KAFKASLARIN KÜBA’SI ERMENİSTAN’A YOLCULUK-LEVON TERZIYAN

Levon Terziyan
Sinemacı Yazar
SimurgNews
Yazı Kurulu üyesi

Ermenistan’ı Küba’ya çok benzetirim. Hem kültürel hem siyasal hem de tarihsel anlamda bu iki ülke halkı birbirine çok benzemektedir. İspanyol ağalarına karşı Küba’nın bağımsızlık meşalesini taşıyan devrimci önder Jose Marti ile Türk ve Kürt ağalarına karşı Ermenistan’ın bağımsızlık ateşini yakan devrimci önder Arakel Avedisyan’ın katlediliş tarihleri aynı döneme denk gelmektedir. Yine Küba’daki ulasal hareket ile Batı Ermenistan’daki uusal hareketin tarih arenasına çıkış dönemleri ve nedenleri de aynı benzerlikler göstermektedir.

Küba, Ermenistan ile Azerbaycan arasında başlayan Arşak (Karabağ) Savaşı’nda, Ermeni devrimcilerinin kurduğu Fedayi (Partizan) Cephesi’ni desteklemiştir. Siyasi duruşlarındaki kararlılıktan dolayı hem Ermenistan hem de Küba tecride mahkum olmuştur. Emperyalist devletler ise elinde tuttuğu maddi zenginlik ile bu iki ülkeyi ambargoya boğmuştur. Fakat ne Ermenistan ne de Küba, siyasi bağımsızlıklarından bir gram dahi ödün vermeden, bir anka kuşu yeniden küllerinden doğmuştur. Küba Ulusal Bağımsızlık Mücadelesi’nin devrimci önderlerinden olan Ernesto Che Guevara Ermenilerin soykırıma uğratıldıktan sonra yine aynı kararlılıkla tarih sahnesine çıkabilmelerini verdiği bir röportajında şöyle açıklamıştır:

“Ermeni halkının ruhu, mücadelenin ve zaferin ruhudur.” (Ernesto Che Guevara, Moskova Gezisi)

Senelerdir Doğu Ermenistan’a ve atalarımın doğduğu ve yok olduğu topraklar olan Kahta’ya gitme özlemim vardı. Bu özlemin ilkini gidermek için ilk önce Doğu Ermenistan’a yolculuk yapma kararı aldım. Uçakla Fransa’dan Türkiye’ye geldim. (Direk Fransa’dan Doğu Ermenistan’a gitmek istemiyişimin sebeplerinden biri de uzun süren otobüs yolculukları esnasında başka insanların da yaşam hikayelerine tanıklık ederek onların yaşamlarını kaleme alacak olmamdı.)

Ankara’dan kalkacak olan otobüsümüz Tiflis’e yol alacaktı. Tiflis’te ise yeniden otobüs alarak Yerevan’a gelecektim. Bir saat içinde boş olan otobüs tıklım tıklım doldu. Otobüste ağırlıklı olarak Azeriler ve Gürcüler vardı. Fakat kulağım arka koltuklardan Ermenice konuşan iki kadına tanıklık etti. Hemen arkamı döndüm ve onlara baktım. Arkada, türbanlı iki kadın Ermenice konuşuyordu. İlk başta şaşırmakla birlikte konuşanların Hemşin’in Müslümanlaştırılmış Ermenilerinden olabileceklerini ve onların Tiflis’e giden otobüs üzerinden Rize’ye gidebileceklerini anladım. Kadın telefonda Rize’deki akrabalarıyla konuşarak camide kılınacak cenazelerine yetişebileceklerini söylüyordu. Yanımda ise Azerbaycan Türkçesi ile konuşan bir genç vardı. Beni İranlı sandığı için hiç çekinmeden Türkçe konuşuyordu. Çocuğun konuştuğu kişi Gence’deki abisiydi: ” Size yeterince yük oldum. Normalde çalışıp ben sana para gönderecekken, sen elinde ne var ne yoksa bana gönderdin. Şimdi yanına geliyorum. Yüzüne nasıl bakacağım?” diyordu.

Otobüs kalkınca telefon görüşmesini bitirdi. Hostes ile Türkçe konuştuğumu görünce biraz da yüzü kızararak sordu: “Abi ben seni İranlı sanıyordum. Türkçe konuşuyormuşsun. Memleket nere abi?”

“Dedem Adıyaman Kahtalı. Nenem Siverek Diyarbakırlı.”

Öyle deyince araya girdi: “Tanıdığım çok Kürt arkadaşım var abi. Hepsi de delikanlı ve merttir.”

İsmi Sayat olan Azeri genci, bu sefer de beni Kürt sanmıştı. Fakat ona Ermeni olduğumu diyemedim. Çünkü telefon görüşmesinde: “otobüsle İzmir’den Ankara’ya geldiğini, Ankara’dan da Tiflis’e geçeceğini, yine oradan da otobüsle Azerbaycan’a gideceğini” söylüyordu. Üstelik günler boyunca sürecek olan bu yolculuk için cebinde beş kuruşu kalmadığından da emindim. Çünkü mola verdiğimiz hiçbir yerde yemek yemeyerek yemek yer gibi sigarasına saldırıyordu. Ermeni’yim desem, Azeri kimliğinden dolayı ona yemek ısmarlayamazdım. Bu yüzden yine insani yanım olan Sosyalist kimliğime yenik düştüm.

Mola verdiğimizde Sayat da dışarı çıktı. Yine herzamanki gibi sigarasının dumanına sardı kendini. “Sayat gel birşeyler yiyelim” dedim. “Yok abi! Benim karnım tok. Sen ye birşeyler” dedi. Cebinde ve midesinde birşeyler olmadığına emindim. Zorlukla Sayat’ı ikna ettim. Artvin-Batum sınır kapısına gelmeden önce bir restorantta ihtiyaç molası yaptık. Sayat bana yük olmamak için menüdeki en ucuz yemeği seçip, ücretsiz olan ekmeklerden de bolca aldı. Birlikte yemek yedik. Sayat bana: “Abi başım çok ağrıyor. Migrenim tuttu. Bu migren beni öldürecek” dedi.

Hemen kalktım… Restorantçıya “buralara yakın bir yerlerde eczane var mı?” diye sordum. Neyse ki eczaneye gitmeye gerek kalmadı. Restorantçı bir kutu ağrı kesici verdi. Parasını vermek istedim: “o nasıl laf hemşehrim! Duymamış oluyum” dedi.

O ara Sayat’a sigara da aldım. Sayat sigara ve ağrı kesiciyi görünce çok mutlu oldu ve bana yine Azerbaycan hükümetini anlatmaya başladı: “Bizim ülke çok zengin ama insanları çok fakir. Halk çalışıyor, devletin başındakilerse hep çalıyor. Aliyev’den çektiğimizi hiç kimseden çekmedik.” Sohbet biraz daha koyulaşınca Sayat ayağa kalkıp “tuvalete gidiyorum” dedi. Kısa bir süre sonra elinde iki çay bardağıyla geri geldi. “Hani tuvalete gidiyordun Sayat” dedim. Tebessümle “Abi ben sana çay ısmarlıyorum desem sen kabul etmezdin. Ne yapayım?”

Otobüs harekete geçince restoranttan ayrıldık. Sayat yol boyunca Azerbaycan’daki yolsuzlukları ve hukuksuzlukları anlatmaya devam etti. Artık Batum’daki sınır kapısındaydık… Batum’a geçiş yaptık. Farklı bir ülkeye geçmemize rağmen kendimi hâlen Anadolu’da gibi hissediyordum. Batum terminalinin önünde mandarinayla üzüm pestilleri satmaya çalışan Gürcü pazarcıları ne de çok Lazlara, Rumlara ve Haylara benziyordu. Yaşlıların nasırlı elleri, iri burunları, kırışık yüz tenleri ne de çok bize benziyordu.

Gürcistan’ın Batum şehrinde olmama rağmen kendimi hâlen Artvin ya da Rize’de hissediyordum. Bir taraftan Karadeniz’in hırçınlığı bir taraftan tulum ve horon sesleri, ha bir de unutmadan tavada zıplayan hamsi… Topraklı yolların zemininden dolayı otobüste bir o yana bir o yana zıplıyorduk tavada zıplayan hamsi misâli.

Batum çarşı merkezi Türk tüccarlarının eline geçmiş. Sokakta her yerde Türk dükkanları: dönerciler, terziler, oto tamirciler, dövizciler, bakkallar, manavlar, kasaplar… Gürcü insanı en çok ülkelerine kumar ve fuhuş amaçlı gelenlerin varlığından şikayetçiydi. Üzülerek belirteyim ki Batum, Kafkasya’nın Tayland’ı olmaya aday.

Batum’dan uçsuz bucaksız dağların olduğu bölgelere geçiş yaptık. Dağ yamaçlarındaki yollardan uçurumu izlemesi son derece korku veriyordu insana. Bir de otobüs şoförlerimiz Tepecikli Roman olursa gel de düşünme bu duruma. Yol boyunca kıvrak roman havaları, adamın iki gözünde güneş gözlüğü, dilinde babadan kalma yol anıları… Direksiyonu darbuka gibi tutuyor, keyfi gelince de bağırıyor: “Raga, Raga…Abe raga da raga!” En çok da annesiyle yolculuk yapan küçük Gürcü kızı gülüyor ona.

İnsanın Roman olası geliyor bir an. Lan ne mutlu bu insanlar. Fakirler, garibanlar ama her yere ışık saçıyorlar. Bir taraftan Roman şoförün şen şakrak yüzü diğer taraftan Sayat’ın yüzünde hiç gitmeyen tebessümü. Otobüste herkes oturuyor olmasına rağmen bir yere yetişecek kaygısıyla adeta koşuyor bu insanlar. Kimi ekmek parası için gelmiş Türkiye’ye kimi ise Türkiye’de kaçak çalıştıkları için kendi ülkelerini ziyaret edemeyen yakınlarını görmeye. Sayat yine söz alarak başlıyor cümleye: “Abi, bu -Tek devlet iki millet sloganı- var ya hep sözde kalan laflar. Ben İzmir’e çalışmaya geldim. İş vermediler aç kaldım. Hani kardeşlik, hani kardeştik. Suriyeli Araplara bile hürmet gösterdiler. Ama Türkiye’ye çalışmaya gelen bir Azeri’ye hürmet gösteremediler. Ben bir daha Türkiye’ye gelmem. Türkiye Türkleri bizim ülkemize gelse biz onlara hürmet gösterirdik, kapımızı açardık. Bak abi sen Kürt’sün, bir de sizi beğenmezler. Aylarca bana gösteremedikleri kardeşliği, sen abiliğinle bir günde gösterdin.”

Sayat hâlen dertliydi. Azerbaycan’a gitsem nasıl çalışırım, borçlarımı ne ile kapatırım diye düşünüyordu. Bir taraftan da seviniyordu, çünkü 7 ay boyunca çocuklarını görememişti. 21 saatte geleceğimiz Tiflis’e tam 26 saatte gelebildik. Yolcular bu durumdan şikayetçiydi fakat otobüs şoförü hiç oralı bile değildi:
“Abe gecikmişiz de ne olmuş? Sonuçta kazasız belasız getirmedim mi ben sizi Tiflis’e?”

Otobüsten indik. Sayat’ın bavulları çok ağır olduğundan ona yardım ettim. Türkçe konuştuğumu gören Tiflisteki Azeri taksiciler önümüze doluşmaya başladı: “Gardaş salam. hardan geldin hara gidirsen?”

  • “Hay’ım. Hayastan’a, Yerevan’a gidiyorum” deyince çil yavrusu gibi dağıldı Azeri taksiciler. Yanımda bir tek Azeri yol arkadaşım Sayat kaldı. Ermeni olduğumu duyunca o da çok şaşırdı: “Abi çok sağolasın. Bu yaptığın iyilikleri hiç unutmayacağım. Sigara paketime kadar aldın. Bir gün olur da Azerbaycan’a gelirsen seni evimde misafir etmek isterim.”

“Sayat ! Pasaportunda Ermenistan’a giriş mührü olanlar Azerbaycan’a giremiyorlar ama” deyince Sayat gülümsemeye başladı: “Kusura bakma abi. Ben orasını düşünemedim.”

Bavullarımı alıp Yerevan’a günlük otobüs seferleri yapan büronun önüne doğru ilerledim. Sayat arkamdan bağırıyordu: “Abi helal olsun size! Sarkisyan’ı devirdiniz. Sırası bizim başımızdaki Aliyev’e !”

(BU SEYAHAT YAZISININ İKİNCİ DEVAMI GELECEK)

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »