Erhan Bilgin 16 Haziran 2020

15-16 Haziran’da olan şey, her şeyden önce bir Genel Grev’dir. Şu iki nedenden dolayı. Birincisi, işçiler, yüzlerce fabrikanın şalterini hiç tereddüt etmeden indirmiştir. İkincisi, grevler Türkiye kapitalizminin sermaye donanımı en yoğun, en büyük hasılatını elde eden ve nihayet istihdamı en fazla fabrikalarının büyük kısmında yapılmıştır

15-16 Haziran isyanının, birbirine bağlı iki tarihi sonucu vardır. Birincisi İstanbul’da, kapitalist devlet otoritesinin, iki gün boyunca ortadan kalkmasıdır.

İkincisi, (kendi sınıf bilincine işçilerden daha fazla sahip olan) burjuvazinin bir kısmının korkarak İstanbul’dan kaçmasıdır. Egemen sınıf, polisi ve asker düzeni sağlamayınca, işçilerin şehre hâkim olmasından telaşa kapılarak şehri terk etmiştir. Vasıf Öngören’in sanatçı duyarlığı ile fark edip “Zengin Mutfağı” oyununda işlediği bu kaçış, maalesef siyaset alanında yeterince ele alınamadı.

Galiba bu görmezden gelmede, 15-16 Haziran’ı “Anayasal sınırlar içinde, yasalara uygun bir eylem” olarak tanımlama gayreti etkili oldu. Zaten mücadeleyi “direniş” diye yanlış biçimde tanımlamanın arka planında da “yasalara uygunluk” ölçütünün peşinde koşmanın çok büyük rolü olduğunu düşünmüşümdür.

Aslında, 15-16 Haziran İsyanı, işçi sınıfının dünya üzerinde her bölgede, her tarihte ortaya çıkabilecek devrimci rolüne uygun biçimde gelişti.

İşçiler şu veya bu (iktisadi veya politik) taleplerle harekete geçerler. Hareketin gerekçesi (Burada Disk’i kapatmayı amaçlayan kanunun iptal edilmesi) sadece başlangıç noktası olarak kalır. Hareket Genel Grev biçimini aldığında, talepler hızla politikleşir. (Kamu Yöneticilerinin istifası talebi) Mücadele devleti sorgular hale gelir. (Kamu binalarının işgal edilmesi, polise ve askerin otoritesini ortadan kaldırma) Mücadele sendika bürokrasinin kontrolünden çıkar. Bu aşamalardan sonra öz örgütlenmelerin kurulması, fabrikaların işçilerce yönetilmesi sadece zamana bağlıdır.

15-16 Haziran’ın özgünlüğü, Yerkürenin Türkiye coğrafyasında, ilk genel grev, ilk işçi isyanı olmasındadır.

Diyalektik, tarihin doğrusal bir hat üzerinden kurgulanamayacağını öğretip duruyor. Tarihi sürecin spekülasyonlarla izah edilemeyeceğini de. Ama İsyan tam da kapitalist Türk devletine karşı yönelmiş ve kendi kurallarını ortaya koyacakken neden geriye çekildiği üzerinde durmalıyız. Mesela, sendika bürokratlarının şube yöneticilerini ve sendika temsilcilerini işçileri yatıştırmak için görevlendirmelerinin mücadelenin geriye çekilmesinde rolü var mıdır?

Mesela sendika bürokratlarının (Lenin’in şiddetle eleştirdiği meşruiyeti yasal sınırlar içinde tutma gayreti) sıkıyönetimin gözetimi altında, işçileri eylemi sonlandırmaya daveti etkili olmuş mudur?

İlk olarak 9. yıldönümünde lise öğrencisi iken haberdar olduğum 15-16 Genel Grevi ve İsyanı’nın üzerinden şimdi 50 yıl geçse de bu soruları kırk yıldır sormaya devam ediyorum.

Burjuva basınında direniş

Türkiye işçi sınıfının ana gövdesi, 15-16 Haziran’da sokağa döküldüğünde, burjuva ulusal basını hemen “direniş” etiketini yapıştırdı.

Yaklaşık 20 yıl sonra bu kez, Mayıs ayında (1989) işçiler yeniden sokağa döküldüğünde aynı ulusal basın, bu kez “Bahar eylemleri” yaftasını taktı.

Burjuva basını, 25 yıl sonra 2015’te (Tesadüf bu ya yine Mayıs ayı) yeni kuşak işçiler otomotiv sektöründe Genel Grev yaptıklarında da hafızasındaki kullana kullana yıpranmış etiketi yine çıkardı. İşçiler bu sefer de grev yapmamışlar, “Üretimi durdurma eylemi” gerçekleştirmişlerdi.

İşçiler hep eylem yapıyorlardı, ama bir türlü genel grev yapamıyorlar ve İsyan edemiyorlardı!

Bu türden ifadelerin Grev’den ve Genel Grev’den ürken sendika bürokrasisi için de gayet kullanışlı olduğunu da geçerken belirtelim.

15-16 Haziran’a ulusal basının yakıştırdığı gibi “direniş” (résistance) diyebilir miyiz?

Üstelik, sol siyaset, sendika bürokratları, ulusal basın, akademisyenler velhasıl neredeyse mücadeleden haberdar büyük bir kesim 50 yıl sonra bile mücadeleyi “direniş” diye niteliyor.

Bu nitelemenin, mücadeleyi “direniş” diye haberleştiren gazetelerden kaynaklandığına en azından esin verdiğine şüphe yok.

Türk egemen sınıfı ve devleti ve kurumları daha Cumhuriyetin başından itibaren (üstelik işçi sınıfı henüz nüfus içinde azınlık iken) sosyal mücadeleye dair kavram ve tanımları sadece yasaklamakta değil, çarpıtmakta da mahir olduğunu defalarca kanıtlamıştır.

Sosyal mücadelelerin uygun kavramlarla doğru biçimde tanımlanması, sadece ansiklopedik bilgi sistematiği ve akademik tarih veya sosyoloji çalışmalarının kavram tutarlılığını sağlanması için gerekli değildir.

Anti-kapitalist mücadelenin mantıki sonuçlarına varması için elzemdir.

Direniş değil, Genel Grev

Tarafsız biçimde, 15-16 Haziran’ı “İşçi mücadelesi” diye tanımlayabiliriz. Ama bu tanım, gerçeğin küçük bir kısmını ifade eder. Mücadelenin mahiyetini ve yönünü ortaya koymaz.

15-16 Haziran’da olan şey, her şeyden önce bir Genel Grev’dir. Şu iki nedenden dolayı. Birincisi, işçiler, yüzlerce fabrikanın şalterini hiç tereddüt etmeden indirmiştir. İkincisi, grevler Türkiye kapitalizminin sermaye donanımı en yoğun, en büyük hasılatını elde eden ve nihayet istihdamı en fazla fabrikalarının büyük kısmında yapılmıştır.

Ortada sözlük anlamında ve siyasi literatüre denk düşen bir direniş (résistance) yoktur. Genel Grev ve direniş iç içice geçebilir. Ama esas olan işçinin varlık gerekçesi olan, üretimden gelen gücüdür ki bu şalterler inerek yapılabilir. Tayin edici unsur, grevdir. Grevle, kapitalizmin varlığı tehlikeye düşmüş olur. Başka hiçbir eylem biçimi, Grev kadar etkili olamaz.

Zaten diyalektik bakımdan her işçi eylemi, hemencecik, kısa süre içinde greve sıçrar. Sosyal bakımdan sıçramak zorundadır. Sıçrayamazsa, üretimden kopuk olduğu için, yani işçiyi işçi yapan, onun varlık nedenini içeremeyeceği için tesiri olmaz. Ve kısa sürede sönümlenir.

Günümüzün bazı “işçi eylemlerinden” sonuç alınamamasının (basın açıklamaları, miting, tüketmeme kampanyaları, tek kişilik çadır protestosu vb. vb.) belirleyici nedeni, ellerin şaltere uzanıp indirememesinden başka bir şey değildir.

Gelelim İsyana. 15-16 Haziran’da Türkiye ekonomisinin kalbini, şalterleri indirip durduran binlerce işçinin, Türkiye Kapitalizminin başşehrini sloganları ve talepleri ile fethetmek için omuz omuza kilometrelerce yolu yürüyerek kat etmesi, devletin yasa ve kuralları (Devlet otoritesi) yerine kendi kurallarını dayatmaya başlamasına (iki gün içinde bu kuralları dayatmaktan öteye gidilemezdi) isyandan başka niteleme yapılamaz.

Karmaşadan sadeliğe

Türkiye’de sosyal mücadele ve sosyal bilimlerin her alanında, kavramların, eksik, hatalı ve burjuva ideolojisinin etkisi altında ifade edilmesi, üzerinde uzun boylu durulmayı hak eden yöntem (genel olarak bilimsel yöntem ve Marksist yöntem) sorunuyla da ilgili.

Kısaca şunları söyleyelim ki, işçi eylemleri, nasıl başlarsa başlasın ve görünürdeki somut biçimi ne olursa olsun kapitalizmin-anti tezini içerirler. (Yemek boykotu, işe beş dakika geç gelme, makineleri geç çalıştırma, çalışma hızını düşürmek için yavaş çalışma gibi iktisadi talepler içeren eylemler dahil) Eylemler başlar başlamaz, içindeki taşıdıkları sıçrama potansiyelini her bakımdan ortaya koyarlar.

İşçi eylemleri tarihi bakımdan ve üretici güçlerin pozisyonu açısından koruyucu (muhafaza edici) veya savunmacı (direnişçi) değil, değiştirici, ilerleticidir. Tarihi bakımdan meşruiyeti de buradan (burjuva yasalarına uygunluğundan değil) kaynaklanır.

Kaynak: sendika63.org

Görsel Kaynak: Devrimci Okul

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!