İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İnsan ve Doğa için Düşsüz Bir Gelecek: Kapitalizm! (1)

Zafer Yılmaz
Yayıncı Editor
SimurgNews
Yazı Kurulu Üyesi

Kapitalist uygarlığın yeryüzü ve emek sömürüsü öyle bir boyut kazandı ki, gelir dağılımı adaletsizlikleri, siyasal otoriterleşmeler, küresel ısınmalar, iklim değişiklikleri, çevre felaketleri, yabancılaşmalar, tekrarlanan krizler, savaşlar ve diğer yükler artık taşınamaz oldu. Bu ağır fatura karşısında canlı, cansız varlıklarıyla birlikte bütün bir dünya doğrudan alarm veriyor şimdi.

Onun devasa boyutlar kazanmış olan üret-tüket, al-ver döngüsü, bu döngüyü sürekli tırmandıran hızlı “büyüme” ve “teknik ilerleme” hedefi yüzünden sadece geleceğimize değil, yediğimiz gıdaya, içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya, kullandığımız temel ihtiyaç nesnelerine bile kuşkuyla, güvensizlikle bakar olduk.

Kapitalist gelişmenin kendisine konfor ve refah getireceği umuduyla mayışan toplumlar yanıldıkça yanıldı ve sonuçta kapitalist döngünün hep keybeden tarafında yer aldı.

Çünkü kapitalizm bütün bir varlığını sömürü ve karlılık esası üzerinden inşa etmiş bir sistemdi; bu özelliği onu yüksek bilançolar sağlayacak yoğun bir üretim ve tüketim faaliyetine zorluyordu. İşte, insan da dahil, yeryüzünü kire-pasa boğup zehirleyerek dehşetli bir tükenişe sürükleyen, insanın düşlerini dahi yitirmesine neden olan şey onun tam da bu varoluş ve işleyiş yasasıydı.

İddaların aksine, sürekli “büyüme” arzusunun ve bu arzuyu şevklendiren “teknik ilerleme”ciliğinin yeryüzüne ne refah, ne de huzur getirmeyeceği daha başından belliydi aslında. Nihayetinde bütün bir seceresi ve tarihsel deneyimleri bu gerçeği fazlasıyla kanıtlıyordu.

Pratik sonuçları bakımından ifade edecek olursak, onun tekrarlayıp durduğu “Daha çok büyürsek, herkese refah ve özgürlük gelecek” söylemi insan emeğinin ve yeryüzü kaynaklarının amansızca sömürülmesi, sınıflar – bölgeler – ülkeler arasındaki uçurumun yıl yıl büyüyüp kolay giderilemeyecek ölçülerde derinleşmesi dışında hiçbir sonuç yaratmadı.  

Milyarlarca insanı bir üretim-tüketim mabedi olarak yükselttiği beton-demir yığını kentlere hapsederek, yeryüzüden yağmaladığı her türlü kaynağın mekanik işleyicisi – tüketicisi durumuna düşürmüş olması, toplumları getirdiği son noktanın özeti gibidir.

Yeryüzünde mülk edinilmemiş bir karış toprak parçasının, metalaştırılıp pazara sunulmamış bir tek nesnenin kalmamasından; insanın insanla, doğayla, diğer canlılarla mülkiyet, kar ve para üzerinden ilişkileniyor oluşundan daha trajik, çarpıcı ve ürkütücü ne olabir ki?

***                                         ***                                         ***

“…

Ah doğuştan zeki insan

Buluşlarının kurbanı

Öyle korkunç ki yaratıcılığın

Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar

Ve niye savaşmak için silahlar?”

Ronald Wright

Kapitalist Gelişmenin Tetiklediği Bir Yeryüzü Gerçeği:

Hız, Kopuş ve Yabancılaşma

İnsan ya da insan kuşakları zaman-mekan-nesne algısıyla; kültürü, zekası, ruhsallığı ve diğer yetenekleriyle birlikte bir varoluş bütünlüğü oluştururlar. Onların gelişme, değişme, dönüşme potansiyeli, içinde bulundukları nesnel koşullarla doğrudan bağlantılıdır. Bu yüzdendir ki kapitalizm koşullarında üretim-tüketim-kar-hegemonya amacıyla yapılan her yapay müdahale ve sağlanan her hızlı gelişme, genellikle olağandışı uyumsuzluklar, kopuşlar ve riskli, yıkıcı anomaliler yarattı.

Üretim faaliyeti toplumsal refah, ihtiyaçlar ve doğal dengeler gözetilerek yapılmadığında, abartılı bir üretim-tüketim-kar kumkuması öncelendiğinde, ortaya kapitalist tekellerin servetinin daha da büyümesi, ama aynı zamanda istikrarsızlıklar, krizler ve elbette yeryüzünün talanı, çevre kirliliği, eşitsizlikler, adaletsizliklerle sakatlanmış bir yıkım tablosu çıkıyordu.

18. YY’daki sanayi devrimleriyle birlikte, bilimde-teknolojide hiç olmadığı kadar ilerlemenin yolunu açmış oldu insanlık. Bu gelişme endüstriyel üretim atılımını bir çok bakımdan muazzam düzeyde tetikledi ve aynı ölçüde bir üretim-tüketim kaosu yarattı.

Deyim yerindeyse, “kapitalist gelişme cini” şişeden çıktı ve onu terbiye edip durdurmak ya da zararlarını telafi etmek artık ya imkansızdı ya da çok büyük ve radikal mücadeleleri gerekli kılıyordu.

“Şişeden cinin çıkması,” eskinin mistik anlatılarında hep düşsel, daha çok da marazi arzuların imgesel bir meseli olarak yer bulmuştu kendine. Oysa kapitalist tarzdaki ilerlemenin, üretim ve tüketim yoğunluğunun, yabancılaşmanın somut ve başat metaforlarından biri haline geliyordu artık.

İlerlemeyi ve hızı ateşleyen temel usurlardan biri buharın gücüydü. Ama bu, kapitalist tarzdaki doyumsuz büyüme iştahının kışkırtıcılığıyla yerini bir diğer gelişmeye; Potansiyel ya da kinetik -depolanmış ya da hareket halinde olan- enerji formlarına bırakmakta gecikmeyecekti.

Kapitalist tarzdaki üretim-tüketim kaosunun büyüme arzusu elektrik ve fosil kaynaklar gibi güçlü enerji formlarını keşfetti. Burada durmak olmazdı elbette. Nihayetinde onun tarzının ihtiyaç duyduğu termik, hidroelektrik ve nükleer enerji formları da, tıpkı bir fil sürüsünün zücaciye dükkanına dalması gibi kontrolsüz bir şekilde girmiş oldu hayatımıza.

Hem de, öncesi ve sonrasıyla hepi topu iki yüz yıl gibi kısa bir sürede ve koşar adımlarla olup bitti bütün bunlar.

İnsanın ortalama yaşam süresiyle kıyaslandığında elbette fena sayılmazdı iki yüz yıl. Ama gezegenimizin beş milyarlık yaşı, -antropologlar tarafından 3.8 milyon yıl önce yaşadığı varsayılan Hominid adlı insansı türü hesaba katmazsak eğer- Homo Erecktus’un 1.5 milyon, Neandertal’ın 130-150 bin, yakın atamız sayılan Homo Sapiens’in 70-100 bin, avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen ilk uygarlıkların ise 12-15 bin yıl öncesine dayanan “gelişme” serüveni düşünüldüğünde, kapitalist ilerlemenin 200 yılı biraz geçebilen tarihinin göz açıp kapamalık ya da en fazlası, modern insanın ayna karşısında saç tarayıp diş fırçalaması kadar bir zamana denk düştüğü de anlaşılmış olur.

İnsan kuşaklarının gelişim tarihine baktığımızda -ki günümüz insan ömründen hareketle, yaklaşık olarak elli bininci kuşağa karşılık geldiğimizi varsayabiliriz- dünyanın kaderini son beş-altı kuşağın radikal tarzda değiştirdiğini görürüz.

Çok eski atalarımızın bir zeka ve yaratıcılık işareti olarak nesnelere ilk müdahalesiyle -örneğin çakmak taşının basitçe yontulması-, sonraki kuşakların demiri keşfedip eritmesi arasında yaklaşık üç milyon yıl gibi uzun bir zaman dilimi yer alıyor. Demirin eritilmesiyle atom bombasının üretilmesi arasında ise bir kaç bin yıllık bir zaman aralığı var.

Günümüzde süreklilik kazanmış olan kapitalist “ilerleme” ve “büyüme” döngüsünün hızını ve çapını anlamak için sadece son yüz yılda keşfedilip kullanıma sokulan ve kısa sürede çöp yığınına dönüşen teknoloji mezarlığına değil, kişisel ömürümüzün küçük bir kısmına nelerin sığdırıldığına da göz atmak öğretici olacaktır. Öyle ki, on yıl önce edindiğimiz bilgilerin, kullandığımız teknoloji ürünü araç-gereçlerin pek çoğu -bilgisayar işletim sistemleri, otomobil modelleri, tv’ler, telefon aygıtları, pek çok alet-edevat ve hatta üretim teknikleri vs.- bu gün neredeyse tümden işgörmez çöp yığını haline gelmiştir.

İnsan türü diğer canlılardan farklılaşırken ve doğal varoluş biçimlerinden-ortamlarından koparken, aynı zamanda bir yabancılaşma da yaşıyordu.

Böyle olmak durumundaydı. Çünkü fiziksel ve biyolojik özellikleriyle değil, zekası, düşleme gücü, artan ölçülerde teknik icad edip kullanma ve üretim yapabileme yeteneğiyle bir kopuş yaşıyor, özgün biçimlerde farklılaşıyordu insan.

İlerlemenin, büyümenin gücünü keşfeden insanın bunu nasıl ve hangi amaçlarla kullandığı ise, yaşadığı zaman dilimine göre değişkenlikler gösteren ve sınıfsal-ideolojik-kültürel durumları da kapsayan oldukça geniş bir konudur.

Kısacası, tarihin başlarında ateşin kudretini, bazı doğa olaylarından korunmanın yollarını ya da hangi bitkinin ne işe yaradığını, nasıl tüketilmesi gerektiğini yüzbinlerce yıl boyunca deneyimleyerek öğrenen ve bu bilgileri bir ayrıcalık olarak elinde tutup kendisi için avantaja çeviren primitif kabilele uygarlıklarından, sadece iki yüzyıl gibi bir sürede edindiği bilgiyi ve bilgi teknolojilerini, atom ya da nükleer silahları tekelinde tutup rakiplerine üstünlük sağlamada avantaja çeviren modern devlet cihazınının yaratıcısı kapitalist uygarlığa uzanacaktı insanlık.

Koca bir feodalite boyunca bile metaların, ağır aksak ilerleyen tekniğin ya da basit bilgi formlarının coğrafyalar arası seyahati yıllara yayılırken, bu süreç günümüzün gelişmiş ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde bir kaç saate, en fazlası bir kaç güne kadar indi.

Ve geçmişle günümüz arasında çok temel bir farklılık daha: Eski sınıflı toplumların aksine, kapitalizmle birlikte yeryüzünün bütün toprakları, bitkileri, hayvanları, yer altındaki madenler, fosil kaynaklar, hatta okyanuslar ve gökyüzü bile -deniz ve hava sahası esprisi bağlamında- artık ya bireylerin, grupların, şirketlerin ya da sermayenin denetimindeki devletlerin-ülkelerin mülkü altına girmiş ve sahiplenilmiş oldu.

Dünyayı, doğayı, evreni tanımak, güçlükleri altetmek, yaşamsal ihtiyaçları karşılamak, daha kolay ve verimli bir üretim düzeni kurmak üzere yapılan her pozitif atılım -görece bilimsel-teknik keşifler ve ilerlemeler- kısa bir zaman içinde dönemin egemen sınıflarının doğrudan emrine girdi ve kullanım amaçları bakımından bir yozlaşma yaşayıp gerçek ihtiyaçlarla, sınıfsal güdülerden beslenen yapay ihtiyaçlar arasındaki mesafeyi tahripkar bir biçimde büyüten “tuzaklar”a dönüştü.

Karnını doyurmak üzere avlanmak, kendini tehlikelere karşı savunmak ya da doğal nesneleri işleyip kullanışlı ürünler haline getirmek için atalarımızın keşfettiği bıçakların, okların, mızrakların bir süre sonra ortaya çıkan kraliyetlerin, imparatorlukların fetihçi ordularının elinde başkalarını öldürmek ya da esaret altına alıp sömürmek-köleleştirmek için kullanılan silahlara dönüşmesi, günümüzde ise daha ölümcül bir nitelik kazanıp nükleer gerilim yarışına evrilmesi tam da bu gerçeği anlatır bize.

Diyeceğimiz o ki, sınıflı toplumlarda “teknik ilerleme” denen şey her zaman egemenlerin çıkarlarıyla, onların iktisadi büyüme, yayılma arzularıyla ilişkili olmak, ona hizmet etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzdendir ki, çeşitli bilim disiplinlerini ve uzmanlıkları “teknik ilerlemecilik”in açıktan hizmetine sokma ihtiyacı duymuştur burjuvazi.

Her şey bir yana, bu gün sadece silah sanayiinde yüzbinlerce bilim insanının-uzmanın istihdam edilmiş olması açıktan bu gerçeğe işaret etmektedir. Üniversiteler, “teknik” ilerlemeye uzman yetiştiren seralar gibidir artık.

Gen teknolojileri, kimya, fizik, biyoloji, enerji, gıda…

Saymaya kalkışsak uzadıkça uzar bu liste…

 Burjuvazinin öncülük ettiği sanayi devrimleriyle ‘cin şişeden çıkmış’; bilimsel ve teknik gelişmede hiç olmadığı çapta ve hızda ilerleme başlamıştı. Buna bağlı olarak üretim ve tüketim döngüsü hızlandıkça ürün çeşitliliği, emeğin ve doğanın sömürülmesi ve servetin daha az elde toplanması da arttıkça arttı.

Bu gelişmelere son otuz yılda bambaşka yenilikler eşlik etti. Dijital-sanal gelişme çok kısa bir sürede dünyada inanılmaz bir egemenlik ağı kurdu. Üretim, iletişim, satış, pazarlama, para, güvenlik… neredeyse her şeyin bir “sanal” ya da “dijital” versiyonu peydah oldu. Bu alan kapitalizme yepyeni büyüme-yayılma alanları açtı. Bu arada, geleneksel burjuvazinin yanına kısa sürede yeni burjuvaların eklenmesini de sağlamış oldu.

Anlaşılacağı üzere, burjuvazinin “ilerleme,” “büyüme cini”ni kontrol altına alıp disipline etmek tümüyle imkansızdı artık. Onu tersine çevirip belli bir dengede tutmak, pozitif amaçlarla ve toplum-doğa yararına kullanılabilir hale getirmek ise kapitalizmin kapitalizm olmaktan çıkması ve bitişi anlamına geliyordu.

Bir umut olarak sunulan ekonomik büyüme-teknolojik ilerleme ile orantılı olarak toplumsal refahın artacağı iddiası kocaman bir yalandı. Gördük ki bu iddia ile kuytu sokaklarda tezgah kurup “Bul karayı, al parayı” dalaveresi çeviren ve garibanların cebindeki üç kuruşu da gasp eden üçkağıtçıların yaptığı “iş” arasında nitelik bakımından neredeyse hiçbir fark yoktu. Sonuçta onlar da tıpkı burjuvazi gibi umut satarak kurbanlarına tuzaklar kuruyorlardı.

Günümüz dünyasında en zengin üç-beş kişinin sahip olduğu servet ve para döngüsünün pek çok ülke ve milyarlarca insanın sahip olduklarını aşması başka neyin göstergesi olabilirdi ki?

Kapitalizmin teknik gelişmeyi de kullanarak aptalca azmanlaştırdığı büyüme döngüsü sonuçta insanlığın doğaya ve değerlerine saygılı, eşitlikçi-özgürlükçü, barışcıl ve uyumlu bir refah uygarlığı yaratma düşü için olgunlaşmaya başlayan olanakları çarçur ediyor, üstüne üstlük bir de insanın ve yeryüzünün geleceği için devasa riskler yaratıyordu.

Onun yayılma, genişleme arzusunun tetiklediği hızlı gelişmelerle birlikte, eski çağların ağır işleyen zamanı ve dünyanın farklı köşelerinde birbirinden habersiz hayatlar süren uygarlıklar devri de tümüyle kapanıp tarihe mal oldu. Zamanın basamakları artık daha çılgınca aşılıyor; kapitalist döngünün çapı insan ve doğanın sınırlarını gün be gün zorluyor; şimdilerde olduğu gibi sadece sanal bilgi formlarını değil, kontrol altında tuttuğu sermayeyi ve paranın dolaşımını da aynı ölçülerde dijitalleştirip dakikalara, saniyelere sığdırabiliyordu kapitalizm.

İnsan da dahil, tüm canlıların biyolojik ve anatomik yapıları, beslenme, üreme biçimleri, hatta ruhsallık ölçütleri aynıdı. Fakat insan giderek diğer türlerden ve köklerinden radikal bir şekilde kopuyor, bambaşka bir mecrada yol alıyor, aradaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde açıyordu.

Ne yazık ki, yaşamını kolaylaştırmak için doğayı dönüştürüp üretim yapabilen, bilimsel ve “teknik ilerleme”de büyük beceriler gösterebilen insan, öte yandan kapitalizmin zehirleyiciliği yüzünden kendi türüne, doğaya ve diğer canlılara karşı saygılı, dengeli, özgür, barışcıl bir kültür uygarlığı yaratmayı başaramıyor ve talancı, tüketici bir mülkiyet uygarlığının esiri haline geliyordu.

Kaynak:gazetepatika11.com

Devam edecek…

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »