Gidenlerin ardından…Tamer Arda – Mehmet Sönmez

”Bu pazar sizleri hüzünlendirmek istemezdim.😔 Gidenlerin ardından hüzünlenmemek mümkün mü? Hatırlamak acı verse de, hatırlamaya devam ettiğimiz sürece bütün gidişler anlamlıdır, öyle değil mi sevgili dostlar? O zaman hüznümü paylaşır mısınız? Teşekkür ederim, şimdiden”

“Ne güzel şey hatırlamak seni, bunca kalabalıkta ve bunca yorgunluklarımın içinde…”

Yine geldim, yine geleceğim. Zamanın unutturucu etkisine inat, unutulmak kavramına inat, unutanlara inat yine geleceğim. Ayrıca özledim, gelemez miyim?

Bugün hava çok puslu. Yağmur pis, rüzgâr poyraz esiyor. Kızıla çalan yapraklar dallarını terk etti. Toprak kokuyor yağmur. Soğuk içime işliyor, üşüyorum.

Dün Sadık Süleyman’ı andım. Ondan bahsettim onu tanımayanlara. Tabi sende bilmiyorsun. Biz senden sonra uzun, uzun yıllar hapis yattık. Çıktık dışarı vücudumuz dik, alnımız açık. Okyanusları geçtik senin anlayacağın. Köpek balıklarıyla, vatozlarla savaştık. Zehirli dev denizanalarını kulaçlarımızla yardık. Yıllarca dışarıda bocaladık. Sudan çıkmış balık gibi. Yaşlarımız altmış küsur oldu şimdi. Savaşa girdiğimizde on altışar, mahpusa girdiğimizde yirmili, çıktığımızda otuz ikili yaşlardaydık. Sen hala yirmi iki yaşındasın. Genç ve yakışıklı. Kalksan yerinden tazı gibi koşarsın. Orda oraya zıplarsın taylar gibi. Ben mi? Senin sek sek oynadığın yerden içi kum dolu çuval gibi düşerim. Sen oram buram ağrıyor demezsin. Dişim saçım döküldü demezsin. “Yoruldum, bu hayat beni bitirdi” demezsin. İki üç daha fazla Vietnam, dersin. Savaş şiarlarından, oligarşinin burcuna dikmekten bahsedersin. Sen yirmi iki bahar gördün. Yirmi iki kez ayvalar baharı, kışı müjdeledi senin için. Yirmi iki kez erikler çiçek açtı. Çocuklar yirmi iki kez erik doldurdu ceplerine ağaç dallarında. Yirmi iki kez dünya güneşin etrafında döndü. Sen bunları sadece yirmi iki kez tattın.

Buraya gelirken senin köyünde, Ambarlı’da biraz dolaştım. Aslını yitirmemiş taş evlerin arasından geçerken on üç yaşlarında duvarlarda akisleri bulunan seslerimiz geldi kulaklarıma. O taş evlerinin birinde anneannen oturuyordu. Tahta kömürlük kapısı gibi bir kapısı vardı geniş avluya açılan. Bize sıcak katmerler sunardı. Karnımız şiş bahçeden aşağı yuvarlanır, denize girerdik. Bak sana o günlerden kalan denizin iyot kokusunu getirdim. Denize dalıp, kayalara yapışmış tenekeden pişirdiğimiz midyelerin çeyrek ekmek arasındaki kokusunu, tadını getirdim. Kalk doğrul biraz. Derin bir nefes al. Uzun kavak ağaçlarının sarı yapraklarına, dallarındaki kuşların yuvalarına bak. Kalk, silkin, at ölü toprağı üzerinden. Bak sana ne anlatacağım.

Süleyman Sadık’ı kaybettik senden yıllar sonra. O da senin gibi gül ağacı, börtü böcek oldu toprakta şimdi. Zaman zaman gider konuşurum, dertleşirim seninle dertleştiğim gibi. Sadık işte bilirsin. Biz birbirimizi çok iyi biliriz. Yabancılar giremezdi aramıza. Ajanlar, provokatörler, yılanlar, çıyanlar sızamazdı içimize. Seninle benim arama ajan girebilir miydi? Benimle Biber’in, Yusuf’un, İsmail’in de arasına giremezdi. Hayrettin ile Ayhan’ın Sadık ile Hasan’ın arasına girebilir miydi? Giremedi de. Ama ajanlara dikkat ederken, içimizdeki zafiyetlerin hainliklere dönüştürenleri göremedik. Bu ölümcül bir hataydı. Bedelini acılar, gözyaşları özlemlerle ödüyoruz.

Vakitsiz açan gül, dökülme zamanı gelmiş yapraklar gibiydik, savrulduk be Tamer.

Yaşayanlarımızın yaşlılığında şahsına özel mizaçlarımız oluştu. Kimimiz huysuz ama gerektiğinde komik, kimimiz “kötü” alışkanlıklar edindi ama insan güzelliğinden ödün vermedi. Birçoğumuz değişik mizaçlara dönüştü. İçimizde gizlenmiş yazar/çizerlik varmış meğer. El becerileri, sanatkârlık… Kimimiz sıkıyönetim mahkemelerinde sorgu/ savunma derken avukat oldu… Üniversiteler bitirdi. Alışkanlıklarımız, huylarımız değişti. Ayakları üzerine oturdu. Birey olduk kırkından sonra. Görüşüyoruz, uzak mesafelerde de olsak beraberiz.

Sevdiklerimizi hatırladığımız sürece yanımızda olması gerekmez.

Hatırlar mısın bilmem kaç yaşlarındaydık? Sekiz, dokuz, on mu? Kandil geceleri konserve kutusunun içine mum yakardık. Bakırköy sokaklarında dolaşır, apartman dairelerinin zillerine basardık. Kapı açılırdı. Bilinmez yüzlerin karşısında o bildik nakaratı söylerdik:

“Yağ parası mum parası akşam oldu kandil parası…” Utanırdık, kutunun içine atılan bozuk paraların sesi yüzümüze gülücükler kondururdu. Utanırdık. Ama ben daha çok utanırdım. Sen zile basıp kapı açılırken ben kurnazlık yapar, hemen sıvışırdım. Alt dairenin merdivenlerinde senin kandil nakaratını dinler kıs kıs gülerdim. Kızardın bana, gülerdik.

Savrulduk be Tamer. Yurdun, yurtdışının dört bir yanına dağıldık. Yeni hayatlar kurduk. Ben mi? Ben, denize düşmüş zerzevat gibi çalkalana, sallana çakallara yem olmadan, ezmeden, ezdirtmeden geçmişime leke sürmeden yaşadım. Biraz sert poyrazda üşüyerek, biraz lodosun sıcaklığında ısınarak geçti bir hayli zaman. Hayat rüzgârları beni Haliç’in kıyılarına sürükledi. Oradan karaya çıktım. Balat sahilinde mahalle kültürü ile yaşıyorum.

Bak ne diyeceğim, aklıma geldi Soğuksu’da bir evimiz vardı. Sen, ben, Sadık, Biber, Hayrettin, Yusuf yaşıyorduk. Ne güzel günlerdi değil mi? Ben, Biber Bakırköy lisesinde boykot örgütlerken, sen Gaziosmanpaşa Bereç fabrikasında grev örgütlüyordun. Nedense sen gecekonduları, çamurlu sokakları çok severdin. Sadık Süleyman evde çamaşırlarımızı, pisliğimizi temizlerken söylenirdi. Aslında söylenirken, yüzüne kızgınlığı gizleyen gizli bir gülümseme kondururdu. Zehir gibi zekâsını gizleyen sıradanlık vardı davranışlarında. Evi süpürürken düşünür, dalar giderdi. Sonra durur bir şey söylerdi kitabın orta yerinden. Şimdi düşünüyorum, ama eminim sıra dışı zekâlar aptalca işler yaparken büyük düşünürlerdi. Çamaşırlarımızı yıkarken eylem planları yaptığından eminim. O da öyle biriydi. Yaşasaydı yapacaklarını tahmin bile edemiyorum.

Bugün senin için Bakırköy’e uğradım. Annenin ellerinden, kızının gülen gözlerinden öptüm. Evin salonunda oturdum. O aşağıya sepet indirdiğimiz camın önünde oturdum. Karşıdan sana baktım. Yemek yiyordun. Kulaklarımıza cızırtılı plağın sesi dolardı. Ersen ve Dadaşlar söylerdi: “Vara vara vardım o gara daşa…”

Arkadaki senin odanı kızın kullanıyor. Kalın kitaplarının bulunduğu bir kütüphanesi var. Salaş bir oda, tertipli olduğu söylenemez ama zeki olduğunu söyleyebilirim. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili Ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Hem de dört yıllık. Sonra Fransız Dili Edebiyatı okudu. İlk iki yılın ardından rahatsızlandı. Beraber okula gittik kaydını dondurmaya. Bizim 70’li yıllarda dolaştığımız üniversitenin kampüslerinde, koridorlarında dolaştık. Hani üç gün dört gün süren barikatlar kurmuştuk, hatırladın mı? Şimdi oralarda Cangül ile gezerken hikâyelerimizi anlattım. Yüzüme baktı acı bir gülümseme yayıldı yanaklarına…

O gün kızına Beyazıt’tan Galata’ya yürümüştük. Asmalımescit te salaş bir barda bira içtik. Senin kızınla, senin vücudunun bir parçası ile konuşmak, dolaşmak ne güzel bir duygu. Ona dokunmak, yüzünde seni görmek, gözlerinde sana bakmak ne güzel bir zenginlik.

Hapishanede yıllarca seni rüyamda gördüm biliyor musun? İnanılmaz biçimde yaşıyorsun. Yaşıyorsun ya bildiğin yaşıyorsun. Dokunuyorum sana. Konuşuyorsun. Gerçek gibi. İnanmıyorum yaşadığına, ölesiye öldüğünü bilmeme rağmen yaşıyorsun. Sonar rüyamda uyanıyorum. Yaşadığın rüyamın içine bir sanrıymış. Sonra uyanıyorum. Sana senin öldüğünü söylüyorum.

Yooo bak yaşıyorum.

Ama sen?… Sen ölmüştün 6 Haziran 1981’de.

Hiç ölüye benziyor muyum?

Peki, kızın, kızını gördün mü?

Kızım mı var benim?

Evet, bir kızın var. Yedi yaşında. Adı Cangül.

Cangül, ne güzel bir isim.

Hadi gel seni ona götüreyim.

Nerde?

Evde olum.

Hangi evde?

Senin evinde, Bakırköy’de… Seviniyorum, rahatlıyorum. Karanlığa uyanıyorum sonra. Yalnızlık içimi titretiyor, üşüyorum.

Hatırlamak acı verse de, hatırlamaya devam ettiğimiz sürece bütün gidişler anlamlıdır.

Memet Sönmez

Next Post

Bu Linç Niye? Hüseyin Altun

Sal Ara 15 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Sen aklımı koru “tanrım.”Oruçoğlu bir ironi yaptı!Kıyamet koptu.Kimsenin sorduğu yok,kimi taciz etti,kime tecavüz etti diye.Peki bu linç niye?Siyasi-ideolojik anlaşamayabilirsiniz,eleştirirsiniz!Kişi olarak siyasi eleştireleri olan biri olarak söylüyorum,beğeniriz yada beğenmeye biliriz.Edebî derinlikle yapılmış bir ironiden yola çıkarak,bu linç girişimine kalkmak gerçekten çok ayıp…Bu linç kampanyasına girişenler,bir […]
Translate »