Hilmi Toy

“Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin…” dediği gibi Virginia Woolf’un, güzeldiler ve iyi olan kimseye kötülüğü öngörmediler.

İşte onlardan biridir Dursun Abi. Bu dünyada usulca hayatımıza dokunarak hafif adımlarla gülümseyerek geçenlerdendi. Kelkit’liydi, doğduğu yer kadar yaşadığı yere de bağlı, dil, din, ulus ayrımı gözetmeyen, “işçilerin vatanı yoktur” bilincine sahip enternasyonal bir kimliğe, inanca bağlı, dünyayı evi bilen bir işçiydi Dursun Abi. Ulm-Laichingen de sonsuz bir uykuda uyuyor şimdi. Çünkü doğduğu kadar yaşadığı şehirliydi ve severdi ayrı gayrı tutmadan.

1 Nisan 1947 Kelkit doğumlu Yusuf Ziya Doğan. Ama ailesi dahil herkes Dursun olarak bilir, tanır, söz eder. ‘Göbek adı’ çokluk öne geçer ‘bizim memlekette’ diye anlatır yaşlılar. Onlardan biridir Dursun Abi. 2009 yılında uğruna ömrünce mücadele ettiği bir günde, 1 Mayıs’ta 62 yaşında veda etti bize. Güzel insan güzel bir günü bıraktı anısına. İşçiydi, emekçiydi, sınıf devrimcisiydi kelimenin tam anlamıyla. Sosyalizme inanıyor ve bunun mücadele değerlerini yaşamının her adımında koruyordu.

Gönlü engin, mütevazi, yüreği insan sevgisiyle doluydu. Yoldaş sevgisi yüceydi. Gördüğünde, görüştüğünde sevincinden, heyecanından, saygısı ve sevgisinden yanakları al al olur, alnı pul pul terlerdi Dursun Abinin. Ne zaman ziyaretine gitse bir dostu, arkadaşı, can bildiği, kendisi gelemediğinden bir yandan mahçup olur, yüzünde mahçubiyetin tebessümü belirir, öte yandan sevincinden gözlerinin de içi gülerdi. Çevresinde onu tanıyan herkesçe sevilen sayılan biriydi. Hani “tertemiz insan” derler ya aynen öyleydi. İşçi sınıfı davasının insanıydı. En çok sevdiği günlerdendi 1 Mayıs. Gelip çattığında gün, tüm zamanları 1 Mayıs’tı, tüm yollar 1 Mayıs’a çıkardı onun için. Yaşadığı sürece sağlığı elverdiğince 1 Mayıs’a ilk gelenlerden olurdu.

Ve bir gün geldi, 1 Mayıs’ta ilk veda edenlerden oldu yaşama. Üstelik doğum gününden bir ay sonra. Kalbi yenik düştü bu köhne, vahşi, barbar düzenin ağır yaşam ve İş koşullarına. Bugün baktım tarihe 11 yıl olmuş ayrılığına. 11 yıl. Anısı emanetimiz yaşam hanemizde. Anısı yol ışığımız Dursun Abinin.

Seni özledik Dursun Abi, seni seviyoruz. Bugün 1 Mayıs, Ulm’da buluştuk yine. Sen yoktun ama anıların vardı bizimle, bizle saf tuttu anıların. Ve bugün bir dost daha erkenci vedalara katıldı sen gibi. 1 Mayıs’ı yadeyledi. Adı Sevim, Adı Yeter, Uçar soyadı. Adı gibi ömrünün son anında “Yeter” deyip Uçar’casına göçtü buralardan. Sana komşu gitti sınırsızlıkla. Tanışmısınız bilmiyorum, ama tanımış olsaydın severdin bilirim.

Bugün sana yazacaktım Dursun Abi. Sadece Senin için yazmak istiyordum aslında. “Günlerin bugün getirdiği haber”le geciktim yazmaya.

Çünkü böylesi güzel bir günde son türküsünü 1 Mayıs’ta söyledi ve gitti bir dostta.

Bu sabah, 1 Mayıs gününde kardeşi Yaşar’ın mesajıyla öğrendim acı haberi. Bir kaç gün önce değerli arkadaşım memleketten arayıp durumunun ağır olduğunu haberdar etti beni. Üzüldüm. Kardeşi Yaşar’ı arayıp sordum. Söyleyecek söz bulamadım. “geçmiş olsun” demenin bile karşılığı yoktu, anladım. Derin bir üzüntü çöktü içime. Kaçındım tüm sözcüklerin sesinden. Sessizliğin içinde sustum sustum.

Keşkeleri bağrımıza bastık şimdi. Acabaları geride bıraktık. Bir dost, bir arkadaş, bir can acısını daha yüklendi kahrederek yüreğimiz. Sevim Yeter Uçar da o çokça sitem ettiği erkenci vedalara katıldı.

Üzgünüm, bugün ayrılık günüymüş meğer. Bizler 1 Mayıs’a giderken, alanlara çıkmak isterken kara mı kara düzenin Coronalı günlerinde, O sonsuz bir yolculuğa çıktı. Dursun Abi gibi ömrünce uğrunda mücadele ettiği bir günde, 1 Mayıs’ta veda edip ayrıldı aramızdan. Güzel bir günde “hoşça kalın, sizi seviyorum” deyişinin acısı yüreğimizde “güle güle” demek düştü bize.

Yeter Uçar 10 Mart 1965 yılında Dersim’de doğmuş. Sonra ailesi Mersin’e göç etmiş. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Mersin’de geçmiş. 70’li yılların sonlarında çok genç yaşta devrimci düşüncelerle tanışıp örgütlü mücadelede yer alıp, militanca bir yaşam örgütlemiş. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinden bir ay sonra Mersin’de gözaltına alınır. O dönem Mersin 1. Şube Müdürü Ömer Güneş, Hanifi Avcı, T. Çakır ve Komiser Nedim’in başında olduğu sorgucu ekibin en ağır işkenceli sorgularından geçer. Alnı açık, başı dik çıkar sorgudan. Kısa süreli bir tutukluluk yaşar. Yaşamın onca çilesini çekti, inancıyla tutundu hayata. Bu kahrolası sistem, yıkılası düzen ve her şeye rağmen son nefesine kadar ellerinden tuttuğu hayat onu çokça incitti, direngen bir insan, dirençli bir kadın olarak “kavgası kabulümdür” diyerek yaşadı. Yüreği yaralıydı. Tuz bastı yarasına, umuduyla sardı. Zorlu yolun zorlukları içinde bir yaşamı oldu, çok şey zordu onun için, zor bir insandı ondan ötürü.

Öfkesini sınıf kiniyle bileyendi faşizme karşı, ırkçılığa, ayrımcılığa ve her türden gericiliğe karşı. Zorlukları dişiyle tırnağıyla, acısını dudaklarını kanatırcasına ısırarak aşan bir insandı. Gencecik yaştayken daha devrime gönül vermiş ömrünce de sosyalizme olan inancını korumuş bir insandı Yeter Uçar. Dersimli olduğu kadar Çukurovalı, Mersinliydi. Ama bir o kadar da ömrünün yarısını geçirdiği, yaşadığı çok dilli İsviçre’li, Delemont’luydu. 40 yıl geçmiş aradan, 40 yıl sonra bile adını unutmayıp sorana rastladım Mersin’de. Yaşam öyküsünü anlatanları dinledim. İnsanın yaşarken iz bırakması yaşadığı her yerde, böyle bir güzellik işte.

Dünyayı kendilerince bölüp sınırları çizen kapitalist emperyalist sistemde doğduğu ve yaşadığı yurdu arkasında bırakarak göç etmek zorunda kalarak mülteci yoluna revan olduğunda iki küçük oğlu vardı yanında. Ele avuca sığmayan iki oğulla yaşama ve inandığı değerlerle mücadeleye tutundu. Bu sistemle, bu kara düzenle hesabı vardı, yarına umutları, savaşsız ve sömürüsüz bir dünyası olan sosyalizme inancı vardı. Kimi sevdi kimi sevmedi birebir bilemem bu dünyada, sevmediği birinden çokça sevdiği, ömrünü hasrettiği iki oğulu ve bir de ne olursa olsun inandığı değerlerle emekçi bir kadın olarak mücadelesi vardı.

Açık sözlü, hesapsız kitapsız, sözünü esirgemeyen, düşündüğünü söylemekten kendini alıkoymayan biriydi tanıdığım kadarıyla. Kızardı, kızdırırdı çokça, kırdığı da olurdu bazen ama küsmesi olmazdı. Mertti, yiğitti, kadir kıymet bilendi. Gösterişsizdi, sade bir yaşamı vardı. Kanser denen illet yakaladı yaşamının son yıllarında. İstanbul’a geldiğinde görüşemedik ama Dersim’e geçtiğinde telefon etti görüştük. ‘Sağlık nedeniyle İstanbul’da çok kalamadım, görüşmediğimize üzüldüm’ dedi. Sesini duymak sevindirdi beni her şeye rağmen. Dersim’den Delemont’a döndükten iki üç ay sonra bu kez biz aradık ona hepimizden çok yakın olan bir dostla Türkiye’de.

Amansız Hastalıkla mücadele edecek gücüne güç katsın diye Küba’yı gördü, CHE’yi de ziyaret etti. Arayıp sorduğumda Küba dönüşü, hayrola Küba’yı bile gezdin deyip takıldığımda “bu kadarlık da lüksümüz olsun yaaa” deyip güldü. Mutluydu ömrü hayatında “sağlık” nedeniyle de olsa emperyalistlerin ekonomik, ticari ambargo ve yatırımlarla boğmaya çalıştığı demokratik Küba’yı ve her devrimci gence idol olan CHE’yi görmekten, o topraklara ayak basıp iz bırakır olmaktan.

Stuttgart’lı Osman Amca, Düztepeli Aşe ana, genç yaşımda tanıdığım bilge insan, Karşıyakalı Boyno Mamed, Karşıyaka’nın ‘Küçük Yaşar’ı, ya da Nihat Behram’ın ‘Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’ kitabında adı geçen ‘Sarı Yaşar’ı, Hacibabalı Kadı da denilen Haci Emmi, Haan’lı Kalender Abi, Zeynep Bacı, Mustafa Abi, Maraş Yörükselim’li Höseyin Amca, Alibeyköy’lü Hala, Paris’li Haydar Abi, 45 yıllık Göçmenliğin Hammalı Şerif Baba, Dursun Abi, Bern’li diyeceğim ama Dersim’e haksızlık olmasın Düzgün Usta, Koynunda Mektuplar taşıyan Stuttgart’lı Meryem Ana, Esenyurt’un Cemil Abisi, Aysel’imiz, Muharrem Usta, Herkesin Dortmund’lu Elif Aplası, Ulm’lu Sakine…Stuttgart’ta tanıdığım hep ‘Asi gencimiz’ diye aklıma gelen Şahin, Zeliha, Ali Asker, ve Yeter gibi insanlar savaşsız sömürüsüz, sınıfsız sınırsız bir dünya düşüyle verilen emekçi insanlığın kurtuluşu mücadelesinde her biri birer adsız kahraman. Ve mücadele böylesi emekçi insanların emekleriyle onların omzunda yükselir her zaman. Yaşamın ve mücadelenin asıl sahibi, görünür görünmez emekleriyle gerçek kahramanı işte bu adsız kahramanlardır.

Bu günlerde ne çok sevdiğimiz, saydığımız insan kopup gidiyor şu yaşanılası dünyadan. Birer hüzünlü vedalar bırakıyorlar geride kalanlara. Aceleciliği onlar alıyor sabrı bırakıyorlar. Şairin dediği gibi “Sese düşmüş çığlığım”. Şimdi anıları yaşam sığınağımızda hatıra kalacak.

Güle güle size, güle güle! “karanfiller elden ele” şen olsun gününüz, şen ola 1 Mayıs! Çünkü, yas esvaplarını giyme günü değil 1 Mayıs.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!