“Güneşe gülen kardelen!” -Hilmi Toy

“Bahar’ı bir Poyraz vurdu, Duygu’yu Tuna. 

Poyraz esmem diyor bugün, Tuna Nehri akmam. 

Es bre deli Poyraz es, Tuna Nehri Coşsun kavgada sevdasıyla,Gülüşleri solmasın, tükenmesin umutları.

‘Güneşe gülen kardelendi Aralık kapısını aralayan. 
Yüreği yangın yeriydi bir annenin.

Bir babanın gözlerinde hüzünlü bir umuttu. Meltem kuşuydu bir sevgilinin.

Kaç ateş komasından çıktı yaşamak tutkusuyla. Kaç kez ölümü yendi yangınlarda. Kaç kez hazırlandı Uğurlamaya yoldaşları. 

Hastane kapısında karşıladı oysa hep. Denizci Selamıyla Yunusların dansını izledi gülümseyerek. 

‘Bir yanardağ kalbiyle dağ ölmez’ diyordu şair. Erkutça yaşamın, Direnişin adı oldu genç yüreklerde. Binler uğurladı yürek yüreğe. Kıskandıran oldun ölümü, yoldaşlarını kıskandıran oldun.
Güle güle uğurlar olsun sonsuz yolculuğunda yeniden.23. Doğum günün diyesim geldi bugün yeniden.Onikinci ayın Onikisinde Onikisinden vurdu  alnından ölümün.”
Bugün günlerden Erkut. Bugün Erkutça gülüşlere yaslanmalı bir ayrılığın yasından uzak. Erkutça vedalara alışık olsa da ömrümüz, Erkutça dirençlere, Erkutça kardelenlere yine de hasret gönlümüz.
Bir sonbahar günü tanıştık biz. Bir arkadaşım haber verdi, bir genç gelmiş Münih’e, 96 ölüm orucu ve süresiz açlık grevine de katılmış Ankara Ulucanlar Hapishanesinde.
Hapishaneler epeyce gündemdi hemen her yerde o zamanlar. O günlerde çalıştığım gazeteden arkadaşlarla paylaştım, gidip görmek istediğimi belirttim. Onlarda kabul edip iyi olur dediler. Aradım arkadaşımı, haber verdim görüşmek için, o da gidip konuşmuş. Olur demiş. Sevindim. Arkadaşıma verdiği telefondan aradım buluşmak için. Hal hatır sorduktan sonra, ben Stuttgart’tayım, sen Münih’te, nerede buluşalım dedim. Orta yerde Ulm’da buluşmaya karar verdik.
Bir gün sonra anlaştığımız saatte geldi, buluştuk. Arayan, soran meraklı bakışlarla kolay buluşup ayak üstü tanıştık. Münih dışına yalnız ilk defa çıkıyormuş. Hiç almancası da yok, Münih’ten başka bir yer de bilmiyor. Gidip bir cafede oturup başladık sohbete. Ben kendimi, Erkut kendini tanıttı kısaca. Türk-İş’in Ankara mitinginde bir çok gençle birlikte pankart açmaktan gözaltına alınıp tutuklanmış Hukuk fakültesinde okurken.
Sonrası hapishane günleri, açlık grevi, ölüm orucu süreci, “önce ben olmalıyım” diyen Demircioğlu ile tanışma, kollarında can veren bir önderi taşıma, ona verilen söz, derken tahliye, sağlık sorunları, tedavi amacıyla Münih’e geliş. Tedavi için girişimler. Genç ömründe çok şey yaşamış, görmüş; genç yaşına çokça şey sığdırmış Erkut. Çektiği acıların, gördüğü işkencelerin, yaşadığı ağrıların sancıların bir yansıması gibidir yüzündeki çiller. Çil çildi yüzü. Ama anlatırken yaşadıklarını, tanık olduklarını bu kısacık ömründe, en ufak bir pişmanlık yoktu gözlerinde. Dudaklarının iki yanından gülümsemesi süzülürdü sadece. Karşıdakini yormayan bir anlatımı vardı. Ve de incitmeyen Sözcüklerle cümle kurardı.
O gün bitmeyen sohbetin zaman sınırına geldik. Başka zaman yine görüşmek, sohbetin devamını getirmek için sözleştik. Sağlığına dikkat etmesini vurguladım özellikle. O’da ameliyat olduğunu, iyileştiğini, artık ciddi bir sorun oluşturmadığını belirtti. Ayrılırken bir ihtiyacı olup olmadığını, yapabileceğim bir şeyin olup olmadığını sordum döne döne, yok dedi her seferinde üstüne basarak. Ufak bir harçlık yol parası diyerek zorla koydum cebine. Vedalaşıp yolcu ettim onu. Erkut Münih’e ben Stuttgart’a gitmek için bindik trene.
Yaklaşık bir ay sonraydı sanırım. Arada ara ara haberleşirdik. Yaklaşık bir ay sonraydı sanırım. Bir gün akşam üzeri Gik-Der’e uğradım. Kapıda karşılaştığım bir arkadaş genç birinin beni sorduğunu, içeride oturduğunu söyledi. İçeri girdim, etrafa bakındım, bir masada gazetelere bakan biri vardı başı eğik. Tamam, bu dedim kendi kendime, beni soran bu olmalı. Yanına vardım, bu Erkut, evet evet bu Erkut. Başında durduğumu görünce kaldırdı başını, yüzünde sessiz bir gülümseme ayağa kalktı kucaklaştık. Hoşbeşten sonra, çaylarımızı içerken “hayrola, nereden böyle” diye sordum. Uluslararası Af Örgütünün bir toplantısına davet edilmiş Stuttgart’ta, onun için gelmiş, gelincede beni görmek istemiş. Gik-Der’in adresini de haritadan bulup gelmiş. Stuttgart’a ilk kez gelen birinin harita üzerinden adres bulması dikkatimi çekti. Almanca bilmiyorsun, nasıl anlaştınız deyince, çok iyi İngilizce bildiğini, çeviri bile yapabildiğini söyledi. Sevindim.
Erkut iyiyim, her şey yolunda dese de sağlığı iyi görünmüyordu. O gece Münih’e döneceğini söyledi, bırakmadım. O gece misafirimiz oldu. İki odalı, gaz sobalı bir evimiz vardı o zaman Möhringen’de. Geç vakte kadar eşim, ben ve Erkut, üçümüz oturup söyleştik. Gecenin bir vakti de uyumaya çekildik.
Erkut öksürükten uyuyamadı. Kalkıp arada bir sorsakta iyiyim, biraz üşütmüşüm galiba diyor. Sıcak su vb verdik ama sabahı zor ettik üçümüzde.
Sabah, her işimize koşan, bir dediğimizi iki etmeyen, hemen herkesin tercümanı Beko’yu aradık. Geldi, Erkut’u hastaneye götürdük, muayene ettirdik, hastalığının ilerlediğini ve tedavi olması gerektiği bilgisini aldık. Üzüldük hepimiz. Bayer’de geçici oturum izni olduğu için orada bir hastanede yatması gerekti. Ravensburg’da bir hastaneye yatırılması, tedaviye orada devam etmesi sağlandı. Erkut’un kanserle savaş serüveni bu kezde burada başladı. Coronayla savaş muharebesi yaşadığımız şu günlerde Erkut’un yaşama istek ve direnci geliyor aklıma. Doktorlar “Her şey bitti, buraya kadar” dediği her durumda o yeniden sarıldı yaşama, bırakmadı hayatın ellerini. Doktorlarını bile şaşırttı çoğu kez. Ziyaretçi akınına uğruyordu hastane. Bu nedenle özel bir oda ayarladılar doktorları. Odaya sığmaz olunca da ziyaretçileri, kendisi aşağıya inip hastane bahçesinde selamladı. Grup farkı gözetmeksizin müthiş bir sahiplenme vardı insanlarda. Görkemli bir dayanışma, onure eden saygı, sevgi gösteriyorlardı. Gözlerim yaşarıyordu, belli etmemek için içime akıtıyordum.
Doktorları özel bir ilgi gösterdiler. Ailesinin, sevgilisinin refakatçi olarak gelmesi için gerekli olan her türlü olanağı sundular. Gerekli yazışmayı yaptılar. Böylece önce sevgilisi ‘Meltem Rüzgarı’, sonra da anne ve babası geldiler. Onların gelişi daha bir güç vermişti Erkut’a.
Sonra Ravensburg’dan Stuttgart’a taşındı. Bize daha yakındı, daha doğrusu biz ona daha yakın olduk. Önce geçici olarak bir genç evini boşaltıp onlara verdi ailecek rahat kalsınlar diye. Gidip gördüm evi, kutu gibi bir evdi, yanlış hatırlamıyorsam bir oda, bir mutfak, lavabo ve duştan ibaretti. Kısa süre sonra da iki odalı bir Ev tuttu arkadaşları, evi döşeme telaşı vardı bir an önce herkeste. Beko ile Carolin her tür sağlık ve bürokratik işleriyle uğraşıp çözüyordu.
Ne yazık ki, Erkut tam eve taşınacakken bu kez de Stuttgart’ta hastaneye kaldırıldı. Uzun bir hastane süreci başladı yeniden. Hastaneye gittiğimde geceli gündüzlü en az iki kişi nöbette kalıyordu yanında. Bir iki kezde ben kaldım yanında. Ziyaretçi defteri açmışlardı arkadaşları. Erkut uyurken ben de bir şeyler yazdım defterine. Uyandığında defterine yazılanları, ziyaretçi mesajlarını okuyorlardı ona. Mutlu oluyor, güç alıyor, yaşama direnci artıyordu bundan.
12 Aralık günü aralandı ölüm kapısı. Bu kez kapatamadık ne yazık ki kapıyı. O kapıdan çıktı ve gitti, bize anılarını emanet bırakarak. Bize sevgisini, sevincini, umudunu ve düşlerini bırakıp bir veda olarak gitti. Güneşe gülen kardelen gibiydi.
İlk tanıştığımızdan yüreğimizi yangın yerine çeviren vedasını bırakıp ayrıldığımız güne değin Erkut’un sürecini hep takip ettim. Annesi Ergül abla süreci “Yüreğim yangın yeri” adlı kitapta yazdı bütün bir süreci. Ardından ana oğula, oğul anasına kavuştu. Birbirinin dermanı oldular. Çok sürmedi baba da yol eyledi yanlarına. Bir büyük aile oldular düşlerindeki gibi. Yattığınız yer incitmesin, yıldızlar ışığınız olsun.

Hilmi Toy

Next Post

GAiA ilk ve tek tanrıça...

Paz Ara 13 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Ben GAİA , İlk ve tek tanrıça. Sonsuz ve düzensiz  boşluktan kaosdan… karanlık ile birlikte düzene  aydınlığa çıktım. Evreni ve tanrıları yarattım. Kendi kendime doğurup Dağ’ları,Gök’ü,Deniz’leri  yarattım. Oğlum Uranüs  ile birleşip erkek ve dişi titanlar yani devler doğurdum. Ama Uranüs  çocuklarımdan tiksinip  benim bağrıma […]
Translate »