Nesrin LORA
Yazar
Simurg News Yazı Kurulu Üyesi
İŞÇİSİN SEN, İŞÇİ KAL, EVDE KAL(MA).!

İşçisin sen işçi kal, evde kal(ma).!

Yaşanacak bir dünya mı istiyoruz? Bunu gerçekten istiyor muyuz? Öyleyse neden dünyayı bir sindirim  mekanizması gibi kullanıyoruz? Öyle ki yaptığımız tüm hareketler, davranış biçimlerimiz, egomuz, tatminkarsızlıklarımız, hayatta kalabilme kaygısı, açlık korkusu ve yalnızlık genlerimize kodlanmış durumda. O nedenle ilkel toplumların yabancısı değiliz. Sürekli bir tekrarın içerisindeyiz. Bize dayatılan bu fasit daire içinde yaşamayı kabul edersek o büyük Nirvana‘ya da bu nedenle belki de hiç ulaşamayacağız.

İnsanoğlu biyolojisi itibariyle sürekli bir gelişim içerisindedir. Bunu ilk etapta fiziksel gelişim, ikinci etapta da düşünsel gelişim izler. İlk insanların, yaşamsal düzeni, bilinçsizce yerine oturtma çabaları, doğa ve coğrafi koşulların zorluğu bakımından, fiziksel gücün ön plana çıkarılmasını gerektirmektedir. Bu durum da dolayısıyla öncelikle tüketime odaklı bir yaşam tarzını  ortaya koymaktadır. Bu demek oluyor ki canlı, cansız her türlü varlığın hunharca yok edilmesine sebep olmakta. Zamanla edinilen tecrübeler artık şartların zorlanıp üretime geçirilmesinin zeminini hazırlasa da, gel görelim ki bu hiç de kolay olmayacaktır.

İnsanoğlunun Dünyayı keşfetme çabası, etrafındaki tehlikeleri gözlemlemesi ve aynı zamanda hayatta kalma mücadelesi vermesi uzunca bir zaman alacaktır. Bu zaman döngüsü içerisinde  edinilen bir çok tecrübe gelecek nesillere aktarılmadan, ortadan kaybolup yeni ilkel yaşam çabaları ortaya çıkacaktır. Bir çok kabile ve eski uygarlıklar bunu biliyor olacaklar ki yaşadıklarını ve keşfettiklerini yazı, resim vb. sanat eserleriyle bir sonraki çağa aktarma yolunu tercih etmişlerdir. Böyle giderse de 21. yüzyıl insanı ise sırlarla dolu bir nesil olduğu için, doğru bilgi ulaştırma noktasında hep eksik kalmayı tercih edecektir. Varoluşu arama, insan olmanın ne demek olduğunu bulabilme çabası bir kısır döngü olarak kalacaktır. Bir tarihimizin olmasını istiyorsak geçmişimizden öğreneceğimiz çok şey var ve bu kısır döngüyü ileriye taşıyacak iradeye de sahip durumdayız.

Bilindiği gibi, Aralık ayından beri tüm dünyayı etkisi altına alan Covid 19 salgını, başta Çin olmakla birlikte İtalya ve nitekim  İsviçre’ye de ulaşmıştır. İtalya’da olup bitene seyirci kalan İsviçre her ne kadar Avrupa Birliği üyesi olmasa da komşusu olması bakımından, kılını kımıldatmamakla birlikte, kendi ülkesi için de ilk etapta  herhangi bir tedbir alma girişiminde bulunmamıştır. Daha sonra salgın giderek yayılarak, sınır olan Tessin kantonuna yayılmış ve böylece kanton ilk önlemlerini almıştır.

Tessin kantonu, sıkı tedbirler alır almaz, diğer bölgeler de bir panik baş göstermiş ve nitekim diğer kantonlara da yayılmıştır. İsviçre, normal şartlarda, devlet politikası itibariyle savaş vb. olağanüstü hallere hazır konumda olduğu için ne yapılması gerektiğini çok iyi bilen bir ülkedir. İsviçre, ekonomi bakımından silah, saat, bankacılık ve kimya sektörlerinde başlıca gelir sağlarken, gıda sektöründeki üretim noktasında dışarıya bağımlı yaşamaktadır. 

Bu durum, salgın meselesinde ister istemez, halkın alış-veriş merkezlerine hücum etmesine neden oldu ve neredeyse bir yıllık yiyecek ihtiyacı stoku yapıldı. Devlet ise bu duruma önceden müdahale etmek yerine, önlem alma noktasında Ağustos böceği kadar yavaş davrandı ve her hafta yeni bir sınırlama getirdi. En sonunda hastaneler, eczaneler, benzinlikler, süpermarketler ve Take Awayler, haricinde tüm işyerleri kapatıldı. Yine en son, beş kişiden fazla bir araya gelen topluluklara, cezai işlem uygulanacağı söylendi. İçişleri bakanı yaptığı bir açıklamada neden bu kadar yavaş davranıldığı noktasında, İsviçre‘nin diğer ülkelere benzemediğini burda herhangi bir sokağa çıkma yasağının  şimdilik getirilmeyeceğini belirtmiş, fakat uyarılar dikkate alınmazsa ceza kesileceğini açıkça belirtmiçtir. Yani yaptırım üstüne yaptırım uygulama, her türlü meseleyi kazanca çevirme, yabancısı olmadığımız  politikalardır aslında. Belki de devletin neden sokağa çıkma yasağı koymamasının haklı sebepleri vardır. Öyle ya İsviçre halkı genel itibariyle asosyal bir halk olduğu için ve  intihar vakalarının en yoğun yaşandığı ülkelerden bir tanesi olması itibariyle, İntiharlar ve bunalımlar daha da artacaktır. Belki de bu durumu öngördüler kimbilir?

Buraya kadar neyin doğru neyin yanlış olduğu noktasını çok irdelemeyerek bizleri bekleyen asıl tehlikenin, asıl meselenin üzerinde durmakta, fayda olduğunu düşünüyorum.

Nedir asli mesele?

Tüm dünyada evde kal çağrısı yapıldığı gibi, bu çağrı İsviçre’de de yapıldı elbette. Yapıldı yapılmasına da kimler için yapıldığı bir muamma. Nitekim, bu çağrı sağlık,  hizmet sektörü ve Lojistik sektöründekiler için geçerli değil. Yani dünyanın en ağır yükünü omuzlayan işçiler ve beyaz yakalılar, her zaman olduğu gibi bu dönemde de kurbanlık koyun olarak görülmekteler. Bu da yetmezmiş gibi devlet ve medya tarafından kahraman olarak ilan ediliyorlar. Her yerde alkışlanıyorlar.

İsviçre’nin büyük bir bölümünü işçi sınıfı oluşturmaktadır. Genel duruma baktığımızda, salgın döneminde işten çıkarmalar artmış ve daha da artacağa benziyor. Halen çalışan kesimse, Kurzarbeit denilen, kısa çalışma sistemi ile maaşlarının, sadece yüzde 80’ini alabileceklerdir. Kısa çalışmadan ücretini alanlar Ocak ayında 3717 iken Mart ayında bu oran 13,4% yükselerek 4215 e ulaşmıştır. Bundan nasibini alan işyerleri ise 26 iken 178‘e ulaşmıştır. İşyerleri için kısa vadede olumlu bir çözüm iken uzun vadede neler olacağını şu an çok da öngörememekteyiz.

Küçük esnaf işyerlerini kapatmak zorunda kalmış ve görünen odur ki; krizden sonra da bir çok işyeri ve firma batmakla yüzyüze kalacaktır. Devletin geri ödemek karşılığında ayırdığı fon ve faizsiz kredi çözümü, sadece büyük firmaların işine yarayacaktır. Devlet bu sayede küçük şirketleri ve esnafları borçlandıracaktır. Sonrasındaysa her koyun kendi bacağından asılır mantığını güdecek ve zararın faturasını yine ezilen yoksul kesimlere ve işçi sınıfına kesecektir.

Önümüzdeki sürecin, Ağustos tatiline kadar uzayacağı tahmin edilen olağanüstü hal durumu, işsiz sayısının artması ile (ki şu anda bile bir günde işsizlik kasasına başvuran işçi sayısı neredeyse 800‘ü bulmaktadır.) yukarıdaki verilere bakacak olursak: Nüfusun 8 milyon olduğu İsviçre‘de, işsizlik oranı oldukça fazladır ki, buna salgın krizi de eklenince durum hiç de iç açıcı değildir. Mart ayı itibari ile toplam işsiz sayısı 135`624 Şubat ayına oranla, sadece  bir ayda 17`802 işçi daha işsiz kalmıştır. Bir önceki sene Mart ayına oranla ise 23`283 e ulaşmıştır.

Bu verilerden yola çıkarak, önümüzdeki süreçte de işsiz kalınacağı varsayılarak, devlet yeni istihdam alanlarını oluşturmaya başlayacaktır. Ama bizim öyle bildigimizden türden istihdam olmayacaktır. Home Office denilen, online evde çalışma sistemi getirilecek. Zaten bu süreçte birçok firma evde çalışma sistemini hayata geçirdiği için çok da zorlanılmayacak. Fakat bu sadece başta işverenler olmak üzere, akademisyenlerin ve kalifiyeli işçi kesiminin kısmen işine yarayacaktır. Kalifiyesiz işçiler yeni iş arayışlarına girecek ve daha az maaşla daha çok iş yapmaya mecbur bırakılacaklardır.

Yaşamımzın büyük bir kısmını, çalışmakla geçirdiğimız bu Kapitalist sistemde, Home Office sayesinde bize kalan az zamandaki özel hayatımız da bu sayede elimizden alınacaktır. Bütün gün bilgisayar başında çalışmanın getirdiği saglık sorunlarının dışında, aile kurumu da ortadan kaldırılacaktır. Nasıl mı? Gecemiz gündüzümüz bir işi zamanında bitirebilmek için çalışmakla geçecek. Uzaktan eğitim sistemi sayesinde çocuklar da bilgisayar üzerinden çalıştığı için, her birey kendini bir odaya izole edecek  ve birbirlerinden uzaklaşacaklardır. Ne aynı zamanda yemek yiyebilecekler ne de sosyal aktiviteleri birlikte yapabilecekler. Zamanla çok normal bir durummuş gibi aile olgusu tamamiyle  ortadan kalkacaktır. Bu işten nemalanacak olanlar yine kapitalistler olacaktır. Yol parası, çeşitli sigortalar, yeme içme, vb. giderler çıkarıldığında tüm bunlar, bahane gösterilerek maaşlar da keza aşağıya çekilecektir. Bu durum aynı zamanda işçi sınıfının bugüne kadar kazandığı haklarının elinden alınma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağının belirtisidir.

Bu yazımı şimdilik Rosa Lüxemburg‘un sözüyle bitirmek istiyorum.

“Hareket etmeyenler, zincirlerinin ne kadar ağır olduğunu bilmezler.”

Sağlıklı kalın…

Nesrin Lora

 (*)Kaynak: Staatssekretariat für Wirtschaft SECO      

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »