İnsan ve Doğa için Düşsüz Bir Gelecek: Kapitalizm! (2)

Zafer Yılmaz
Yayıncı-Editör

Kapitalist Üretim-Tüketim Döngüsü:

Kötü Bir Arzuyu Beslemek!

Kapitalist gelişmenin ve yarattığı tahribatın boyutlarını somut olarak görebilmek için, öncelikle onun üretim-tüketim tarzına, bu tarzın doğayı ve insanı ne tür sorunlarla yüzyüze getirdiğine bakmak gerekiyor.

Kapitalizmin iktisadi döngüsünün ana ekseninde iki temel endüstriyel alan hala önemli bir yer tutuyor:

  1. Petrol-Gaz
  2. Demir ve Çelik

Oluşum süreci milyonlarca yıla dayanan petrolün endüstriyel kullanıma girmesinin üzerinden çok değil, 160 yıl gibi bir zaman geçmiş bulunuyor. Yaklaşık olarak beş yüz bin tür ürünün üretiminde hem doğrudan ya da dolaylı katkı maddesi olarak kullanılan, hem de rakipsiz bir enerji kaynağı olarak yer alan petrolün 2018 yılı itibariyle kanıtlanmış toplam dünya rezervi 1 trilyon 700 milyon varil civarında. 2019 yılındaki tüketimi ise yaklaşık yüz 100 milyon 800 bin virile ulaşmış durumda.

Petrolün 2009 ile 2019 yılları arasındaki tüketim oranları karşılaştırıldığında, 12 milyon varilden daha fazla artış olduğu anlaşılıyor.

Petrole göre kullanım tarihi daha eski gibi görünen ve onunla ortak kökene sahip olan doğal gazın 2019 yılı itibariyle rezervleri ise 193 trilyon metreküp. Yıllık tüketim oranı 3.700 milyar metreküp.

Petrol ve gazın yanısıra, endüstriyel kullanım değeri bakımından bir başka önemli enerji kaynağı kuşkusuz kömür.

Kömür türlerinin toplam dünya rezervi bir trilyon ton olarak hesaplanıyor.

Yıllık üretimi ise sekiz milyar ton civarında.

Fosil kaynakların rezervlerine ve üretim-tüketim oranlarına ilişkin yukarıda verilen kısa bilgiler Dünya Bankası, İMF, OECD, OPEC gibi kuruluşların raporlarında, yayınlarında sıkça yer buluyor kendine.

Bu ürünlerin yıllara göre üretim ve tüketim oranları incelendiğinde, genel kapitalist üretim ve tüketim kaosunun yükselişiyle tam bir kader birliği içinde olduğu görülür.

Tıpkı fosil enerji kaynakları örneğinde olduğu gibi, demir-çelik üretimine ve tüketimine de yıl yıl rekorlar kırdırıyor kapitalist uygarlık.

Küresel ısınmayı tetikleyen her iki sektör, otomotivden altyapıya, inşaattan silah, gemi ve elektronik sanayiine kadar uzanan çok geniş bir alanda kullanım payına sahip.

Yüksek ısılı fırınlarda, atmosfere bol miktarda sera gazları salınarak işlenebilen demirin dünya rezervi 400 milyar tona yakın. 2019 yılı toplam üretim oranı ise 1.8 milyar ton.

Her iki endüstriyel faaliyet alanında gözlenen gelişmeler aynı zamanda dünyanın yaşadığı küresel ısınmalara, çevre kirliliklerine ve genel olarak ekolojik yıkımların kaynağına da doğrudan ışık tutuyor. Bu nedenle, yeri geldikçe bu konuya tekrarlar pahasına değineceğiz.

Sadece bu alanlarda değil, kentleşme, inşaat, hayvancılık ve tarımsal üretim alanlarında da sürekli büyüme rekorları kırıyor kapitalist sistem.

BM’in yan kuruluşu olan FAO’nın raporlarına yansıyan bilgilere göre, 1960 yılında dünya nüfusu üç milyarmış. Et üretimi ise 70 milyon ton.

2017 yılına gelindiğinde nüfus yedi milyarı, et üretim ise 330 milyon tonu aşmış bulunuyor.

Bu yırtıcı tırmanışın dışında kalmayarak, günümüz tahıl üretimi de 2.6 milyar tona ulaşmış durumda.

Kendi otomobilini yapabilen toplam 22 ülkenin 2017 yılında ürettiği araç sayısı 97 milyon 303 bin adet olarak gerçekleşiyor, vs.

Kapitalizmin yoğun üretim-tüketim döngüsüyle ilgili dehşet verici rakamlardır bunlar. Nereye, hangi alana el atsak, azmanlaşmış bir üretim-tüketim büyümesi ve kaosu çıkıyor karşımıza.

İnsan soramadan edemiyor: Bizim, sadece petrol kullanılarak elde edilen 500 bin çeşit ürüne ihtiyacımız var mı sahiden?

Bu yoğunluk dünya kaynaklarını hızla tüketirken, öte yandan arkasında pek çok kirlilik ve yıkım da bırakıyor elbette.

Bu gün herhangi bir tüketim marketine girdiğinizde, raflardan üstünüze üstünüze gelen ve ihtiyacınız olsun olmasın, sizi ısrarla tüketime teşvik eden binlerce ürünle karşılaşıyorsunuz.

Gıda endüstrisinde yaşanan utanmazlık öyle bir boyuta taşınmış ki, aynı marka altında üretilen yüzlerce ürünün hem “organik” olanlarını, hem de organik olmayanlarını market raflarında yanyana görebiliyorsunuz. Bu ürünler elbette farklı fiyatlarla ve bir an önce tüketilmek üzere gözünüzün içine içine bakıyor.

Sağlıksız gıdalara, çevre kirliliğine, küresel ısınmaya ilişkin olarak toplumdan itiraz sesleri yükseldikçe, kapitalist tekeller aynı döngü içinde kalarak yeni tuzaklara başvuruyor: “Yeşil enerji,” “bio yakıt”, “organik gıda” vs…

Üstelik bunlar, kapitalizmin ve tüketim ekonomisinin yeni “çözüm ilahları” olarak sunuluyor toplumlara.

Diş macunu gibi bir ürünün binlerce çeşidini yeterli bulmamış olmalılar ki, şimdilerde onun bile “organik” türünü icad edip “güvenle tüketilecek ürünler portföyü”ne eklemiş oldular. Reklamın kışkırtıcı gücünü de arkalarına alarak, tüketiciliği teşvik eden yeni pazar alanları açıyorlar yani. Hem de, sağlıksız gıda üretimi nedeniyle oluşan kitlesel güvensizlikleri, itirazları yanılsamalarla ve hallince elimine ederek!

Kapitalizm basit bir “tüketim nesnesi” olarak gördüğü insana işte bu rezaleti “muhteşem seçme özgürlüğü,” “konfor” ya da “refah” diye sunuyor. Ama aynı insana, “Madem organik ürünler bu kadar sağlıklıydı ve üretilebiliyordu, bu güne kadar bize yedirdikleriniz neyin nesiydi ve hala neden yediriyorsunuz?” sorusunu sorma hakkını dahi tanımıyor!

Aynı sarmalın içine düşüyoruz: Her şeyi oburca üretip-tüketerek büyümek!

Kapitalizmin büyümeye olan bağımlılığının nasıl bir doğa ve emek sömürüsü boyutu kazandığını görmek için, IMF’nin hazırladığı ve TOBB’nin “2017 Yılı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu”na yansıyan bilgilere de kısaca gözatmak gerekiyor.

Bu raporda küresel ekonominin 2016’da %3.2 olarak gerçekleşen büyüme performansının 2017’de 3.8’e ulaştığı belirtiliyor. 2018 yılı için ise, 3.9’luk bir büyüme öngörülüyor. İhracat oranındaki büyüme %5.0. Küresel enerji sektöründeki büyüme oranları da yer alıyor burada. Örneğin 2017 yılındaki büyüme hızıyla yaklaşık oranlarda yükselmiş. Aynı kaynaklarda yer alan eski yıllara ait üretim-tüketim oranlarına ayrıca bakılabilir elbette. Yıl yıl artan bir genişleme, anormal bir obezite…

Kuşkusuz nüfus artışı vb. faktörler dikkate alınabilir, ama asıl gerçek şu ki, kapitalist ekonominin bütün bu büyüme halleri asla ve asla toplumsal refaha ve adil bir paylaşıma hizmet etmiyor. Sadece doğanın ve insan emeğinin devasa boyutlarda yağmalanıp sömürülmesini, tüketiciliğin, israfın ve dolayısıyla tekellerin karlarının azmanlaşmasını sağlıyor.

Burjuvazinin “Kamu hizmeti” ya da “konfor,” “rafah” gibi cezbedici kavramları düpedüz istismar konusu yapıp yozlaştırdığını, sömürüyü perdelemenin aracı olarak kullandığını çok iyi biliyoruz.

Hiç uzağa gitmeye gerek yok: Evimize “kamu hizmeti” gereği bağlanan elektriğin, suyun, gazın bir milimini dahi kullanmaya fırsat bulamadan kapitalist tekellerin tahsilatçı sayaçlarının devreye girmesi, üstelik bunca üretim yoğunluğuna karşın süreklilik kazanmış fiyat artışlarıyla şişirilmiş “fatura”lar çıkarması gerçeği yeterince anlatıyor olmalı bize.

Konumuz olmadığı için bunu geçelim şimdilik…

Dünya sadece insan türüyle ve onun ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, tüm varlıklarıyla, onların iç diyalektik dengeleri, ihtiyaçları ve bütünlüğüyle vardır. Özel mülk hırsına saplanıp kalmak; bütün bir yaşamı üretip-tüketme, kar-zarar ikilemi üzerinden kurmak; ayrıcalıklı sınıfsal statülerle var olmaya çalışmak tarih boyunca yalnız insan türünün değil, yeryüzünün de başına olmadık belalar açmıştır. Hava, su, toprak gibi en temel doğal kaynakların sorumsuzca kirletilmesi; eşitsizlikler, adaletsizlikler, yabancılaşmalar, gerilimler, savaşlar ve yayılmacılıklar, sınıflı toplumlar piramidinin en tepesine yerleşmiş olan kapitalizmle birlikte doruğa çıkmış, bu arada –yeri geldikçe nedenlerine tekrar değineceğimiz gibi- bir paradoks olarak ona “son mülkiyet uygarlığı” payesi kazandırmıştır.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın hazırladığı araştırma raporlarına göre, yeryüzünde 9 milyon -başka bazı kaynaklara göre de 12.5 milyon- civarında canlı türü yaşıyor. İnsanın bu canlı türleri içindeki oranı sadece 0.01.

Tüketim toplumunun sınıflara, kastlar bölünmüşlüğü; bölgeler, ülkeler arasındaki eşitsizlikler dikkate alındığında, yeryüzünün ve biyolojik çeşitliliğin hem bu günü hem de olası geleceği hakkında asıl karar vericilerin ya da yeryüzünü cehenneme çevirenlerin aslında bu 0.01’lik dilimin içinde bile nasıl cüceleştiği; her şeyi paraya, servete, mülke, tüketime tahvil edenlerin aslında bir avuç ayrıcalıklı asalak dışında bir şey olmadıkları açıkça görülür.

Bu gerçeği daha iyi anlamak için, IMF’nin verilerine tekrar bakmakta yarar var. Küresel ekonominin durumuna ilişkin olarak hazırladığı raporunda, 2019 yılı dünya GSYH toplamının 85 trilyon dolar civarında gerçekleştiği bilgisine yer veriyor IMF.

Bu raporun ayrıntılarından öğreniyoruz ki, 85 trilyonluk bu toplamın 34 trilyon doları sadece ABD (20 trilyon dolar. Nüfus: 328, 957, 869) ve Çin’e (14 trilyon dolar. Nüfus: 1.4 milyar) ait.

28 ülke ve 517 milyon müfustan oluşan Avrupa Birliği’nin 2019 yılı GSYH toplamı ise 18.8 trilyon dolar. Aynı raporda Japonya 5 trilyon dolarlık bir GSYH ile boy gösteriyor. Bunlar küçük sekmeler gösterebilen, ama gerçeğe en yakın rakamlar kuşkusuz.

Bu tablonun açık özeti şu: 85 trilyon dolarlık dünya GSYH’nın 57.8 trilyon doları sadece yukarıda adları anılan üç ülkeye ve bir birliğe ait. Bu, hepimize ait olan yeryüzü kaynaklarının nasıl bir adaletsizliğe kurban edildiğini de açığa çıkarıyor.

Çünkü BM bünyesinde üye ya da gözlemci olarak yer alan toplam 206 ülke var.

Kapitalist “adalet”in ve “refah paylaşımı”nın yarattığı bir başka çarpıcı sonuçtur bu.

***                                         ***                                         ***

Bir Avuç Asalak İçin Yaşamın Anlamı:

Kar Her şeydir!

 Üretim süreçlerinden milyarlarca insanı dışlayıp düpedüz “paryalar” haline getirmek, sonrasında kar amaçlı meta ve hizmetler yığınını çok “rasyonal” bir yolmuş gibi tüketilmek üzere o milyarlara sunmak; fosil kaynakların oburca kullanımını vazgeçilemez bir yol olarak seçip ardından onlara hakim olmak için kaoslar, krizler, çatışma ve savaşlar çıkarmak; insanlar da dahil tüm canlılara ait olan doğayı-çevreyi, yaşam alanlarını ve kaynakları artan oranlarda sömürüp, kirletip mahvetmek bir kapitalist uygarlık tarzıdır.

Ormanları yok etmek, bile bile küresel ısınmaya neden olup mevsimsel döngüyü bozmak, temiz su kaynaklarını kurutup sonra da Avustralya örneğinde olduğu gibi, “çok su tüketiyorlar” gerekçesiyle binlerce deveyi-atı kurşuna dizmek olsa olsa kapitalist uygarlığın trajik tüketiciliğini, insanı nasıl bir yabancılaşmaya sürüklediğini ve giderek nasıl bir barbarlığa evrilip zombileştiğini gösterebilir ancak.

Avustralya’da yaşanan katliam elbette bir istisna oluşturmuyor.

BM Çevre Programı’nın talebi üzerine Yale Üniversitesi’nden -ABD- bir grup bilim insanının yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, yeryüzündeki doğal ormanlarda -Antartika hariç- 3 trilyon civarında ağaç var.  Bu oranın ilk yerleşik uygarlıkların görüldüğü 12-15 bin yıl öncesinin %50’sine zar zor denk düştüğü tahmin ediliyor. Yine aynı araştırmaya göre, yılda yaklaşık 15 milyar ağaç yok ediliyor.

Araştırmayı yöneten ekipten Thomas Crowther, ormanların yeryüzündeki en önemli ve kritik organizmalar arasında yer aldığını söylüyor. Büyük miktarlarda karbon depolayan ormanların aynı zamanda hava, su ve besin kalitesi üzerinde tayin edici bir rol oynadığını da vurguluyor.

BM Gıda ve Tarım Teşkilatı’nın -FAO- raporlarına dünyanın “Doğal Ormanları”yla ilgili yansıyan bilgiler ise facianın başka boyutlarını gözönüne seriyor.

1990 yılında 4 milyar 128 milyon hektar olan toplam orman alanları 2015 yılına gelindiğinde 3 milyar 900 milyon hektara kadar gerilemiş.

12.7 milyon insanın istihdam edildiği orman sektörü 2011 yılında küresel ekonomiye 606 milyar dolarlık bir girdi sağlamış.

Aradan geçen sekiz yıl boyunca bu rakam hep yükselme eğilimi göstermiş.

Dünyanın en büyük yağmur ormanları olarak bilinen Amazonlar aynı zamanda “Dünyanın karadaki akciğerleri” ünvanını da taşıyor. Gel gör ki bu ormanlar da kapitalist sermayenin ve onun emrindeki devletlerin “tasarrufu” altında ve artık resmen can çekişiyor. Hepimize oksijen sunan, iklim döngüsünü dengeleyen dünyanın akciğerleri açgözlü bir kediye teslim edilmiş yani!

2000’li yılların başından 2004 yılına kadar yaşanan olağanüstü talan sırasında bu ormanların sadece Brezilya’daki kısmında 27 bin kilometerkarelik bir alan kaybı oluşmuş. Bu felaketin sorumluluğunu o dönemki Brezilya çevre bakanı “yasadışı kesimciler”e bağlıyor. Aradan bir süre geçip Jair Bolsonaro devlet başkanı olunca, başka bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Brezilya’nın yeni devlet başkanının ilk işlerinden biri, “Amazon Ormanları’nın korunması ülke ekonomisine zarar veriyor. Bu alanları ticari kullanıma açıyoruz,” demek oluyor. Yani dünyanın akciğerlerinin sökülmesi, eko sisteminin bozulması, küresel ısınmaya yol verilmesi artık “Orman Mafyası” eliyle değil, aç gözlü sermayenin faşist sözcüsü bir herifin siyasi kararıyla ve “yasal yollar”la gerçekleştirilecek!

Kapitalist dünyanın “yasadışılık” ve “yasallık” kavramlarının nasıl bir ikiyüzlülükle malül olduğunu bu gelişmeyle bir kez daha test etmiş oluyoruz.

Amazon Ormanları aynı zamanda “Küresel Isınma” denen kapitalist tahribata karşı dünyanın sahip olduğu çok önemli güvencelerden biri.

Ama hem uğradığı kıyımlar, hem de sera etkisi yaratan gazılarının artan oranlardaki salınımının elimine edilemeyecek düzeye ulaşması yüzünden, bu ormanlar da küresel ısınmanın doğrudan tehdidi altına girmiş bulunuyor artık.

“Kyoto Protokolü” falan derken, dünyanın karasal akciğerleri kapitalist yıkıcılığın çok yüzlü ve keskin bıçağının ölümcül tehdidi altında can havliyle çırpınıyor yani!

FAO raporlarında, dünyanın “Doğal Orman” alanlarının 2010 ile 2014 yılları arasında yıllık kaybının 6.5 milyon hektara ulaştığı bilgisine yer veriliyor.

Öte yandan “Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği” -IUCN- 2016 yılında Hawaii’de bir uluslararası kongre düzenliyor ve “soyu tehlike altında” olup “Kırmızı Liste”de yer alan canlı türlerin sayısının 82.954’e ulaştığını -buna bazı bitki türleri dahil- 23.928’nin ise artık “tümüyle yok olma” tehdidiyle karşı karşıya kaldığını duyuruyor.

Aynı duyuruda yer verilen bir başka bilgi, “Doğu Gorilleri” diye bilinen türle ilgili. Yok olma tehdidi altındaki primatlar arasında gösterilen “Doğu Gorili” nüfusunun son yirmi yılda %70’lik bir azalmayla 5 binin altına düştüğünü anlatılıyor.

“Doğu Gorilleri” familyasının bir alt grubu olan “Grauer Gorili”nın 1996 yılında 19.900 olan popülasyonu ise, 2016 yılında 3.800 kadar düşmüş.

Kuş türlerinin %15’i yok olmakla karşı karşıyaymış ve bu oran bin kuş türüne denkmiş.

Balık rezervlerinin %50’ye yakını tüketilmiş. Türün %18’i ise aşırı tüketim yüzünden yok olmak üzereymiş…

Hızla tükeniş yani…

İşte böylesi bir dünyada kapitalizm bize hala, “Sürdürülebilir bir büyüme”den falan söz edebiliyor.

Öyle görülüyor ki yakın bir gelecekte çocuklarımıza dinozorları, mamutları, mağara aslanlarını falan anlatırken, yeryüzünde artık nesli tükenmiş olan bu canlıların adlarını da anmış olacağız.

Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Bütün bu yok oluşlar, “doğal” bir “seleksiyon” gereği değil, kapitalist mülkiyet uygarlığının devasa üretim-tüketim döngüsünün yarattığı küresel ısınma, kentleşme, tarım alanlarının genişlemesi ve tarımsal üretimde kullanılan kimyasallar, büyük çaplı avlanmalar, yaşam alanlarının -daha çok da ormanların- yok edilmesi, okyanusların ve doğanın kirletilmesi sonucunda yaşanıyor. İlgili raporlarda bütün bu gelişmeler sıralanırken, yeryüzüne bu yıkımı yaşatan kapitalizmin adının bir kez olsun anılmaması da “ilginç” gerçekten.

Üretim-tüketim kaosu çılgınlık düzeyinde seyrederken, elbette kaynaklar açgözlülükle yağmalanacak, insan kendine ve doğaya yabancılaşacak, ozon tabakası delinecek, atmosfere bol miktarda gaz salınarak küresel ısınma ve iklim değişikleri gündeme gelecek, biyolojik türler yok olacak ve dünya küresel krizlere, çölleşmeye, yoksullaşmaya ve nihayetinde tükenişe sürüklenecekti.

 Bu gün “çok su tüketiyor” gerekçesiyle binlerce deveyi-atı kurşuna dizerek güya susuzluğa çözüm üreten bencil burjuva zihniyet; yarın işsizliğe, açlığa mahkum ettiği milyonlarca yoksulu,“yükten kurtulma” adına neden kurşuna dizmesin ya da kimyasal gazlarla, laboratuvarlarda üretilen virüslerle zehirleyip yok etmesin ki?

***                                         ***                                         ***

Kapitalist Üretim-Tüketim Döngüsünün Marifeti:

Küresel Isınma ve İklim Değişiklikleri

İklimbilim ve antropolojik çalışmalardan biliyoruz ki, yerzündeki son köklü iklim değişimi bundan yaklaşık 12 bin yıl önce, Son Buzul  Çağı’nın bitimiyle yaşandı. Doğal yollarla yaşanan bu değişimin yarattığı etkileri kendi iç dengeleriyle ve zamanla elimine etti yerküre. Sonrasında zaman zaman daha düşük dalgalı seyreden istikrarsızlıklar yaşandı. Ama bütün bunları güncel küresel ısınma ve iklim değişikliği ile kesinlikle karıştırmamak gerekiyor.

Sonuçta bilimsel çalışmalar açıkça gösterdi ki, yeryüzünün bu gün yaşadığı iklim değişikliğinin esası “insansal faktörler”den kaynaklanıyor.

Yani son mülkiyet uygarlığı kapitalizmin üretim-tüketim döngüsü ve “büyüme” sevdasının marifeti!

Sık sık vurgulandığı gibi, doğanın ve doğadaki her şeyin, kendine özgü işleyen çatışmalı bir iç birbirliği, dengesi ya da diyalektik bir bütünlüğü var.

Büyük çaplı dışsal müdahaleler zamanla bu doğal döngüyü bozup anormal sonuçların doğmasına yol açabiliyor.

Yeryüzünün günümüzde yaşadığı ısınmanın ve iklim değişiminin asıl sorumlusu yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, özellikle yoğun ve kontrolsüz kapitalist üretim-tüketim faaliyetidir. Uzmanların biraz da diplomatik bir dil ile “İnsan kaynaklı faktör” dedikleri şey tam da budur zaten.

Çünkü kapitalist endüstri tarafından salınan ve atmosferde birikip yoğunlaşan karbondioksit, su buharı, diazot monoksit, metan gibi gazlar güneşten gelen ve yeryüzünü ısıtan ışınların tekrar atmosfer dışına gönderilmesine engel oluyor.

Bozulmuş olan bu doğal döngüdür aslında.

Ortaya çıkardığı sonuç ise “Küresel ısınma” ve bunun tetiklediği “İklim değişikliği!”

Basit bir anlatımla, yeryüzü güneşten gelen ışınlarla ısınıyor ve ısı düzeyini belli bir derecede -14 derece civarında- tuttuktan sonra, o ışınları tekrar atmosfer dışına geri gönderiyor.

Eğer siz yan etkilerini elimine edecek hiçbir önlem almadan ve tam bir aç gözlülükle yoğun-yaygın bir üretim-tüketim sarmalı yaratmışsanız, ardınızda bıraktığınız gazlar haliyle gökyüzünü kaplar ve yeryüzünün geri gönderdiği ışınların atmosfer dışına çıkışına engel olur. Bu da, havası, karaparçaları ve okyanuslarıyla yerkürenin olağandışı yollarla ısınmasına yol açar.

Atmosfere salınan ve sera etkisi yaratarak küresel ısınmaya yol açan gazların tali kaynağına ilişkin pek çok neden sıralanabilir kuşkusuz. Ama kimyacıların, fizikçilerin, biyologların, iklim bilimcilerin ve daha pek çok uzmanın ısrarla dikkat çektikleri gibi, bu işin asıl suçlusu kapitalist endüstriyel üretim tarzı, onun kullandığı enerji türü, miktarı, kullanım biçimidir. Bir de, bunlara paralel olarak gerçekleşen, doğayı bu tür risklere karşı koruyan içsel oluşumların tahribi ve yok edilişi tabi…

Soruna buradan bakıldığında, karşınıza devasa oranlarda karbondioksit üreterek tüketilebilen petrol, kömür gibi fosil kaynaklar çıkıyor. Yine olağanüstü yakıt tüketip enerji üreten santrallerin de yıllar boyu göyüzüne bolca karbondioksit ve diğer gazları saldığını biliyoruz.

Demir çelik endüstrisinde ihtiyaç duyulan yüksek ısı, doğal olarak aynı oranda enerji tüketimini gerektiriyor. Her tüketilen enerji karbondioksit ve diğer gazları ürettiğine göre, bu endüstri alanı da asla masum değil.

Kocaman çitliklerde beslenen ve karbon kaynağı olan hayvanlardan elde edilen etin yüksek oranlarda üretilip tüketilmesini de eklemek gerekiyor bunlara.   

Fosil kaynakların kullanım oranları ve biçimlerinin ardından, küresel ısınmanın bir diğer nedeni yine öncelikle doğanın yağmalanması ve tahribatı oluyor.

İşte, yukarıda pek çok uluslarası kurumun raporlarına yansıyan üretim-tüketim rakamlarına tam da “Küresel Isınma”nın nedenlerini daha açık görebilmek amacıyla yer verme gereği duyduk.

Dünyanın akciğerleri, ormanlar ve okyanuslardır. Yoğun üretim ve enerji kullanımının yanı sıra, ormanların yok edilmesini, okyanusların kirletilmesini, büyük ölçeklerde kentleşmeleri, devasa alanların endüstriyel tarıma ve hayvancılığa açılmasını ve benzeri faaliyetleri küresel ısınmanın, dolayısıyla da iklim değişiminin asıl nedenleri arasında sayabiliriz.

Toplumun gerçek ihtiyaçlarını ötelerseniz, özenle kışkırtılmış kuralsız ve kaotik bir üretim-tüketim tarzını tek varlık nedeniniz sayıp doğanın ve insanın sömürülmesini öncelerseniz ve bütün bunları yaparken bir de, “yatırım yükü getiriyor” diye neredeyse hiçbir önleyici tedbire başvurmazsanız; evet, ekonominizin hacmini ve karlılık oranlarınızı büyüttükçe büyütürsünüz, ama arkanızda devasa bir insan ve yeryüzü enkazı bırakmış olursunuz. Çünkü, üretim-tüketim döngünüzün çapı -yaratacağı istikrarsızlıklar, krizler bir yana- aynı ölçülerde kaynak tüketir; karbondioksit başta olmak üzere muhtelif gazlar üretir ve büyük ölçeklerde çöp çıkarır size.

Devasa oranlarda enerji tüketirseniz, toprak, hava, su gibi temel yaşam kaynaklarını onarılması zor düzeyde kirletmiş, yeryüzünden yükselen muazzam boyutlardaki gaz tabakalarının atmosferde katman katman dizilmesini sağlamış, doğal dengeyi bozmuş olursunuz.

“Kullan, at” tarzı ürünlere hergün yeni örnekler ekleyip bolca tüketimini teşvik ederseniz; hep büyümesini arzuladığınız endüstrinizin çeri-çöpü-yağı ile okyanusları kirletip asit oranlarını yükseltirseniz, doğal karbon emme oburu olan mercan ve yosun türlerini öldürmüş, su altındaki doğal döngüyü bozmuş olursunuz. Dengenin bozulmasının yarattığı sorunlar bir yana, cinayetinize kurban giden su altı varlıklarının çürümeye başlamasıyla birlikte ekstradan yoğun bir karbondioksit salınımı başlar ve kirliklik artar. Asit oranı yükselmiş okyanuslarda zamanla ne resif -su altı yosunu- kalır, ne de onun varlığıyla doğrudan ilişki içinde olan mercan. Bu gelişme denizlerdeki canlıların besin zincirinde yaygın ve ölümcül bir çözülmeyle sonuçlanır. Ardından okyanuslarda bol miktarda karbondioksit birkir ve sıcak havada buharlaşan suyla beraber, olağanüstü bir yoğunlukla armosferi kaplar. Çünkü doğal döngü gereği mercanlar, yosunlar ve türevi canlılar karbondioksit ve asit oranını, ısı düzeyini yükselttiğiniz denizlerde sizin çöplerinizle beslenmek gibi bir yetenek kazanmamışlardır henüz.

Artık sonuç bellidir: Yeryüzünün atmosfer dışına göndermek istediği doğal ısı kaynağı güneş ışınları bir yolunu bulup geldikleri yere geri dönemezler. Isı emici okyanuslar da çift yönlü kurbanınız olduğu için görevini yapamaz ve işlevsizleşir.

Bu marifetleriniz sayesinde yerküre taşıyamayacağı yoğunlukta bir ısıya maruz kalır ve olağan iklim döngüsü bozulur. Buzullar erimeye, su seviyeleri yükselmeye başlar.

Yırtıcı bir iştahla ormanları, yeşil alanları yok ederseniz, tüketim mabedi olarak kentleşmeyi azmanlaştırırsanız; o kentlerin sokaklarını, etrafındaki otobanları petrol tüketip karbondioksit kusan motorlu araçlarla, yoğun enerji kullanan işletmelerle doldurursanız, atmosferde katmanlar oluşturan onca atık gazlar yüzünden dünyayı terk edemeyen ışınların ürettiği ısı fazlalığını emip elimine edecek bir karasal yeşillik de bulamazsınız.

Böylece, aslında doğaya ait dinamik bir yaşam formu olan karbon, bencilliğiniz ve kar hırsıyla şişirdiğiniz “üret-tüket” kumkuması yüzünden sonuçta öldürücü bir katile dönüşmüş olarak karşınıza çıkar.

“Küresel ısınma,” “iklim krizi”, “sürdürülebilir kalkınma” falan diye yatıp kalkarken bunu yaratanın kapitalizm olduğunu söylemeye cesaret edemezseniz, söyledikleriniz boşa düşer, işlevsizleşir.

Meselenin özü basit bir anlatımla bundan ibarettir.

Buzulların, ormanların, okyanusların, yeşilin, kuşun, börtü-böceğin birbiriyle ilişkisi, bağlantısı, birbirine karşı bir misyonu ve sorumluluğu var şu yeryüzünde. Doğal dengelerin korunabilmesi için, bütün bu varlıkların ve döngünün paraya, kara, servete kurban edilmemesi, özenle korunması gerekir.

Sırf zeki bir varlık olmanın kültürel, felsefi, hatta “ahlaki” gereği olarak değil, rasyonel bir zorunluluk olarak da yapılmalıdır bu.

Çünkü pek çok erdemli bilim insanı ve gözlemcinin de işaret ettiği gibi, eğer nedenlere ilişkin ciddi önlemler alınmaz ise yüz yılın ikinci yarısından başlayarak küresel ısınmada iki derecelik bir risk sınırına ulaşacağını öngörülüyor. Bunun nasıl bir felakete yol açacağını hesaplamak zor olmasa gerek.  

***                                         ***                                         ***

Kuşkusuz ki, pozitif amaçlarla ve dengeli kullanılan; toplumsal ihtiyacı, doğa-çevre uyumunu dikkate alıp önceleyen istikrarlı bir ilerleme -üretici güçlerin ve üretim tekniklerinin ilerlemesi- kötü değildir. Dolayısıyla bu eleştirilerden bir “yerinde sayma,” “devinimsizlik” ve karşılığı olmayan bir “romantizm” sonucu çıkarılmamalıdır.

Eleştiri konusu yapılan şey, bir mülkiyet ve hegemonya uygarlığı olan kapitalizmin insan emeğini ve doğayı yağmalama amacına hizmet eden üretim-tüketim büyümesi ve bunun hizmetindeki “teknolojik ilerleme”yle sağlıklı bir gelecek kuramayacağı; bu yolun toplumsal gelişmeye, refaha, insanlığın ve yeryüzünün geleceğine hiçbir şekilde hizmet etmeyeceğidir.

18. Yüzyıldan günümüze gördük ki, kapitalizmin böylesi öncelikleri hiç olmadı ve olmayacak. Onun en “pozitif” yönünü belirleyen temel öğeler bile, burjuvazinin sınıfsal reflekslerine, sömürü ve kar güdüsüne, tüketiciliğine uygunlukla test edilebilir ancak. Sonuçta sadece “iktisadi yaşam”da değil; kültür, sanat, siyaset, bilgi-bilim alanlarında da abartılı ve riskli eşitsizliklerle yürüyen yıkıcı, tüketici, obur bir sistemden söz ediyoruz.

Gördük ki, bütün o gelişmişliğine rağmen, donanımlı ve yüksek düzeyde sorumluluk duygusuyla biçimlenmiş bir sosyal ve bireysel bilinç-kültür yaratmamıştır insanda kapitalizm.  Tam tersine, bencilliği, bireyciliği, “her koyun kendi bacağından asılır”cılığı besleyen, tüketici bir kültürü ve insan profilini varlığının ve geleceğinin güvencesi saymıştır.

 Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sorunlar elbette yukarıda işaret etmeye çalıştıklarımızla sınırlı değildildir. Önümüzdeki zaman dilimi, insanın ve emeğinin üretim süreçlerinden hızla dışlandığı, bir avuç mülk ve servet sahibiyle teknokratın denetimindeki yapay zekalı robotların, modern teknik-mekanik donanımların devreye gireceği bir sürece evriliyor.  

Kapitalizmin gözünde emek gücü ve tüketici olarak bile işlevsizleşecek olan milyonlarca yoksul, mülksüz, işsiz insanı nasıl bir gelecek bekliyor olabilir?

Robotlara, yapay zekalara, 3D yazıcılara ürettireceği metaları, hizmetleri kime, nasıl satmayı planlıyor kapitalizm acaba?

Zafer Yılmaz

Kaynak: gazetepatika11.com

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »