İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ [1] SİBEL ÖZBUDUN

Batı kapitalizminin 1970’li yıllardan itibaren, kronik buhranlarından birinden kurtulma çabasıyla yöneldiği neoliberal paradigma, Batı ile Batı-olmayan arasındaki eşitsizliği aşılması giderek olanaksız hâle gelen bir uçuruma dönüştürdü. Sermayenin akışkanlığı önündeki tüm engellerin kaldırılmasını öngören neoliberal dogma, sermayenin emeğin bol, ucuz ve örgütsüz olduğu, bundan böyle “Güney” olarak adlandırılacak “Batı-dışı” dünyaya yönelmesinin önünü açan uygulamaları devreye soktu. Üretim ile finans arasındaki ilişkiler nerdeyse tümüyle koparken, dünya ticaretinin kontrolü bir avuç Çokuluslu şirketin denetimine geçecekti. [15] Güney ülkeleri küresel üretim zincirinin ucuz işgücü tedarikçilerine dönüşürken, başta tarım olmak üzere kendi geçim kaynaklarının çöküntüye uğradığını görecekti. Tarım ve yerel sanayilerin çöküşü, büyük bölümü kırsal kökenli devasa boyutta nüfusları işsizlik, aşırı yoksulluk ve açlık tehdidiyle [16] karşı karşıya bırakıyordu. Üstelik sorun sadece bundan da ibaret değildi. Sera gazı salınımlarının tetiklediği küresel ısınma bir dizi “doğal” felaketi tetiklerken “iklim mültecileri”ni, enerji kaynak ve koridorları üzerinde yürütülen vekalet savaşları ise savaş ve şiddet mültecilerini yaratıyordu. Sosyalist sistemin çözülmesi, Doğu Avrupa’dan Batı’ya insan akışını tetikledi. ABD’nin SSCB’ni İslâmi rejimlerle ihata ederek çökertme stratejisi “Yeşil Kuşak”, başta Afganistan olmak üzere pek çok İslâm ülkesinde Radikal İslâmcıları güçlendirirken, Batıcı rejimlerle yönetilen İslâm ülkelerinin çoğunda sekülarizmin çöküşüne yol açacaktı. Yoksulluk ve iklimsel felaket ve savaşlardan kaçışa bir de din ve mezhep çatışmaları, özelliklede radikal İslâmcıların (Taliban ve ardından IŞİD ile türevleri) kıyımlarından kaçışın eklenmesiyle, Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e “büyük exodus” başladı… [17] Yeni “göçmen/mülteci yolu”, “hippy yolu”ndan çok farklıydı. İnsanlar tüketim toplumunun tutsaklığından, Batı’nın konformist toplumundan kaçma, yeni anlam sistemlerini, yaşam tarzlarını tanıma, yaşamın anlamını kavrama, farklı dinsel deneyimler, marijuana ya da exotica’nın peşinde değil, can havlindeydiler. Ve sayıları çoğaldıkça, yığınsallaştıkça, “uygar dünya” tarafından bir “tehdit” olarak algılanmaya başladılar. “Küreselleşme” masalının sonunu onlar gözümüze soktu. Ulus-devletlerin küçülüp etkisizleştiği, sınırların geçersizleştiği, metalar, sermayeler, insanlar, fikirler, imgeler ve simgelerin tüm yeryüzünü özgürce kat edebileceği masalını. Önce Batı Avrupa dağılan sosyalist blokun işsizleşen, güvencesizleşen, tüm sosyal güvenliğini yitiren yurttaşlarının akınıyla karşı karşıya kaldı. Ruslar, Bulgarlar, dağılan Yugoslavya’nın yurttaşları, Ukraynalılar, Macarlar, Slovaklar… Ancak nihayetinde gelenler kalifye unsurlardı, üstelik de yerli işçilerden çok daha düşük ücretlerle çalışmaya razı ve hevesliydiler. Yani bir “göçmen krizi” görünmüyordu ufukta. Ancak, iktisadi, siyasal, ekolojik krizler derinleştikçe, neoliberal iklimin “çok-kutuplu dünyası”nda kaynak, enerji ve nüfuz rekabetleri vekalet savaşlarına dönüştükçe, ve yeryüzünün kırılgan coğrafyaları kan ve gözyaşına bulandıkça, topraklarından kopanlar her ne pahasına olursa olsun, kapağı Batı Avrupa ya da Kuzey Amerika’ya atma yarışına girdiler. Ellerindeki her türlü imkânla: yürüyerek, şişme botlarla, insan kaçakçılarına binlerce dolar ödeyerek, otobüs bagajlarında, kamyon kasalarında… Küreselleşmenin yok ettiği varsayılan sınırlar, bu akın karşısında birden belki tarihlerinde görülmedik bir gerçeklik kazandı. ABD başkanı Donald Trump, örneğin, akın akın Meksika’yı kat ederek ABD’ye yönelen Orta Amerikalı göçmenleri engellemek üzere 3 145 km. uzunluğunda bir duvar inşa etme projesini ortaya attı. Maliyeti Meksika’ya ödettirilecek bir duvar… Kongre’nin duvarın inşası için gerekli bütçeye onay vermemesi de yıldırmadı ABD’nin “Reis”ini… İnşaatı gönüllü yandaşlar üstlendi. İnternette başlatılan bir bağış kampanyasına 22 milyon dolar toplandı ve eski bir ABD askerinin girişimiyle duvarın yapımına başlandı. [18] Duvar bazen daha simgesel görünümler alıyor: Örneğin Finlandiya’da sosyal medya aracılığıyla örgütlenen ırkçı “Sınırları kapatın” ( Rajat künni ) hareketinden kadınlar, yeniyetme kızlarıyla birlikte Schengen anlaşması ve AB-içi sınır denetimlerinin ortadan kalkması sonucu etkisizleşen Finlandiya-İsveç sınırında insan zincirleri oluşturarak Müslüman ve siyahî istilasına karşı kızlarını korumaya kararlı olduklarını ilan ediyorlardı. [19] Ancak ister somut olsun ister simgesel, sınırlar bir kez daha tüm acımasızlığıyla yükselecekti. Bu kez “uygar dünya”yı “barbar istilaları”ndan korumaya yönelik. Neoliberal küreselleşme yalnızca Batı-dışı coğrafyaları sömürü ve talan alanına dönüştürmekle [20] ve Güney halklarını sınır tanımaz bir yoksullaşma ve şiddetle karşı karşıya bırakmakla kalmamış, aynı zamanda Kuzey’in iç nüfusunun önemli bir bölümünü, işçilerin, kamu çalışanlarının, esnafın, özetle orta ve alt sınıfların konumunu olağanüstü ölçülerde kırılganlaştırmıştı. Refah toplumlarının insanları, uzun süredir 4​ilk kez istihdamda ve sosyal destek mekanizmalarında derin bir güvencesizlik, alım gücünde düşüş, belirsizlik ve yoksullaşma koşullarıyla karşı karşıya kaldılar. Ayaklarının altındaki zemin, bildikleri, kendilerini içinde güvende hissettikleri dünya ellerinden kayıp gidiyordu. Ve bunlar, mahallelerine, sokaklarına, işyerlerine doluşan, kendilerinden çok daha düşük ücretlerle çalışmaya razı, farklı din, kültür ve görünümlerde, sayıları hergün biraz daha kabaran göçmenlerin tehditkâr gölgesi altında gerçekleşiyordu. Sıradan insanların gözünde hükümetler kendilerinden kesilen vergi ve sosyal yardımları “insani yardım” adı altında aylak mültecileri “beslemeye” harcıyor, açlık ücretleriyle çalışmaya razı göçmenler işlerini ellerinden alıyor, üstüne üstlük kendi yaşam tarzlarını dayatarak kültürel dokularını bozuyordu. Neoliberal dönemin şafağında liberal entellektüelleri çok heyecanlandıran “çokkültürcü” politikalar kısa sürede iflas etmişti. Batı dünyasında “popülist aşırı sağ” olarak vaftiz edilen yeni faşizm(ler)in yolu böylelikle açıldı. AB ülkeleri, ABD, kimi Asya (örneğin Hindistan) ve Latin Amerika ülkelerinde (örneğin Brezilya) faşist yönelimli partiler iktidara ya da oylarını katlayarak iktidar partileri üzerine yoğun basınç uygulayacak konumlara gelirken ülkelerin göçmen politikalarında da radikal değişimleri zorladılar. “Liberal dünya” göç politikalarına mevzuat üzerine mevzuat eklerken, kaçak göçmenler Nazi kamplarını aratmayan kamplarda yığılıyor. Neofaşist basınç, bununla da yetinmeyip “toplama kampları”nı Avrupa dışına taşımaya çalışıyor. [21] “Toplama kampları” mı? Evet, evet, göçmenlerin, haklarında nihaî karar verilene dek (kimi zaman aylarca, hatta yıllarca) tutuldukları kampların çoğunun koşulları Nazi toplama kamplarını andırıyor. Örnek mi? Buyurun Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanan ve Mart 2016’da yürürlüğe giren anlaşmanın bir parçası olarak Yunanistan’ın başlangıçta birkaç gün kalınacak bir transit kampı olarak Midilli adasında kurduğu Moria mülteci kampından manzaralar: “Yunanistan’ın Midilli Adası’ndaki Moria Mülteci Kampı’nda şiddetin ölümcül boyutlara ulaştığı, bazıları henüz 10 yaşlarında çocukların intihara kalkıştığı belirtiliyor. BBC’nin Victoria Derbyshire programı, kamptan izlenimlerini yazdı. Afganistanlı Sara Khan, ‘Her an, günün 24 saati çocuklarımızı alıp kaçmaya hazır durumdayız. Buradaki şiddet nedeniyle çocuklarımız uyuyamıyor’ diyor. Sara, ailesinin kampta tüm gününü yemek sırasında geçirdiğini, kavga çıkacak korkusuyla da geceleri alarmda olduklarını söylüyor. Sınır Tanımayan Doktorlar’a göre (MSF), kampta her tuvalete 70 kişi düşüyor ve her yer arıtılmamış pis su kokuyor. Kampta bazılarının taşınabilir kulübelerde yaşadığına, resmi olarak bir yaşam alanı olmayanların ise birbirine geçmiş çadır ve tentelerin altına sığındığı dikkat çekiliyor. Bir çadır evde 17 kişi kalıyor, dört aile bir çadır bezinin altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Kamp giderek çevredeki kırsal alanlara yayılmış. MSF, 3 bin kişilik Moria’da şu anda 8 bin göçmen olduğunu söylüyor. Burada 12 günlük bebeğiyle yaşayan bir anne, yerde dışkılar olduğunu anlatıyor. Kamptaki şiddet olayları aşırı boyutlarda. Mayıs ayında Arap ve Kürtler arasındaki gerginliğin büyümesi sonucu yüzlerce Kürt kamptan kaçmıştı. Kampı terk edenler arasındaki Ali, ‘Ailemle beraber buraya geldiğimde, şimdiden ırkçılık ve etnik ayrımcılığın kol gezdiğini gördüm. Sünni, Şiî, Kürt, Arap ya da Afgan, fark etmiyordu’ diyor. Ali’ye göre Suriye’de isyancı gruplar arasında yaşanan çatışma ortamı, mülteci kampı sınırları içine de yansımış. Ali, ‘Burası Suriye’deki savaşa, hatta onun daha çirkin hâline benziyor. Tecavüz, cinsel taciz olayları duyuyoruz’ diyor. (…) Kamptaki çocuklar arasında, kötü hijyen koşulları nedeniyle deri hastalıkları, kavgalar sırasında polisin attığı biber gazı nedeniyle de solunum yolları hastalıkları yaygın.” [22] “Münferit” mi dediniz? O zaman devam edelim… “Macaristan’a iltica etmek amacıyla Sırbistan sınırından ülkeye giren yabancıların iltica başvurularının sonuçlanıncaya kadar tutuldukları sınır transit mülteci kamplarındaki koşullar Guardian’ın makalesiyle bir kez daha gündeme geldi. Geçtiğimiz aylarda Macar Helsinki Derneği ve bazı diğer insan hakları savunucuları tarafından ortaya atılan, sınırlardaki mülteci kamplarında iltica başvurusu yapan insanların aç bırakıldıkları iddiaları Macar medyasında geniş yer bulmuştu.

5

kişilere düzenlenen silahlı saldırıların, sokaklarda, maçlarda, toplu taşıma araçlarında, medyada göçmenlere yönelik alay ve hakaretlerin haberlerinin “vaka-i adiye”den olduğu görülecektir… Almanya’da yoksullara yardım yapan Tafel (Yoksul Sofrası) adlı kuruluşun “bundan sonra sadece başvuru yapan Almanlara yardım yapacaklarını, mülteci ve göçmenlere yardım yapılmayacağını” [35] açıklaması, belki bunlardan da çarpıcı bir veri… Ütopya’dan Karabasana… Evet, “Hippy yolu” üzerinden çok zaman geçti… Bir zamanlar Batı’nın “maddiyatçı” kültüründen bezmiş, yeni, eşitlikçi, özgürleştirici tinsel deneyimlerin peşindeki aşk ve barış çocuklarının yerlerinde yerler esiyor artık. Uzun saçlı, küpeli, hevesli ve meraklı bu gençlere sevecen bir ilgiyle kucak açan “Doğulular” ise, o gençlerin geldikleri memleketlerin efendilerinin tetikledikleri savaşlarla tarumar oldular. Aynı yolun tersinden can havliyle Batı’ya atmaya çalışıyorlar kendilerini. Hiç de kendilerinin bir zamanlar Batılı gençlere gösterdikleri konukseverlikle karşılanmadıklarını söylemeye gerek var mı? Barış, aşk ve bilgelik yolu, şimdi üzerinde ölümün, hıyanetin, insan kaçakçılığının, tecavüzün, organ mafyasının, kan ve gözyaşı tacirlerinin, ırkçılığın kol gezdiği bir sırat köprüsüne dönüştü; ebedi barış ve aşk ütopyası ise bir karabasana… Talanlarının yarattığı yıkımdan kaçanların basıncı, Batılı kapitalist rejimlerin “demokrasi” ve “insan hakları”, “evrensel değerler” iddialarının cilasının dökülmesine yol açtı. Neoliberalizmin “devleti küçültme”, “sivil toplumu genişletme”, “milliyetçiliği tarihin çöplüğüne gönderme”, “kültürel çeşitlilikten beslenen çokkültürcü toplumlar yaratma” iddiaları, 21. yüzyıl başlarında “tırmanışa geçen faşizm” kayalarına çarparak darmadağın oldu [36] … Bu karabasan içinde hiç mi umut yok? Paris’in ortayerinde donma tehlikesiyle karşı karşıya kalan göçmenlere Sorbonne’u açan ve onları tahliye için gelen polise direnen öğrenciler, İtalya’da boğaz tokluğuna domates toplayan göçmen tarım işçileriyle birlikte greve giden İtalyan emekçiler, ABD’de Trump’ın göçmen düşmanı, ırkçı politikalarına karşı sokaklara dökülen “antifa” hareketi, faşist İtalyan hükümetinin kıyılarını kapattığı göçmen gemisine kapılarını açan İspanya’nın sosyalist iktidarı, Almanya’da ırkçı gösterilere geçit vermeyen ırkçılık karşıtı gençler, İtalyan Sahil Muhafaza ekiplerinin müdahalelerine karşın göçmenleri İtalya’nın Lampedusa adasına bırakıp bu nedenle gözaltına alınan Alman kaptan Carola Rackete’nin o dik duruşu, pek çok Avrupa kentinde ve Türkiye’de göçmenleri ellerinde “Mülteciler, evinize hoş geldiniz!” yazılı pankartlarla karşılayan kitleler, göçmen kamplarındaki, gettolarındaki insanlık dışı koşullara dikkat çekmek için çırpınan gönüllüler [37] … umudun bitmediğini gösteriyor bizlere. Sorun, bu “küresel sınıf savaşımı”nda safını seçmekte! İşte size iki “yol” öyküsü… Kıssadan çıkartılacak hisse mi? Bu dünyayı cennete çevirmek de, hepimizi kavuracak bir cehennem yaratmak da bizim elimizde. Dünya varlığının yarıdan fazlasının on kişinin elinde toplanmasına yol açan kapitalist sisteme, nüfuz ve enerji kaynaklarını ele geçirme adına birbirleriyle tepişirken halkları çiğneyen oligarklara, savaş ağalarına, ölüm tacirlerine, ve bütün suçu yerinden yurdundan edilmiş, ateşten, kandan, ölümden kaçan göçmenlere ciro eden faşistlere karşı kararlı bir duruş, birleşik bir itiraz, yeryüzünde barış, eşitlik ve kardeşlik türküleri söyleyebilmemizin, birbirimizin elini sıkıca tutabilmemizin önünü açacaktır. Aksi durum ise… yerli ya da göçmen, hepimizi çürümeye, yokluğa mahkum kılacak… 5 Eylül 2019 Perşembe, Çeşmeköy. N O T L AR [1] A&B Düşünce Atölyesi’nin 29-30 Kasım 2019’da İstanbul’da düzenlediği “Yol” başlıklı atölye çalışmasına sunulan tebliği… Newroz, Aralık 2019… [2] George Bernard Shaw. [3] “…Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip, Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar, artlarınca Chicago’nun mekânlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler, Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar, cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler, 9​Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar, beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar…” (http://www.beatkusagi.com/howluluma-allen-ginsberg/) [4] “Suriye sınırına doğru yol aldık, hava gittikçe ısınıyordu. Latakia’da kaldık, her masaya nargile servisi yapılan canlı bir kır lokantasında oyalandık. Artık otobüsteki yolcular iyice kaynaşmıştık, birlikte eğlenceli geceler geçirdik. Şarap sular gibi akıyordu- şaşırmadım değil, Suriye Müslüman bir ülkeydi. Ama garsonumuzu da sarhoş ettiğimizi hatırlıyorum. Çok eğlenceliydi, iyi bahşiş bıraktık.” (Richard Gregory, “The Hippy Trail 1974 – From London to Kathmandu: A personal Account of the classic overland trip”, https://www.richardgregory.org.uk/history/hippie-trail-02.htm [5] “Benim ziyaret ettiğim İran şahların sonuncusu tarafından yönetiliyordu ve şimdilerdeki dinsel rejimden çok farklıydı. Tabii bu köktendinciliğin hiç olmadığı anlamına gelmiyor; gittiğimiz birkaç yerde bize kâfir muamelesi yapıldı ve hiç hoş karşılanmadık. Ama Muhammed Rıza Pehlevi sözde bir modernleştiriciydi ve büyük kentlerde Kensington High sokağındaki gibi mini etekli, body’li afet kızlar görebilirdiniz.” (Richard Gregory, a.y.) [6] Ashram : Hint dinlerinde bir guru’nun yönetiminde meditasyon ya da bir sanatı öğrenme amaçlı inziva yerleri, çilehane ya da manastırlar. [7] https://www.facebook.com/therealallenginsberg/photos/peter-orlovsky-allen-ginsberg-varanasi-spring-1963-from-roof- of-brahmins-house-w/472689416125530/ [8] https://bigthink.com/strange-maps/644-dont-buy-shirts-in-herat-down-the-hippie-trail [9] Küçük pirinç nargileler burada 15-20 Afs., daha büyükleri ise burada Kâbil’e göre hem daha iyi, hem daha ucuz. Herat’tan gömlek almayın. Afganistan’ın gömlek başkenti Kandahar’a kadar bekleyin.” (https://bigthink.com/strange-maps/644- dont-buy-shirts-in-herat-down-the-hippie-trail) [10] “(İslâm Kale’de) Sınır karakolundan ayrılırken muhafız olasılıkla size esrar satmaya çalışacak. Paniklemeyin, sadece birkaç kuruş kazanmaya çalışıyor. (Yine de uyuşturucu Afganistan’da hâlâ yasadışı). Esrarın daha kaliteli ve ucuz olduğu Herat’ı bekleyemiyorsanız, sadece birkaç cigaralığa yetecek kadarını alın ve muhafıza istediği fiyatın 1/3’ünden fazlasını ödemeyin.” (https://bigthink.com/strange-maps/644-dont-buy-shirts-in-herat-down-the-hippie-trail) [11] “Intrepids”, özellikle Doğuya yolculuk eden ABD’li hippy’lerin kendilerini tanımladıkları bir terim. [12] Tijana Radeska, “The Hippie Trail, once a symbol of freedom and enlightenment, today is synonymous with danger and war”, https://www.thevintagenews.com/2017/09/06/the-hippie-trail-once-a-symbol-of-freedom-and-enlightenment-today-is- synonymous-with-danger-and-war/ [13] https://bigthink.com/strange-maps/644-dont-buy-shirts-in-herat-down-the-hippie-trail [14] “İngiltere yardım kuruluşu Oxfam’ın verilerine göre dünyanın en zengin on kişisinin serveti, dünya nüfusunun yarısını oluşturan insanların servetini geride bırakıyor. Bir yılda dünyadaki servet artışının yüzde 82’si, dünya nüfusunun sadece yüzde 10’unun eline geçiyor. Bu zenginler vergilerini kaçırarak devlete ödenmesi gereken 200 milyar ABD Doları’nı servetlerine katıyorlar. Kaçırılan bu vergilerin en az 170 milyar doları gelişmekte olan ülkelerden sağlanıyor. Buna karşın dünya nüfusunun az gelirli yarısının servetinde bir artış görülmüyor. (…) 2016’da serveti 45 milyar dolar olan Amazon kurucusu Jeff Bezos, 2018’de servetini neredeyse 3 kat artırarak 123.13 milyar dolara tırmandırdı. Microsoft’un kurucusu Bill Gates ise ikinci sıraya gerilerken servetini 75 milyar dolardan 84.78 milyar dolara çıkardı. Yatırımcı Warren Buffet 3. sıradaki yerini korurken, servetini 61 milyar dolardan 74.02 milyar dolara yükseltti. İlginç olan dünyanın bu en zengin üç sermayedarının ABD’li olması.” (Hakkı Keskin, “Zengin-Fakir Uçurumu”, Cumhuriyet , 6 Şubat 2019, s.2.) [15] Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD)’nın Eylül 2018 tarihli Ticaret ve Kalkınma Raporu “küresel boyutta faaliyet gösteren ulus-ötesi şirketler arasında en büyük yüzde 1’lik tekelci işletmenin, dünya ihracatı içerisinde yüzde 57’lik bir paya sahip olduğunu belgeliyor. Daha geniş bir açıdan baktığımızda ülkelerin tüm ihracatlarının en büyük yüzde 25 şirket tarafından yönlendirildiğini okuyoruz.” (Erinç Yeldan, “Küresel Ticaret ve Eşitsizlik”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2018, s.11.) [16] “Dünya Bankası, dünya nüfusunun neredeyse yarısı olmak üzere, 3.4 milyar kişinin temel ihtiyaçlarını karşılamada güçlük çektiğini ve günde ortalama 5.50 dolar ile geçinmeye çalıştığını vurguladı.” (“3.4 Milyar Kişi Yoksul”, Cumhuriyet , 20 Ekim 2018, s.13.) ve, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tarafından yayınlanan “Çocuklar için evrensel düzeyde sosyal korumaya doğru” başlıklı raporda dünyada 385 milyon çocuğun aşırı yoksulluk içinde yaşadığı belirtiliyor. Bu her beş çocuktan birinin günde 1.9 doların altında bir gelirle yaşamını sürdürmek zorunda olması anlamına geliyor. Rapora göre açlık sınırındaki bu çocukların yarısı Afrika, üçte biri ise Güney Asya’da yaşamakta. (“5 Çocuktan 1’i Aşırı Yoksul”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2019, s.20.) [17] “Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) 2017 yılı sonu itibarıyla dünyada savaş, şiddet, baskı gibi nedenlerle yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan 68,5 milyon insan olduğunu açıkladı. Bu rakam bir önceki yıla göre 2 milyon 900 bin daha fazla. Böylece İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en üst seviyeye ulaşıldı. En çok sığınmacı veren ülkeler Suriye, Afganistan, Güney Sudan, Myanmar ve Somali olarak rapora yansıdı. En çok sığınmacı alan ülkeler ise Türkiye, Pakistan, Uganda, Lübnan ve İran oldu. Sığınmacı krizinin “hâlâ yoksul dünyanın bir krizi” olduğunu belirten Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Grandi, uluslararası toplumun bu ülkelere yardım etmesi gerektiğini söyledi.” (Melis Günden, “Dünya Mülteciler Günü: Milyonlarca İnsan Yerinden Edildi”, Birgün , 20 Haziran 2018, s.14.) [18] “Trump Destekçileri Meksika Sınırına Duvar İnşa Ediyor,” BBC News, Türkçe, 29 Mayıs 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48442508. [19] Suvi Keskinen, “The ‘crisis’ of White hegemony, neonationalist femininities and antiracist feminism”, women’s Studies International Forum, 68 (2018), s.160. [20] “Birleşmiş Milletler’in eski Genel Sekreteri Kofi Annan, Afrika’nın gizli maden anlaşmaları, vergi kaçakçılığı, yolsuzluk, kayıt dışı para transferleri nedeniyle sahip olduğu zengin kaynaklardan mahrum kaldığı uyarısını yaptı. Her yıl yayınlanan Afrika İlerleme Raporu’na (…) göre, şirketler düşük vergilendirme ile kârlarını arttırırken, kazançlarını daha düşük

10

vergi bölgelerine kaydırmalarıyla birlikte bunun Afrika genelinde faturası 38 milyar doları buluyor.” (“Afrika Talan Ediliyor”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2013, s.12.) [21] “1 Temmuz’da AB dönem başkanlığını devralacak Avusturya’da da sağ mufazakar-ırkçı koalisyon hükümeti (ÖVP- FPÖ), AB’den ayrı bir sığınmacı politikası hayata geçirmek için adımlar atmaya başladı. Önceki gün Berlin’e gelen Başbakan Sebastian Kurz, Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer’i de yanına alarak, AB’nin Avrupa sınırlarını etkili şekilde kapatmaması durumunda ayrı hareket edilmesi çağrısında bulundu. Bu temelde bir ‘Gönüllüler Koalisyonu’nun kurulmasını istedi. Koalisyon ülkelerinin, AB’nin kararlarını beklemeden sığınmacılarla mücadele konusunda ayrı hareket etmesi hedeflerin başında geliyor. Avusturya şimdiden kendi başında Avrupa dışında sığınmacı kampları kurmaya hazırlanıyor. AB’nin uzun süredir tartıştığı bu kampların kurulacağı ülkelerin başında Libya, Cezayir, Türkiye ve Fas geliyor.” Yücel Özdemir, “Sığınmacı Düşmanlığında Yeni Aşama”, Evrensel, 15 Haziran 2018, s.11.) [22] “BBC: Midilli’deki Moria Mülteci Kampı’nda Şiddet Ölümcül Boyutlara Ulaştı”, Cumhuriyet , 29 Ağustos 2018, s.3. [23] “Macaristan’da Sınır Kamplarındaki Mülteciler Aç Bırakılıyor”, Cumhuriyet , 28 Nisan 2019, s.7. [24] “Vicdanlar Dondu: Çocuk Ölüm Haberleri Geliyor”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2019, s.7. [25] “ABD: Çocuklara Sınırsız Gözaltı”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2019, s.7. [26] Murat Kuseyri, “İsveç’te 12 Mülteci Çocuk İntihar Etti”, 2 Mart 2018… https://www.evrensel.net/haber/346714/isvecte-12-multeci-cocuk-intihar-etti [27] “Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre 2017’de Akdeniz’de 2 bin 776 mülteci boğularak öldü. 2016’da ise bu rakam 3 bin 709’du. AB ve dünya devletleri mülteci ölümlerini azalttıkları ile övünseler de yüksek ölüm oranlarının önüne geçilemediği çok açık. Ayrıca sadece 2018 yılının ilk 6 ayında bu rakam 1400’e ulaştı ve yılsonuna kadar daha ne büyük felaketler yaşanacağı belli değil. Bir önemli dipnot: Bütün bu telaffuz edilen rakamlar mülteci ölümlerinde tam gerçek rakamı vermiyor. Çünkü açık denizlerde kaybolan gemileri, botları, mültecileri tam olarak tespit etmek mümkün değil.” (Ercüment Akdeniz, “Kıbrıs Üzerinden Yeni Ölüm Rotası”, Evrensel , 20 Temmuz 2018, s.3.) [28] “Erzurum’da denetim yapan polis ekipleri Nenehatun Köyü ve Çevre Yolu güzergâhında 100’ün üzerinde Afganistan uyrukla kaçak göçmenle karşılaştı. Karlı arazide soğuktan donma tehlikesi yaşayan kaçak göçmenler polise sığındı. (…) Göçmenler arasında Türkçe bilen Afganlılar yaşadıkları çileli yolculuğu anlattı. İnsan tacirlerinin kişi başına kendilerinde 8 bin dolar aldıklarını ifade eden Afganlılar, ‘Afganistan’da bu insan kaçakçılarıyla anlaştık. Bizi İran üzerinden Türkiye’ye getirdiler. Doğubayazıt’ta bir yere hepimizi kapattılar. Burada günlerce işkence gördük. Tırnaklarımızı çektiler. Kulaklarımızı kestiler. Boğazınızı keseriz diye ölümle tehdit ettiler. Herhangi bir şey olursa onların deşifre etmeyelim diye. Daha sonra kaçtık. Buraya kadar yürüyerek geldik. Soğuk donup öleceğiz’ diye konuştu.” (“Erzurum’da Dehşet: Kulaklarını Kesip Tırnaklarını Çektiler”, Cumhuriyet , 4 Mart 2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/937447/Erzurum_da_dehset__Kulaklarini_kesip_tirnaklarini_cektiler.html) [29] Murat Kuseyri, “İsveç’te 12 Mülteci Çocuk İntihar Etti”, 2 Mart 2018, https://www.evrensel.net/haber/346714/isvecte-12-multeci-cocuk-intihar-etti [30] Uluslararası İşçi Dayanışma Derneği, “Suriyeli Göçmen İşçiler Raporu: Düşük Ücret, Ağır Çalışma Koşulları, Yoğun Sömürü”, https://uidder.org/suriyeli_gocmen_isciler_raporu dusuk_ucret_agir_calisma kosullari_ yogun_somuru.htm. [31] “Bazen sıkıntı yaşıyoruz. Bazı insanlar İranlı diye bizi ötekileştirebiliyorlar, mesafe koyuyorlar. Milliyetçilik kötü bir şey. İran’dan gelenlerin birçoğu oradaki rejime muhalif insanlar, eğitimli insanlar ama maalesef burada ucuza çalışıyor. İran’da iki evimiz, bir arabamız vardı. Annem burada tekstil işinde çalışıyor. Mesela Türklere günlüğü 100 tl çalıştırıyorlarsa bizleri 60 liraya çalıştırıyorlar. Burada ev tutmakta zorlanıyoruz, kolay kolay ev vermiyorlar. İranlı olduğunuzu anladıkları an geri adım atıyorlar. Bizlere verilen evlerin de kirası ortalamanın üzerinde.” (Mehmet Emin Kurnaz, “Üniversite Mezunu Ucuz İşgücü Ordusu”, Birgün , 24 Mart 2019, s.7.) [32] Barış Önal, “6 Metrekareye Sığınan Hayatlar”, Cumhuriyet , 13 Ağustos 2018, s.2. [33] “Mülteci İşçiler İsyan Etti!”, Yeni Yaşam , 10 Ağustos 2018, s.9. [34] Ekşi Sözlük, “Suriyeli göçmenlere karşı ırkçılık” entry’si, https://eksisozluk.com/suriyeli-gocmenlere-karsi-irkcilik– 4456241 [35] Hıdır Güyildar, “Yoksul Sofrasında Irkçılık: Alman Olmayana Yardım Yok”, Evrensel , 25 Şubat 2018, s.11 [36] “Bu koşullarda merkez ülkelerde, çalışanlar, hükümetlerinden kendilerini korumasını istediler. Hükümetler ise, finansal seçkinleri korumayı, yükü de halkın sırtına yıkmayı seçince, “popülizm” dediğimiz toplumsal tepki patlak verdi. Bu dalgadan yararlanmak isteyen politikacılar, ‘ulusalcılığı’ vurguladılar, küreselleşmeyi reddettiler, ticarette korumacı eğilimleri hayata geçirmeye söz verdiler. Küreselleşme sürecinin yıkıcı etkilerinin yarattığı sığınmacı nüfusa yönelik tepkiler de, küreselleşmecilikten ‘ulusalcılığa’ geçişte katalizör olarak kullanıldı.” (Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşmecilik-Ulusalcılık”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2018, s.11.) [37] “Avrupa Birliği’nin sınırlarını kapatarak mültecileri Akdeniz’de ölüme terk etme noktasına gelmesi, Avrupa halkları tarafından tepkiyle karşılanıyor. Avrupa Birliği’nin sınırlarını kapatarak mültecileri ölüme terk etmesi, Avrupa halkları tarafından tepkiyle karşılanıyor. Hem Almanya’da, hem de AB ülkelerinde Avrupa Birliği’nin mülteci politikalarına karşı eylemler artıyor. Almanya’nın birçok kentinde, temmuzun ilk haftasından itibaren binlerce insan sokaklara döküldü. Berlin’de 7 Temmuz’da yapılan eyleme 12 bin kişi katıldı. Aynı gün Hannover, Bremen, Leipzig, Frankfurt, Heidelberg kentlerinde de binlerce insan sokaklara dökülerek insanlık dışı politikaları protesto etti. Yine 13 Temmuz Cuma günü ve bütün hafta sonu, Almanya’nın birçok kentinde yine binlerce insan sokaklara aktı. Hamburg’da 2 bin, Köln’de 5 bin, Essen’de 1200 civarında kişi, mültecilere kapıların açılmasını ve haklarının verilmesini istedi. Aynı gün Münster gibi birçok kente de çeşitli eylemler yapıldı. Büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu Essen’deki gösteriyi provoke etmeye çalışan Neonazi bir grup tepkilerin ardından polis gözaltına alındı. Almanya’daki protestolar; miting, yürüyüş, film gösterimi, tartışma, bisiklet turu biçiminde önümüzdeki günlerde de devam edecek. Düsseldorf, Kassel, Bonn, Köln, Frankfurt, Baden, Erfurt, Augsburg eylem yapılacak kentlerden bazıları. 11​Öte yandan tepkiler sadece Almanya ile sınırlı değil. Cumartesi günü, İtalya/Fransa sınırında bulunan Ventimiglia kasabasında yapılan yürüyüşe 3 bin kişi katıldı. Yine daha önce aynı kasabada mültecilerle dayanışma için 30 Nisan’da başlatılan uzun yürüyüş 1400 kilometrelik yolu aştığından hafta sonu Fransa’nın liman kenti Calais’te son buldu. İtalya’nın Ventimiglia kasabası, mültecilerin Avrupa ülkelerine geçişte en çok kullandıkları güzergâhlardan biri. (Hıdır Güyildar, “AB’nin Mülteci Düşmanlığına Tepkiler Artıyor”, Evrensel , 18 Temmuz 2018, s.15.)



Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »