Haziran’da 18 Mayıs türküsü.

    18 Mayıs’ı unutmam!        Unutmam 18 Mayıs’ı, türküsünü her dinlediğimde yüreğimden bir ok fırlar, gider gider, o karanlık günlerin ardından güzel bir hapishane  anısına saplanıp geri döner. Filmciler buna flashback derler. Yani geçmişi günümüze getirme. Görünenin aksine ışık makinadan çıkmaz, görüntüden makinaya yansır, oradan ekrana ya da beyaz perdeye. O günlerden imgelemimde dönen tatlı bir anıdır. Dinlemek ister misiniz? Şuan kulağımda o türkü, o anlara gidiyorum. O anlara, o anları yaşadığım yıllara gidiyorum. Benimle gelin lütfen🙏. 

 “ 80’li yılların ortasıydı. Sağmalcılar cezaeviydi. Uzun açlık grevleri, dayak ve işkence dolu günleri gerilerde bırakmıştık. Cezaevi kısmi refah dönemine girmiş, demokratik hak ve özgürlükler geri alınmıştı, İstenilen kitaplar, müzik çalar aletleri, kasetler, gitarlar ve sazlar içeri girmiş, koğuşlar şenlenmişti. Bizler, grup olarak genellikle İbo ‘cu olarak bilinen grupla ortak koğuşlarda kalıyorduk. Siyaseten uzak olsak  da kültürel olarak farklı olsak da iyi anlaşıyor ve birbirlerimizi seviyor, tamamlıyorduk. İbo’ cular türkü dinler, saz çalarlar, bizler daha çok yabancı müzikler dinler, gitar çalardık. Onlar bizlere türkü sevdirtir, saz öğretir, bizler onları, yeni öğrendiğimiz, benimseyip sevgiğimiz  gruplarla; Pink Floyd, Beatles’ la tanıştırır, gitarın sesini dinletirdik. Güzel günlerdi. Bizler, çalardık ama o kadar haşır neşir değildik gitarla. Ama İbo’ cular, sazla yatıp sazla kalkarlardı. Bizlerde bir iki gitar vardı. İbocular’da üç beş karadüzen, bir iki bağlama vardı. Neredeyse adam başına bir saz düşerdi. Bilen çalardı, dinler efkarlanır, hüzünlenir coşardık.  Bugünlere, sizlere anlatacağımız anılar, izler toplardık. Bir de saz çalmasını bilmeyenler vardı. Bilmiyorlardı ama deli bir istek ve merak vardı içlerinde. Zaten öğrenmenin de ana çıkışı değil miydi bu merak. İbocu’ların kitlesel fazlalıklarını da düşünecek olursak, bu hevesle arkadaşların, kulaklarımıza nasıl bir kakofonik ses yansıtıtığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Saz, bağlama çalmak örgüt kararlarıydı adeta. Tüzüklerinde var mıydı? Bilemem ama her İbocu’nun saz çalıp akort ayarı yaptığını biliyorum. Yeni tutuklamalar olurdu. Koğuş kapısından içeri giren İbocu’lar, “selamünaleyküm yoldaşlar’😂 demeden  saza doğru koşarlardı adeta. Bu bana hep karetta karettarın yumurtalarından çıkar çıkmaz, yönleri nerede olursa olsun, denize koşmasını hatırlatırdı. (bu benim muzipliğimdi elbet) Yemin etmişlerdi sanki hepsi, birer büyük halk ozanı Emekçi olacaklardı. Muhabbet eder gülerdik. Birde hep aynı türküyü; ” 18 Mayıs’ı unutmam. Unutmam 18 Mayıs’ı ”, ya da “Ali Haydar ölmez ağlama bacı…” sözleri dolardı kulaklarımıza. Bu türkü de bana Dersim’in Vartinik mezrasının nasıl bir yer olduğu sorusunu sorardı. Deli gibi merak ederdim gözlerim kapalı dinlerken. 18 Mayıs’ı unutmam türküsünün daha yanığıydı. Türküden daha çok ağıtı. Onu da çalarlardı. Çalanı dinlerdik de, çalamayan bizi polis sorgusundaki işkenceye götürürdü, “yeter yeter, konuşacağım, herşeyi ben yaptım, Roma’yı da ben yaktım” derdik, gülerdik. Bu “rahatsızlıklar” üzerine koğuşta, “sesizlik saatleri” konulurdu. Bu saatlerde kitap okur, yazı yazardık. Etrafta fısıltı halinde konuşan, parmaklarının ucunda yürüyen insanlar vardı. Neredeyse mutlak bir sesizlik oluşurdu. Tabi “saz” bu “bağımlılık” yaratmıştı. 😊 Derken uzaklarda sazın ince sesi 18 Mayıs türküsünün ilk notaları koşar gelirdi kulaklarımıza. Yasak, sesislik saati saz la delinirdi. “kurtuluş yok, bari keyf alalım” bari derdik. İbocu temsilci arkadaş gelir, ” bre kirve yeni gelen arkadaşlar, disiplini henüz bilmiyorlar, öğrenecekler” der, tekrar gülerdik. Tek “eksiğimiz”, tek “yanlışımız”  bu tür şeylerdi. Ne güzel değil mi? İşte böyleydi bizim hayatımız. 

18 Mayıs’ı unutmam. İbocu’larda derin izler bırakmıştır bu türkü. Bende de tatlı, sıcak hatıralar. 

    18 Mayıs’ı unutmam. Unutmam 18 Mayıs’ı… Emekçi den daha çok İbrahim Kaypakkaya’nın yaşadıklarını hatırlatır, hissettirir dinleyicilerine. Zaten İbrahim olmasaydı bu türkü de olmazdı. Bu türküyü dinlerken gözlerimi kapatır  sazın ince telinin nağmelerinde İbrahim ile yola çıkardım. Bu türkü İbo’nun; dağları taşları aşıp, köy köy dolaşıp, çobanları örgütleyip, köylülere ağa-patron düzenine nasıl karşı geleceklerini öğreten, hayatını kulaklarıma getirirdi. Bu türkü gerçekten şairin dediği gibi “…toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsüydü.” İbrahim ‘in yürüdüğü yollarda ayak tozları henüz dağılmamışken jandarmanın gelip köylüleri nasıl meydan dayağından geçirmesini, İbrahim Kaypakkaya’ nın Kürecik’ten, Antep’e oradan Siverek’e ve Dersim’e sonunda Diyarbakır’a dağ ve keçi yollarından giderken aklından geçen fikirleri kulağıma taşırdı. Bu türkü, “ ser verip, sır vermeyen” kimdir, sorusunun yanıtını, “İbrahim Kaypakkaya’dır”, cevabıyla hatırlatır bana. Bu türkü, İbrahim’in işkencehanelerde ”alev bir saç örgüsü” ile çarmıhtaki, falakadaki halini, soğuktan kangrenleşmiş ayaklarını hatırlatır bana. Bir babanın, çuval içindeki taşıdığı oğluna, yardım eden hamalın para almayışını yani insan sevgisini anlatır bana. Bu nedenle 18 Mayıs’ı unutmam. Unutmam 18 Mayıs’ı. İşkencemde rehberimdir İbrahim.  Rehberdir Fatih Öktülmüş’lerin, Niyazi Aydın’ ların, Zeki Yumurtac’ıların. Nurettin Gürateş’lerin… Nasıl unuturum 18 Mayıs’ı. 18 Mayıs demek, İbrahim Kaypakkaya demek. “Ser” ile “sır” arasında tercih yapmayı bilmek demek. Kır gerillası demek. Toprağı asıl sahiplerine vermek için savaşmak demek. Bu türkü bir kültür demek. Ali Haydar Yıldız demek. Orhan Bakır, Haki Karer, Baba Erdoğan demek. Diyarbakır zindanlarında vücutlarını ateşe sunan “dört” ler demek.                                                                             18 Mayıs’ı unutmam. 

Bu türkü yüreğimden bir ok fırlatır, oradan işkencedeki direnişime saplanır. Direnişi fısıldar kulağıma. Bir de İbrahim Kaypakkaya ’nın evrensel sözlerini hatırlatır:

“Sünnilik, Alevilik, Kürtlük, Türklük diye ayrım yapmak yanlıştır. Bu kavga yoksul zengin kavgasıdır. Kimden olursa olsun yoksulların birleşmesi şarttır! “

     İbrahim Kaypakkaya bir devrimci kültürdür. Ülkemizin Emiliyano Zabata’ sıdır. Yumuşak yüzündeki kirli sakalları, uzun yün paltosu ve onunla bütünleşmiş sekiz köşe kasketi… Gözleri yeşil miydi, yoksa açık kahverengi miydi, önemi yoktu. O gözlerle bu günleri görebilmişti. O günlerde  Fikir Kulüpleri Federasyon’unu kürsüsündeki  konuşmasındaki düşünceleri bu günlere gelmişti İbrahim Kaypakkaya ‘nın. 

18 Mayıs’ı unutmam. Unutmam 18 Mayıs’ı.

Memet Sönmez 15.06 2020

Memet Sönmez

Next Post

BERKİN Dün Berkin Elvan yaşıyordu...

Per Haz 18 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱  Belkide ‘dil’ literatüründe ‘du’  zaman kipi bu kadar önem taşır.  Ve yakınlarının bu kadar canını yakar. ” yaşıyor” degil, ” yaşıyordu !..”  ” Berkin yaşıyordu!  Ve onun icin kan aranıyordu. Kanım kanına uyuyordu. Koştum ama yetişemedim. Benden daha şanslı biri kanını vermişti. Annesi ile tanıştım. Elini sıktım. […]
Translate »