıyla, çocuk kanıyla beslenen bir canavar var.” (Işıl Özgentürk, “Bin Başlı Canavar: Kapitalizm”, Cumhuriyet, 17 Kasım 2019, s.12.) [158] “Son 10 yıldır orada burada art arda patlayan isyanlara tanıklık etmekteyiz… Bunlarla ilgili farklı nedenlerden söz edilebilir; kısa bir analizle ‘siyasal ve ekonomik’ gibi iki temele dayandığı da söylenebilir. Ancak bu isyanlarla ilgili ortak bir sonuç var; ister siyasal ister ekonomik olsun, isyanların adresi SİYASET ve DEVLET… Özetle, günümüzde siyaset ve liberal demokrasi büyük hayal kırıklığı! Bunu gidermek için liberal demokrasi ve kapitalizm mi dönüşecek, yoksa yıkıma mı uğrayacak, bilemiyoruz.” (Meryem Koray, “İsyan Dalgalarının Adresi: Siyaset ve Devlet…”, Birgün, 1 Kasım 2019, s.8.) [159] Perry Anderson, Batı’da Sol Düşünce, çev: Bülent Aksoy, Birikim Yay., 1982. [160] H. Selim Açan, “Alternatif Sorunu”… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/12/05/alternatif-sorunu/ [161] Sungur Savran, “Dünya Devrimi Karşısında Post-Leninizm ve Devrimci Marksizm”, Gerçek Gazetesi, No:123, Aralık 2019. [162] Metin Yeğin, “Bolivya ya da Amed”, Yeni Yaşam, 5 Aralık 2019, s.9. 25




Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!