İnsan ve Doğa için Düşsüz Bir Gelecek: Kapitalizm (3) – Zafer Yılmaz

Zafer Yılmaz
Yayıncı Editör

Tarihsel Gelişmelerin İşaret ettiği Gerçek:

Kapitalizm Son Mülkiyet Uygarlığıdır,

Umut ise Komünal Uygarlıkta!

“Zaman çok yoruldu artık

Ruhumuzu örseleyerek

Ve bizi zehirleyerek Kıra döke ilerleyişi bundan

Bize şimdi Gökleri mavi

Bahçeleri çiçekli Ufukları dupduru

Yeni zamanlar gerek…”

Bütün bu gelişmeler karşısında devrimci, komünist muhalefet güçleri neler yapmalıdır peki?

Varlığı, zekası, duygusu bile insan ve doğa değerlerine yabancılaşıp zehirlenmiş olan sömürücü, yıkıcı ve tüketici bir sistemin yerküreyi nasıl bir felakete sürüklemekte olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini somut olarak anlatan kapsamlı bir yol haritasına ihtiyacımız var bu gün.

Sömürüsüz, baskısız, güvenli, özgür ve barışcıl bir gelecek kurabilmek için, yukarıda anlatmaya çalıştığımız temel meselelerin üzerinde mutlaka özenle durulması gerekiyor.

Günümüz dünyası artık sadece insana dönük emek sömürüsüyle değil, burjuvazinin küresel yıkıcılığıyla, doğanın sömürülmesiyle ortaya çıkan sonuçlarla da sarsılıyor. Öte yandan kapitalizmin alternatifi olan sosyalizm düşü özgün yanlışlarının yanısıra, burjuvazinin yoğun ve yaygın ideolojik, siyasal, kültürel, felsefi saldırılarıyla epey yaralar alıp gerilere düştü. Ama gördük ki, bütün bunlar kapitalizm için bir kurtuluş olmadı ve insanlığın komünal düşü karşısında ona bir zafer kazandırmadı. Geldiğimiz aşamada hem çok büyük ve yıkıcı bir çıkışsızlıkla, tıkanmayla karşı karşıya kaldı hem de hatalarından arınmış sosyalizm düşünün yeniden seslenip harekete geçirebileceği milyonlarca mülksüze yeni milyonlar eklemiş oldu. Özellikle de önümüzdeki birkaç on yılda bu yönlü gelişmelerin çok daha büyük bir hız kazanacağı, iyice belirgin hale geleceği çok açıktır. Dolayısıyla da, devrimci marksitlerin sesleneceği, birleştirerek harekete geçirebileceği muazzam bir potansiyel oluşmaktadır. Üstelik günümüz devrimci komünist muhalefeti, eskinin deneyimsizliklerinden de azadedir artık. Sırtını yaslayıp doğrular ve yanlışlar ekseninde düşlerini test edebileceği güçlü bir tarihsel-toplumsal pratikler bütünü, derinlikli bir kültürel, ideolojik, siyasi, felsefi miras var onun arkasında.  

Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı bütün o yıkıcılıklar karşısında, yaşanmış olan sosyalist deneyim ve birikimlerin mirası bu bakımdan da çok çok kıymetlidir. Bunlardan öğrenen, yanlışlarından arınırken doğrularından beslenip donanan bir devrimci muhalefetin çıkışsızlıklar yaşayan kapitalist barbarlığı durdurup alt etmemesi, insanlığa ve yeryüzüne yepyeni bir seçenek olarak komünal uygarlığı sunmaması için ciddi hiçbir neden yok!

Yeter ki ufku açık, düşleri cesur ve atılgan olsun…

Eski dünyanın bize armağan ettiği en önemli bilgilerden biri, sınıfsal – etnik -inançsal parçalanmışlık zemininde inşaa edilmiş olan ve kontrolsüz bir şekilde gelişmeye, tüketime zorlanan; doğayı, biyolojik çeşitliliği ve yaşam kaynaklarını korumakta gönülsüz davranıp doyumsuzluğunu islah edemeyen yağmacı, yayılmacı uygarlıkların zaman içinde bünyesel zehirlenmeler, ağır bunalımlar yaşayıp tarihe yenik düştükleridir.

Tam da bu nedenledir ki, tarih aynı zamanda görkemli bir “uygarlıklar mezarlığı”dır.

Dikkatimizden kaçmaması gereken başka bir gerçek daha var: Sümer’den Mısır’a, Antik Yunan’a, İnka’ya, Aztek’e, Roma’ya, kadim Çin’e, Persler’e, Hitit’e kadar uzanan eskinin köleci-feodal “mülkiyet uygarlıkları” silsilesi ardı ardına çöküp yok olurken, dünyanın o günkü tarihsel ve nesnel koşulları onların mirası üzerinden yeni sınıflı uygarlıkların doğup gelişmesine uygunluk gösteriyordu.
Kapitalist uygarlığın küresel çaptaki kuralsız ve mutlak hegemonyacılığı onu sınırlarının sonuna getirmiş, bu yönüyle de eski uygarlıklardan bariz şekilde ayırmıştır.

“Atomun sınırsız gücü, düşünme biçimlerimizi belirleyen her şeyi değiştirdi,” demişti Einstein.

Evet, bilimin ve teknolojinin gücü çok şeyi değiştirdi, ama burjuva mülkiyet uygalığı olan kapitalizm onun değiştirme gücünü ne yazık ki çok kötü amaçlarla kullandı ve bu hem insana, hem de yeryüzüne çok pahalıya mal oldu.
Bu nedenle de, kapitalizmin sömürücülüğü, kaotik üretim tarzı, tüketiciliği, yayılmacılığı ve kuralsız teknolojik ilerleyişi onun olası gelecek serüveninin eski uygarlıklarla hem “kader birliği” içinde olduğuna, ama hem de tarihsel özgünlüğü nedeniyle onlardan farklılıklaştığına işaret ediyor. Her şeyden önce, kapitalizmin çöküşü kaçınılmaz olarak devasa çapta ve köklü bir yıkıcılıkla sonuçlanacaktır. Şöyle de ifade edebiliriz bunu: Kapitalizmin hem yapısal açmazlarının, hem de küresel çaptaki kuralsız tüketici egemenliğinin düzeyi, bir çöküş sonrasında yeni tipte sınıflı uygarlıkların doğma şansını ortadan kaldırmaktadır. Bu anlamda da, burjuvazi de dahil, aslında herkes için bir geleceksizlik ve aynı ölçüde barbar bir uygarlıktır kapitalizm.

Kapitalist gelişme dünyayı küreselleştirip kaynakları öğüten devasa bir fabrikaya, yırtıcı bir tüketim pazarına dönüştürürken, aynı zamanda sınıflara, inançlara, tarikatlara, milletlere, kabilelere, aşiretlere kadar bölünmüş, parçalanmış olan geleneksel statüyü de koruyor henüz.

Köklerinden kopmuş, kendine yabancılaşmış insan türünün küçük bir azınlığının bu koşullarda yeryüzünde neye ve daha ne kadar müdahale etme hakkı olabilir?

Bu müdahalelerin sınırlarının iyice aşılması halinde dünya ve insanlık ne tür riskli gerçeklerle yüzyüze kalabilir?

Kapitalizmin başımıza açtığı bunca belayı ve yeni yıkıcı yönelimlerini hangi yollarla mücadele ederek alt edebilir ya da sınırlayabiliriz?

Ve en önemli konulardan biri: “Başka bir dünya mümkün” düsturundan hareketle, son mülkiyet uygarlığı olan kapitalizmi tarihe gömüp dünyayı köklü biçimde değiştirme arzusundaki dinamiklerin zihin dünyası, kültürel, siyasi, felsefi ya da ideolojik kapasitesi bu işe ne kadar hazırlıklı; ufku ne kadar açık, entelektüel donanımı ve özgüveni ne durumda, gelecekten ne kadar umutlu?

Bütün bu soruları kendimize sık sık sormalı, ortak aklın gücüyle kapitalizmin karanlığından çıkışın yollarını aramalıyız.

Anti kapitalist devrimci muhalefetin özellikle de son otuz-kırk yılda içine düştüğü zihihsel-entelektüel kısırlığı yenmesinin, tüketici patinajlarından kurtulmasının, üzerindeki ölü toprağını atıp yeniden dinamik bir güç haline gelmesinin nesnel koşulları fazlasıyla olgunlaşmış bulunmaktadır.

İnsanlığın modern tarihi bakımından söyleyecek olursak, “Başka bir dünya mümkün” düşünü sürdürenlerin Paris Komünü’nden 1917 Büyük Ekim Devrimi’ne, Çin başkaldırısına, Küba, Vietnam isyanına kadar uzanan geniş terihsel deneyimlerin doğrularından, cesaretinden beslenerek, bu nesnelliği ne ölçüde değerlendirme yeteneği göstereceğine önümüzdeki yakın dönemde hep beraber tanıklık edeceğiz elbette.

Tarih bir yandan kapitalizm karşıtı kimi güçleri zayıflatıp etkisizleştirirken, aynı anda sahneye yeni karşıtlar ve mücadele dinamikleri sürüyor. Bunu hep dikkatimizin merkezinde tutmalı ve unutmamalıyız.

Kapitalist tekellerin genetiğini değiştirdiği, hormonladığı sağlıksız gidalarla beslenip zehirlenmek elbette herkes için hayati bir itiraz konusudur artık.

Ayağı aylarca, hatta yıllarca toprağa basmayan; çiçeği-böceği-hayvanı sadece belgesellerde, saksılarda, kafeslerde görebilen; temiz hava yerine zehir soluyan, beton ve kızgın asfalt kumkumasından ibaret kentlere sıkışıp kendine yabancılaşan; çevre kirlilikleri, iklim değişiklileri, işsizlikler, gerilimler, siyasal-ekonomik istikrarsızlıklar ve çatışmalarla boğuşan; bütün bu gelişmelerin yarattığı faşist ya da otoriter iktidarların baskısı altında bunalan, geleceği belirsiz ve umutsuz bir insan kuşakları gerçeği ile karşı karşıyayız.

Büyük bir tahribata uğramış olan yeryüzü depremlerle, tayfunlarla, sellerle, kasırgalarla, salgın hastalıklarla alarm üstüne alarm veriyor. Kapitalizm ise fırsatı ganimete çevirme zihniyetiyle, kendi eseri olan bu yıkımların sonuçlarını bile yeni pazar alanları olarak görüyor.

Geroge Orwell’in “1984”,  Zamyatin’in ‘Biz” adlı distopik romanlarında kurgulanan acınası yaşam biçimleri toplumların geniş kesimleri için giderek bir gerçeğe dönüşüyor.

Devleti, ordusu, polisi, vergileri, bürokratik mekanizmaları ve siyaset kurumlarıyla, artan oranlarda otoriterleşip zorbalaşıyor kapitalist sistem.

Baskı, şiddet, değersizleşme, tanımlanamayan salgın hastalıklar, güvencesizlikler gibi sorunlar herkesi bunaltıyor. Bu gerçeklik geniş toplum kesimlerini derinden etkileyip sarsıyor ve kendiliğinden kitle hareketlerinin doğmasına neden oluyor. Bu gün dünyanın dört bir yanında insanlar kapitalizmin yarattığı bu sorunlara karşı sokaklara çıkıyor.

2020 yılının Ocak ayında Hindistan’da elli milyon insanın küresel ısınmaya karşı biraraya gelip on yedi bin kilometre uzunluğunda ‘insan zinciri’ oluşturması, Fransa’da milyonların gelecek kaygısıyla sokaklara dökülmesi, insanların artan ölçülerde kapitalizmin mabeti kentleri, kentlerin konforunu terk ederek doğaya, sıradan yaşamlara sığınma isteği bize tam da bu gerçeği anlatıyor işte.

Kapitalist ekonominin “büyüme” arzusu, teknik ilerlemeciliği pek çok şeyi dijitalleştirirken, aynı anda ağır bir insani “uyum” sorunu da yaratıyor.

Dünya nüfusu hızla artarken, yapay zekalı robotlar, 3D baskı teknikleri devreye girip insanı ve emeğini üretim alanlarının dışına itiyor. Tasarımdan tekstile, otomobil üretiminden cerrahi operasyonlara, güvenliğe kadar pek çok alanda bu günden kullanıma girmiş olan yeni yapay zeka ve teknoloji örneklerinin çok yakın bir gelecekte kapitalist mülkiyet uygarlığının “yeni üretici güçleri” olarak egemenliğini ilan etmesi hiç şaşırtıcı olmayacak. Bu gelişmelerin yarattığı ve yaratacağı siyasi-insani sorunlar çok doğal olarak toplumları derinden etkiliyor, endişelendiriyor ve “başka bir dünya” arayışına sevk ediyor.

İşaret etmeye çalıştığımız gelişmeler, kapitalizmin neredeyse herkes için karanlık bir gelecek sunduğuna, ama aynı zamanda kendisine karşı güçlü bir “muhalifler ordusu” yarattığına, hatta çarpıcı bir paradoksla, bizzat kendi geleceksizliğini açıktan ilan etme eğilimi gösterdiğine işaret ediyor.

Devasa boyutlar kazanmış olan üretim-tüketim fetişizmiyle, ileri teknolojisiyle, yırtıcı yayılmacılığı ve hızıyla, yarattığı israf, küresel ısınma, iklim değişimi ve diğer yeryüzü sorunlarıyla, sınıflı mülkiyet toplumlarının en tepe noktasıdır kapitalizm. Son yıllarda yaşadığı içsel değşimlerin ve ortaya çıkardığı risklerin bir nesnellik içinde yeniden saptaması gereği bu bakımdan da özel bir önem taşımaktadır.

Kapitalizmin gelişme-büyüme hızını, tüketiciliğini, teknolojik ilerleyişini ve bunların yarattığı sonuçları endişeyle izleyen aklı başında pek çok bilim insanının sık sık gelecek tehlikesine vurgu yapması, önümüzde sadece ikili bir seçeneğin kaldığını ifade edip uyarılarda bulunması elbette boşuna değildir.

Nasıl kaygı duymasınlar ki?

Yaygın kentleşme, toplumsal ihtiyacı ve adil paylaşımı öncelemeyen kuralsız üretim-tüketim genişlemesi, israfı ve hava, su, toprak gibi doğal kaynakların açgözlülükle zehirlemesi, biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi, milyonlarca yılda oluşmuş fosil kaynakların bir kaç on yılda sorumsuzca tüketilip ardında devasa bir çöp yığını, küresel ısınma-yıkım bırakması bize başka neyi anlatıyor olabilir ki? 
İşte, sağduyulu bilim insanlarının uyarı konuları tam da bu gerçeklikler bütününün ve olası sonuçlarının çarpcı özeti gibidir: Ya kapitalizmle birlikte tümden bir yok oluşa sürükleneceğiz ya da hayvanları, bitkileri, havası, suyu, kaynakları, insanıyla, barışık bir yeryüzü komünü kuracağız! 
Bir başka ifadeyle, ezilen insanlık ya kaderini kendi ellerine alıp kapitalizmi, onun mülkiyet uygarlığını yeryüzünden silecek ya da yeryüzünün cehenneme çevirilip yokoluşunu çaresiz bir edilgenlikle izleyecek…

Kapitalist mülkiyet uygarlığının ortaya çıkardığı riskleri ve alternatifini bundan yüz küsür yıl öncesinde, “Ya Barbarlık ya Sosyalizm” diyerek yerli yerince özetlemişti aslında Roza Lüxemburg.

Çünkü o zaman da üçüncü bir yol yoktu ufukta.

Anti kapitalist mücadele dinamiklerinin tutuculuklarından, yıpratıcı patinaj hallerinden kurtulması; tarihsel deneyimlerin sunduğu birikimlerden, moral desteklerden beslenip güncellenmiş bir kültürel, siyasal, felsefi, ideolojik formasyonla donanması, yeni bir ufuk kazanarak örgütlenip harekete geçmesi bütün bir yeryüzünün kurtuluşunun tek güvencesidir .

Kapitalizmin yeniden yeniden ürettiği gündelik kaosun, karmaşanın, şaşırtmacaların telaşına kapılmadan; kısırlaştırıcı, tüketici tuzaklarına düşmeden yapabiliriz bunu.

Bu yol haritasının oluşturulması ve izlenmesi halinde, yerleşik algılarımızın, zihin dünyamızın da devrimci tarzda değişeceği, yeni bir dinamizm kazanacağı çok açıktır.

Komünal bir gelecek yaratmanın keşfedilmiş başka bir yolu yoktur henüz.

Zafer Yılmaz

Dipnot: Bu makale daha önce gazetepatika11.com’ da yayınlanmıştır.

Zafer Yılmaz

Next Post

DEVRİMCİ OLMAK HER KADININ GÖREVİDİR / FETİH KOÇ

Pts Mar 9 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Devrimci olmak, içinde yaşanılan hayat koşullarının yarattığı sorunlara cevap olmaktır esasında. Günümüzün egemen sistemi kapitalist sistem insanlığı barbarlığa doğru sürüklüyor,  toplumsal-kolektif yaşamı yıkarak, bireyselleştiriyor. Üretimde uygulanan modern teknoloji sadece tekelcilerin servetine servet katmak için kullanılıyor. Bireyler arası uçurumların artması yanında, ülkeler arası, ırklar arası, […]
Translate »