İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? -TEMEL DEMİRER

Egemen sınıfın değişik kesimleri arasındaki tarihsel ortaklaşmanın kökleri XIX. yüzyılın sonlarına dayanır. Azot yataklarından elde edilen gelirin artışı, 1891-1913 arası dünya ekonomisinin hızla büyümesi, Birinci Dünya savaşında tarafsız kalan Şili’nin azot ve bakır satışıyla savaştan büyük kârlar elde etmesi gibi etkenler, XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın başlarında bankaların, büyük toprak sahiplerinin ve sanayicilerin uzlaşmalarını kolaylaştıran bir iktisadi zemin yaratıyordu. XX. yüzyılın başlarından itibaren bakır, en önemli ihraç ürünü hâline geldi. Aynı dönemde bakır, azot ve demir gibi önemli madenler giderek yabancı, özellikle de ABD menşeli şirketlerin eline geçti. ABD’li tekellerin Latin Amerika kıtasındaki yatırımları, iktisadi gücü ve siyasi etkinliği bilinen bir gerçektir. Bu tekellerin siyasi aygıtından başka bir şey olmayan ABD, her dönemde Latin Amerika’daki gerici rejimleri desteklemiş, askeri darbelerin örgütlenmesinde etkin rol oynamıştır. Şili, XX. yüzyılın başlarından itibaren kentli nüfusun hızla artışına, modern sanayi proletaryasının doğuşuna ve sınıflar mücadelesinde yerini alışına sahne oldu. Azot yataklarında çalışan işçiler ilk sendikal örgütlenmeleri ve grevleri gerçekleştirdiler. 1917 Ekim Devriminin etkisiyle radikalleşen Sosyalist İşçi Partisi, 1922’de Komünist Enternasyonal’e katıldı ve adını Şili Komünist Partisi (ŞKP) olarak değiştirdi. Şili’de 1930’lu yılların sonlarına gelinirken kitlelerde devrimci bir ruh yükseliyordu. Kitlelerin beklentisi burjuvaziyle işbirliği değil iktidarın fethiydi. İktisadi kriz koşullarında giderek radikalleşen kitle hareketine karşı Şilili egemenler faşist çeteler örgütlediler. ŞKP 1948’de çıkarılan bir kanunla yasadışı ilan edildi. 1950’li yıllarda Şili ekonomisi bir kez daha krize girecekti. Uluslararası piyasada bakır değer yitiriyor, enflasyon yükseliyor, işsizlik artıyordu. ‘Unidad Popular/ Halk Birliği’ (UP) hükümetinin gerçekleştirdiği sınırlı reformlara karşın toprak sorunu varlığını sürdürüyordu. ABD sermayesinin ülke üzerindeki ağırlığı artıyordu. 1953’te sendikal hareketin birliği sağlandı. Sosyalist Parti (SP), programında işçi sınıfının bağımsız siyasetinden, devrimdeki öncü rolünden ve iktidar hedefinden söz ediyor; burjuva demokratik dönüşümlerin ancak işçi sınıfı iktidarı ile gerçekleşebileceğini, işçi sınıfı iktidarının kendisini demokratik reformlarla sınırlayamayacağını, toplumun sosyalist dönüşümünün başlayacağını vurguluyordu. SP ve tekrar yasal hâle gelen ŞKP 1958 seçimleri öncesinde ortak bir cephe kurdular (FRAP) ve seçimlerde Salvador Allende’yi başkanlığa aday gösterdiler ve o da 356 bin oy alarak sağcı aday Jorge Alessandri’nin 30 bin oy gerisinde kaldı. Alessandri Hükümetinin 1958-1964 arası uyguladığı gerici politikalar ülke çapında radikalleşmeye ve grevlerin patlak vermesine sebep oldu. Grevler kanla bastırılıp, işçi ücretleri enflasyon karşısında erirken, zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum giderek derinleşiyordu. Kırsal nüfusun yüzde 7’sini oluşturan büyük toprak sahipleri tüm toprağın yüzde 90’ından fazlasına sahipti. Tarım reformu yapılacağına dair tüm vaatlere rağmen, yoksul köylülerin ve tarım işçilerinin yaşamına damgasını vuranlar, açlık, sefalet, salgın hastalıklar ve alkolizmdi. Kişi başına düşen ekilebilir toprak miktarı pek çok Avrupa ülkesinden daha fazla olmasına rağmen, Şili besin ihtiyacını karşılayabilmek için gıda ithal ediyordu. Çünkü toprak sahipleri makineli tarıma geçmek yerine ucuz işgücü çalıştırmayı tercih ediyorlardı. Tarımda üretkenlik düşüktü ve köylü yeterince beslenemiyordu. Tarım reformu acil bir zorunluluk olmasına rağmen hiçbir burjuva hükümet sorunu çözmeye yanaşmıyordu. Nitekim Şili burjuvazisi ile büyük toprak sahipleri, mali ve ticari bağlarla birbirlerine bağlanmış durumdaydı. Kır burjuvazisi durumundaki büyük toprak sahipleri ile kent burjuvazisinin iç içe geçmesi, tarım reformunu gerçekleştirecek bir girişimin burjuvazi saflarından gelmesinin önündeki aşılmaz nesnelliği ifade ediyordu. 1964 seçimleri arifesinde aktif nüfusun yüzde 30’unu köylülük oluşturuyordu. Şili işçi sınıfının seçimler yaklaşırken gerçekleştirdiği militan grevler burjuvazi için uyarıydı. Alessandri hükümeti ömrünü doldurmuştu. Oligarşi, gelişen işçi partilerine karşı 1957’de kurulan Hıristiyan Demokrat Partiyi ileri sürdü. 1964 seçimleri radikal reformlar vaat eden Hıristiyan Demokratlar ile Allende’nin başkanlığını yaptığı FRAP arasındaki mücadeleye sahne oldu. Şili burjuvazisinin güçsüzlük ibareleri gösterdiği, kırlarda ve şehirlerde muhalefetin giderek radikalleştiği bir ortamda Hıristiyan Demokratlar kır ve kent küçük- burjuvazisinin desteğini kazanabilmek için radikal söylemler kullandılar. Özgürlükçü devrim sloganını ileri süren, toprak reformunu ve ekonominin ulusallaştırılmasını vaat eden Hıristiyan Demokratlar 1964 seçimlerini yüzde 56 oyla kazandılar. Hıristiyan Demokrat Hükümet, ABD menşeli bakır işletmelerinin yüzde 51 hissesini devletleştirdi. Ama ABD sermayesinin Şili ekonomisi üzerindeki etkinliği devam ediyordu. Hıristiyan Demokratların altı yıl süren iktidarı boyunca çok sınırlı bir 4​toprak reformu gerçekleşti. Bankaların ulusallaştırılması gibi vaatler yerine getirilmedi. Oligarşinin egemenliği demokratik bir görünüm altında devam etti. Hükümet güçleri, El Salvador ve Puerto Mott madenlerinde yirmiden fazla sosyalisti katletti. İşçi ve köylüler üzerinde devam eden baskılara ve sosyalistlerin akan kanlarına bakıldığında Hıristiyan Demokrat Hükümetin gerçek sınıf karakteri çok iyi anlaşılıyordu. Fakat ŞKP liderleri 1964 seçimlerindeki yenilginin ardından Hıristiyan Demokrat Hükümetle işbirliği imkânlarının bulunduğunu ileri sürdü. “İlerici” bir burjuva hükümetin toplumsal desteği yıpratılmamalıydı! Oysa hükümet, kitlelerden aldığı desteği hızla yitirecek; bu durum Hıristiyan Demokrat Partinin bölünmesine ve “sol” kanadının MAPU’yu (Sosyalist-Komünist-Radikal-Sosyal Demokrat-Halk Birliği Eylem Hareketi) kurarak daha radikal bir politikaya yönelmesine yol açacaktı. İşte bu koşullarda SP ile ŞKP düzenledikleri ortak bir konferansta UP adı altında “birleşik cephe” fikrini yeniden ileri sürdüler. Allende, toplumun sosyalist dönüşümünün parlamento yoluyla gerçekleştirilebileceğine inanıyordu. UP koalisyonunda ŞKP, SP ve MAPU dışında birçok küçük-burjuva parti ve grup da yer alıyordu. ŞKP, radikal burjuvaların koalisyonda önemli bir rol üstlenmesinde ısrar ediyordu. ŞKP’nin bu tutumu, onun burjuvaziyle işbirliğine atfettiği önemden ileri geliyordu. 4 Eylül 1970’te yapılan başkanlık seçimlerinde UP’ın adayı Allende 1 milyon 75 bin (yüzde 36.3), sağcı Ulusal Parti’nin adayı Alessandri 1 milyon 36 bin (yüzde 34.9), Hıristiyan Demokratların adayı Tornic 825 bin (yüzde 27.8) oy aldı. Allende seçimi kazanmıştı ama salt çoğunluğu kazanamamıştı. Sağ partiler, Allende’nin hükümet kurmasına karşın salt çoğunluğu oluşturamaması argümanını kullandılar. Kitleler burjuvaziye karşı harekete geçmeye hazırdı. Aktif nüfusun yaklaşık yüzde 75’ini ücretliler oluşturuyordu. İşçi sınıfı genel greve hazırdı. Ama salt çoğunluğu sağlayamadığı için seçilmesi Kongrede yapılacak oylamaya bağlı olan Allende, Hıristiyan Demokratlarla uzlaşarak 24 Ekim’de başkanlığa seçildi. Burjuvaziye birtakım anayasal güvenceler veren bu uzlaşmaya göre orduya ve polis teşkilâtına dokunulmayacaktı. Burjuva devlet, özel mülkiyeti korumak için örgütlenmiş silahlı güçlere dayanır. Bir işçi devriminin birincil görevi burjuva devlet aygıtını parçalamak, burjuva orduyu ve polisi dağıtmak, işçileri silahlandırmak, işçi iktidarını silahlı halk milisiyle güvence altına almaktır. Oysa SP ve ŞKP liderleri burjuvaziye işçileri silahlandırmayacakları hususunda güvence veriyorlardı. UP hükümeti, askeri darbeyle devrilene kadar kitlelere, ordunun “yurtsever” karakteri üzerine masallar anlattı. Madalyalar dağıtarak ve ücretlerini yükselterek generalleri tarafsızlaştırmaya çalıştı. [7] Oysa devlet aygıtının ve ordunun, egemen sınıfın aracı olduğu gerçeği Marksizm-Leninizm’in abecesiydi. Şili işçi sınıfı SP’nin ve ŞKP’nin bu yanılgısının bedelini kanlarıyla ödemek zorunda kalacaktı. I.1) ÖNCESİYLE DARBE Şili’deki CIA+ Şili Ordusu harekâtı olarak faşist General Augusto Pinochet darbesi 11 Eylül 1973’de gerçekleştirildi. Bu “Geliyorum” diye haykıran bir durumdu! Çünkü Orta ve Güney Amerika hemen hemen bütün XX. yüzyıl boyunca darbeler ve askeri yönetimler kıtası olmuştur. Şili Darbesinden önce de, sonra da bölgede pek çok askeri darbe yapıldı. 1973 darbesinin önemi, genel oyla yönetime gelmiş Marksist bir politikacının Başkanlığında MAPU adlı sol partilerin hükümetini deviren bir askeri harekât olmasıydı. UP hareketine girmeyen ve cephe iktidarının icraatını genelde desteklemekle birlikte kendi bağımsız çizgisini koruyan, soldan muhalefet yapan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria= Devrimci Sol Hareket) adlı kuruluş da Şili’de adı geçen sol güçlerdendi. 11 Eylül 1973 darbesinden sonra Cuntaya karşı silahlı direnişe geçen tek siyasi grup MIR oldu. Fakat cunta şefi General Pinochet rejiminin terörü yüzlerce erkek-kadın MIR mensubunu öldürdü, binlercesini işkenceden geçirdi, Şili ordusu içindeki sempatizanlarını tasfiye etti. 1960’lı yıllarda bütün dünyada sol yükselirken, Şili’de sanayi ve maden işçilerinin mücadelesi, köylü eylemleri (160’ı aşkın toprak işgali), güçlü bir öğrenci hareketi vardı. Yaklaşan 1970 Başkanlık Seçimleri için yukarıda adlarını andığım sol partiler bir program etrafında birleşip ortak aday gösterdiler. Bu aday Sosyalist Parti’den Allende idi. Öğrenimi tıp olan Allende 1937’den beri parlamentoda bulunan, 1939’da UP hükümetinde Sağlık Bakanlığı yaparken “Yoksulların Bakanı” olarak sempati kazanmış, 65 yaşında bir politikacıydı. 4 Eylül 1970’de seçimi kazandı, 3 Kasım 1970’de de göreve başladı.

vi) Pratikte sadece işçilere karşı kullanılan Silahsızlanma Yasası iptal edilmeli, vii) Köylülere yönelik askeri baskılar, saldırılar soruşturulmalı ve sorumlular cezalandırılmalı. [11] Şili işçileri bu mektubu yazdıklarında tarih 5 Eylül 1973’tü. Mektuptan bir hafta sonra, 11 Eylül 1973’te dünya tarihinin en kanlı askeri darbelerinden biri gerçekleştirildi. Seçimle iktidara gelen ilk sosyalist devlet başkanı olarak tanınan Allende [12] ile 30 bini aşkın Şilili işçi, emekçi ve aydın öldürüldü, binlercesi işkenceden geçirildi, hapis yattı, sürgün edildi. Parçalanmış cesetler, Santiago’nun ortasından geçen Mapuche nehrine ve Pasifik okyanusuna atıldı… Bu tabloya ilişkin önemli bir not da Mete Kızık’dan: “1948 yılında ŞKP’nin yasaklanmasıyla, Videla hükümeti, komünistleri Pisagua’da bir kampa kapattı. Bu toplama kampının komutanı Pinochet’den başkası değildir. Parlamento adına bu kampı ziyaret eden Allende ile Pinochet ilk kez yüzyüze gelir. Geleceğin darbecisi, 1956 yılında Washington’da askeri ateşe iken CIA yöneticileriyle sıkı fıkı ilişkiye girer. Allende onu bizzat 1971’de bölge başkomutanlığına, daha sonra da Genelkurmay Başkanlığı’na getirecektir. Pinochet, bu göreve geldikten üç hafta sonra bu kez Allende’nin öldürülmesine ya da intihar etmesine yol açan darbeyi gerçekleştirir. Bulutsuzluk Özlemi’nin dediği üzere ‘… arandı, tarandı bulundu Pinochet’ değil, bizzat Allende’nin büyüttüğü kargaydı Pinochet… 11 Eylül 1973’te Perşembe 06.20’de Allende yatağından telefonla uyandırılır. Arayan Valparaiso bölgesi komutanıdır. Görevden ayrılmasını istemektedir. Allende reddeder. Dostu sandığı General Pinochet’i arar. O da telefona yanıt vermez. Bunun üzerine derhâl hükümet kabinesini başkanlık sarayında toplantıya çağırır. Bakanlarından bazıları gelir. Ancak az sonra başkanlık sarayı La Moneda, Allende hükümetini yıkmak amacıyla savaş uçaklarınca bombalanır. Allende’nin korumaları sarayda saatler boyu cuntacı faşistlerle savaşır. İşçi sınıfı sessizdir. Öğrenciler ve aydınlardan çıt çıkmamaktadır. Allende yalnız bırakılmaktadır… Direnişin sonuna doğru, Allende odasında kafasından vurulmuş hâlde bulunur…” [13] Şili’de faşizm, Allende de içlerinde olmak üzere yaklaşık 35 bin insanın katledilmesiyle iktidar olurken; darbenin dört aylık bilançosu bile yeterince korkunçtu: Yaklaşık 20 bin insan öldürülmüş, 30 bin siyasi mahkûm vahşi işkencelere maruz bırakılmış, 25 bin öğrenci üniversiteden atılmış ve 200 binden fazla işçi işten çıkartılmıştı. [14] Pinochet cuntası tam da böylesine, Allende’nin öldüğü Başkanlık Sarayı’ndan başlayarak devrimciler cephesine karşı vahşice bir saldırı yürüttü. Şili’de faşist iktidarın işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarına açıkça saldırarak, finans kapitale nasıl bir ekonomik gelişme imkânı bahşettiğini veya diğer uygulamalarını uzun boylu anlatmaya gerek yok Şili örneği, faşizmin yalnızca sermayenin azgın saldırısıyla hafızalara kazınamayacağını, devrimci güçlerin direniş çabasının da asla unutulmaması gerektiğini hatırlatır. Şili’de faşist cunta beş bini aşkın devrimciyi bir stadyuma doldurmuştu. Malum üzere 11 Eylül’ü izleyen günler Şili’nin ilerici, yurtsever güçleri için baskı, tutuklanma ve işkence günleridir. Binlerce sosyalist, sendika lideri ve emekçi Estadio Nacional’da (Santiago Stadyumu’nda) hapsedilir. Stadyum kitlesel bir engizisyon mahkemesine dönüştürülmüştür. İşkence, baskı ve her türlü insanlık dışı şiddet General Pinochet’in askerleri tarafından planlı bir biçimde uygulamaya geçilir. Örneğin Şilili ozan Victor Jara’nın elleri kırılır. Gitarın sesi susmuştur, ama şarkı devam eder. Faşist subaylar dipçiklerle Jara’nın kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye cesedini tribünlerin önüne astılar. Ama Jara’nın o stadyumda ölümden hemen önce yazıp bestelediği “Şili Stadyumu” adlı şarkısı tüm bir faşist diktatörlük dönemini aşıp günümüze uzanıp, tüm dünyada yankı buldu. Darbeden yaklaşık iki buçuk ay sonra, 21 Kasım 1973’te Şili ulusal futbol takımı Dünya Kupası elemelerinde Sovyetler Birliği ile karşılaşacaktır. Sovyetler, binlerce yurtseverin işkence gördüğü Santiago Stadyumu’nda herhangi bir spor karşılaşmasına katılmayacağını bildirir ve FIFA’dan müsabakanın tarafsız bir sahaya alınmasını talep eder. 27 Ekim tarihinde Sovyet Futbol Federasyonu FIFA’ya şu telgrafı çeker: “Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekân olmaktan çıkarılmış, Şilili yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürülmüştür. Sovyet sporcuları Şilili yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder.” Bu girişim üzerine FIFA Estadio Nacional’i incelemek üzere Şili’ye bir heyet gönderir. FIFA heyeti incelemeleri sonucunda “stadyumun çimlerinin futbol oynamaya elverişli; sahanın ölçülerinin teknik standartlara uygun ve seyircilerin tribünlerinin düzenli ve temiz” olduğuna dair bir rapor verir ve Santiago 9​Stadyumu’nda “politik tutukluya rastlanmadığını, sadece hüviyetleri tespit edilememiş olan bazı şahısların alıkonulduğu”nu belirtir. Sovyet takımı bu şartlar altında Şili’ye gitmez. Maç, saatinde başlatılır. Şilili forvet oyuncuları birkaç pasta Sovyet ceza sahasına girerler ve boş kaleye gollerini atarlar. Maç, santra yapılamadığı için bu tek golle sona erer: Şili 1 – Sovyetler 0. Bu arada Şili ekonomisinin ve toplumsal yaşamının “serbest” piyasaya terk edilmesini amaçlayan muhafazakâr bir yapılandırma programı Chicago Üniversitesi’nde eğitim görmüş bir dizi teknokrat tarafından başlatılmıştır. Şili ekonomisi Şikago (Chicago) çocuklarının emrinde tarihte görülmemiş bir soygun ve talan dönemine kucak açar. Allende hükümetinin tüm reformları, sanayi ve tarım politikaları tersine çevrilir. Sendikalar ve köylü birlikleri acımasızca ezilir; millileştirilmiş sanayi ve madenlerle köylülere dağıtılmış olan topraklar büyük toprak sahiplerine geri verilir. Şili’de piyasa köktenciliği, politik terör ile kol kola girmiştir. [15] Liberal Hadi Uluengin’in, “Şili Deneyi’nin hüsranla noktalanması benim gibi budalaların o vakit iddia ettiği gibi halkın ‘armado’ silahla teçhiz edilmemesinden falan değil, tam tersine, Doktor Allende ve koalisyonunun kendini bütün bir ‘unido’ halk yerine koymasından kaynaklandı,” [16] zırvasını bir yana bırakırsak; özetle ve tartışmasız biçimde tarih bize şunu gösteriyor ki, bugüne kadar hiçbir devrim, ona inanmış insanlar cesur olmadığı için yenilgiye uğramış değildir. Burada sorun, tek tek kişiler düzeyinde ele alınabilecek bir cesaret ya da korkaklık sorunu değil, devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirme kapasitesine sahip bir önderliğin olup olmadığıdır. Örneğin kişisel düzeyde ele alındığında, Allende de son anına dek kendi çizgisi içinde inançlarına dürüst kalmaya çalışmıştır. Ama biz Allende’nin kişisel tutumunu değil, o ve benzerlerinin temsilcisi oldukları sınıf tutumunu irdelemek, neticelerine bakmak zorundayız. Allende, keskin komünist geçinip zoru gördüğünde sıvışanlara oranla cesur bir kişi olarak saygıyı hak etse bile, bu onun siyasal çizgisinin işçi sınıfını yenilgiye sürükleyen niteliğini değiştirmez. Öyle ya da böyle, neticede ilerleme potansiyeline sahip bir devrim, burjuva devletin silahlı kuvvetlerinin ellerine teslim edilmiştir. Böylece yolu açılan kılıç, neticede Allende’nin canını da almak istediğinde, o bir korkak gibi pısıp af dilememiş, dövüşerek ölümü seçmiştir. Ama bu kişisel onur, onun sınıf yanılgısını asla ve asla ortadan kaldırmaz. Zira sorun, onun hatasının bedelini kendi yaşamıyla ödeyip ödemediği değil, sınıfa neye mal olduğudur. I.3) SALVADOR ALLENDE 26 Haziran 1908’de varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen ancak kendini hiçbir zaman emekçi sınıflardan ayırmayan Allende’nin kaderini, belki de ABD Başkanı James Monroe, 1823’te çizmişti. Monroe, “Amerika, Amerikalılarındır” diyordu; ancak Kuzey Amerikalılar için kendilerinin dışında bir Amerikalı yoktu. Dolayısıyla Amerika kıtasının güneyinin, egemen kuzeyin tarihsel arka bahçesi oluşu, Allende’nin de karşısına dikildi. XIX. yüzyılı Britanya hegemonyası altında geçiren Şili’nin hamiliği, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan sonra resmen ABD’ye geçmiş, tüm dünyadaki askeri tekeli ele geçiren ABD’nin hem askeri hem de ekonomik olarak Şili’yi kıskaç altına alması çok zor olmamıştı. Kapitalist merkez (ABD veya Britanya) ile perifer (Şili) arasındaki ilişkinin getirdiği adaletsizlik, ülkenin siyasal ve toplumsal kültürüne işlemiş, herkesçe kanıksanmıştı. Öyle ki, Allende’nin başkanlık seçimlerini kazandığı 1970 yılı öncesinde nüfusun yüzde 2’lik kısmı, milli gelirin yüzde 45.9’luk bölümünü kontrol etmekteydi. Toprak az sayıda mülk sahibinde toplanmış, latifundia denilen tarımsal üretim biçimi köylüyü ırgatlaştırmıştı; üretim araçları sanayide çok daha merkezileşmiş, alınan yüksek borçlardan ötürü ihracat pazarları ABD tarafından kontrol edilir hâle gelmişti. 1970’te ülke ihracatının yüzde 77’sini oluşturan bakır pazarı, neredeyse tamamen ABD kontrolü altındaydı. 1930’lardaki öğrenci hareketlerinde de bulunan Allende, doktor olarak oldukça kısa bir süre çalışabildi. Toplumla asıl ilişkisi, 1939’da UP hükümetinin sağlık bakanı olmasıyla başladı; 1943’te Sosyalist Parti yönetimine seçilmesiyle devam eden siyasi kariyerinde 1966’ya dek muhalefette kaldı, 1970’teyse UP’ın desteğiyle devlet başkanı seçildi. Allende başkan olur olmaz, “Şili’nin Sosyalizme Yürüyüşü” adını verdiği planı uygulamaya koydu. İhracat endüstrileri millileştirilmeye başlandı, ücretsiz sağlık, yaygın eğitim ve istihdam kampanyaları yapıldı. Asgari ücretler yükseltildi ve sınıflar arasındaki gelir adaletsizliğini azaltıcı tedbirler uygulanmaya başlandı. Evsizlikle mücadele için ücretsiz konutlar inşa edildi. Herkesin gıdaya erişiminin sağlanması için

İşte ITT’nin, Anaconda’nın, Konnecutt’ın süfli çıkarları için Şili halkına çektirdikleri veya Şili deneyinin “eseri” buydu… 16 yıl sürecek olan bu kanlı diktatörlük döneminde, tutuklananların, işkence görenlerin, “kaybedilenlerin” haddi hesabı yoktu. Bütün bunların yanı sıra, Şili, faşist diktatörlük altında, liberal ekonominin en vahşi uygulamalarına deneme tahtalığı yaptı. Eğitim, sağlık ve sosyal sigorta sistemi de dahil olmak üzere her şey özelleştirildi, bunlara daha önce devletleştirilen işletmeler de dahildi. Anaconda ve Kennecott, diktatörlük döneminde bakır madenlerine yeniden kavuştu. Faşist diktatörlük, UP Hükümetinin el koyduğu toprakların yarısını eski sahiplerine iade ederken, küçük üreticilerin elindeki topraklar da kredi borçları ve diğer borçlar nedeniyle yine büyük toprak sahiplerinin eline geçmişti. Darbeyi izleyen yıllarda ücretler hızla düşerken, 1970’te yüzde 6 olan işsizlik oranı 1980’lerin ortalarında yüzde 32’nin üzerine çıkmıştı. Pinochet, 1981’de, 1989’a kadar görev başında kalmasını öngören bir anayasayı halkoyuna sundu ve anayasanın yüzde 90 çoğunlukla kabul edildiğini ilan etti. Bu arada darbenin üzerinden yıllar geçmesine rağmen halk üzerindeki baskı hafiflemiyor, binlerce insanın kitleler hâlinde tutuklanıp stadyumlara doldurulmasına devam ediliyordu. Fakat azgın faşist diktatörlüğün zulmü altında inim inim inleyen halk, er geç tepkisini yükseltecekti. Nitekim, 1983 Mayıs’ında on binlerce işçi Bakır İşçileri Konfederasyonunun çağrısıyla greve gitti ve hükümetin tanklarla ve askeri birliklerle karşılık vermesi üzerine bu eylem ulusal protesto gününe çevrilerek daha da kitleselleştirildi. İlerleyen günlerde kamyoncuların tutuklu sendikacıların serbest bırakılması ve Şili’nin demokrasiye dönmesi için başlattıkları grevi yeni ve daha yaygın protesto eylemleri izledi. Pinochet’nin bu eylemlere yanıtı sertti: evler basıldı, sokaklar ablukaya alındı, onlarca insan öldürülürken binlercesi tutuklandı. Ama ok yaydan bir kez çıkmıştı ve ilerleyen yıllarda gerek yükselen işçi hareketi gerekse yaşanan ekonomik bunalım diktatörlüğü oldukça zayıflatacaktı. Şili anayasa gereği 1989’da yapılan seçimlerle parlamenter işleyişe geçti ve bu süreci Pinochet’nin ve darbeci generallerin yargılanması yönündeki halk baskısının artması izledi. İlerleyen yıllarla birlikte Pinochet’nin faşist iktidarının iç ve dış desteğini yitirdiği, görünürdeki monolitik yapısına rağmen içten çürüdüğü açıktı. Nitekim faşist diktatörlük karşıtı muhalefet zamanla güç kazanmaya başlamıştı. 1982-83 yıllarında yaşanan ekonomik bunalım faşist iktidarın durumunu zayıflatırken, açık kitle gösterileri de yükselmekteydi. İç ve dış burjuva güçlerin güdümlü bir parlamenter işleyişe geçilmesi için egemen kılmaya çalıştıkları plan Türkiye’dekiyle benzerlikler gösteriyordu. Ama Şili’de işçi hareketi ve devrimci kitle güçleri faşizmin çözülüş sürecinde Türkiye’ye oranla daha etkili bir mücadele sergilediler. Kitle eylemlerinin durdurulamaz gelişimi karşısında Pinochet 1984 yılında sıkıyönetim ilân edecekti. Faşist yönetim, baskıları artırarak ve sıkıyönetim tehditleriyle kaçınılmaz sondan kurtulmaya çalışsa da tarihin çarkını geri döndürmeye muktedir olamayacaktı. Nitekim 1987’ye gelindiğinde, Pinochet sıkıyönetimi kaldırmak ve siyasal partilerin kurulmasına izin vermek zorunda kalmıştı. Fakat hiç değilse kendi paçasını kurtarmak amacıyla devlet başkanlığını bir dönem daha uzatmak için yine halkoylamasına başvurdu, bu kez sonuç hayır idi. Pinochet, artık iktidarın sivillere devredileceğini açıklamak zorunda kalmıştı. Aralık 1989’da yapılacak seçimler öncesinde on yedi siyasal parti Demokrasi İçin Partiler Koalisyonu adlı bir seçim bloğu oluşturdu. Seçimleri bu ittifakın desteklediği Hıristiyan Demokrat adayın kazanmasıyla Şili’de parlamenter işleyişe geçildi. II. AYRIM: GÜNCEL DURUM 17 yıl süren faşist rejiminin ardından 1989’da cumhurbaşkanlığına seçilen ilk sivil Patricio Aylwin Azocar idi. 1989’da 71 yaşında yüzde 55.2 oy oranıyla Cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanlığı döneminde yaptıkları önemlidir. Çünkü cunta rejimi sona ermekle beraber Pinochet’nin 1980 anayasası yürürlükteydi hâlâ. Bu anayasa faşist lidere sekiz yıl boyunca ordunun başında kalmasına, ardından da senatör olmasına olanak sağlıyordu. Aylwin bu sorunu çözmek için mücadele etmekten çekinmedi ve tüm risklerine karşın orduya direndi. Direnmekle kalmadı, daha sonra başta Güney Afrika olmak üzere birçok ülkede benzerleri oluşturulan “Hakikât ve Uzlaşma Komitesi”ni kurdu. Cuntanın insan hakları ihlâllerini araştıran komitenin hazırladığı bir raporda 3 bin 200 kişinin Pinochet rejimince öldürüldüğü belirtiliyordu. Televizyonda ağlayarak okuduğu rapor budur. Gözyaşları içinde “Şili Devleti” adına kurban yakınlarından özür dilemişti. [18] 14​II.1) KİRLİ ÇAMAŞIRLAR YA DA HESAPLAŞMA Pinochet diktatörlüğü 1990 yılına kadar devam etti. Allende’nin yeğeni yazar Isabel Allende, darbe dönemini ‘Ruhların Evi’ [19] başlıklı yapıtında anlatırken; işkenceci uygulamaların vahşetinden söz eder: İnsanlar statlara toplanarak hapsediliyor, çuvalların içine konularak dikenli tellerin üstüne fırlattılıyor, çırılçıplak kedi dolu çuvallara konularak dövülüyordu. Söz konusu tabloda Allende döneminin Dışişleri Bakanı Orlando Letelier’in eşi Isabel Morel’in, kocasını öldürten Pinochet’den “öğretmenimiz” diye söz etmesi hayli manidardır. “Pinochet’yi sevdiğimden değil,” diye söze başlayıp, şöyle devam edecekti: “Ama onun pek çok bakımdan bizim öğretmenimiz olduğunu düşünüyorum. Biz onun sayesinde kötüyü öğrendik”! [20] Pinochet döneminde resmî rakamlara göre, 3065 kişi öldürüldü, 1200’den fazlası “kayboldu”; [21] ki gerçek bunun çok ötesindedir! Örneğin 1973-1990’daki Pinochet diktatörlüğünde siyasi tutukluları işkenceyle öldüren eski askerler, güvenlik karşılığı bildiklerini anlatmak istediklerini, ama hapisten çekindiklerini söylerlerken; ‘1973 Askerleri Emeklileri’nden Fernando Mellado, “Biz pek çok vahşetin uygulayıcısı ve tanığı olduk. Günahlarımızdan arınmak için konuşmak istiyoruz,” diyordu ki; binlerce kişinin öldürüldüğü diktatörlük sonrası geçen 20 senede kayıpların yüzde 8’inden daha azı bulunabilmişti. [22] Bu tabloda cunta döneminde insan haklarını çiğnemekle suçlanan en az 129 polis ve asker hakkında tutuklama emri çıkarırken; yargıcın, “Kışlada sorumlu kim varsa hedefimizde,” [23] sözleri “hesaplaşmanın özeti” diye sunuluyordu! Askeri yönetim döneminde yaşanan insan hakları ihlâlleri konusunda en yüksek sayıdaki tutuklama talebi oldu. Tutuklanması istenenlerin hepsinin gizli polis servisi Dina üyesi olduğu ve aralarında şimdiye kadar hiç suçlama yöneltilmeyen onlarca yeni şüphelinin de bulunduğu belirtildi. Şüpheliler, onlarca solcu ve muhalif eylemcinin öldürülmesi ve kaybolmasıyla suçlanıyorken; [24] Yargıç Viktor Montiglio, “İşlenen suçlara karışan ya da insan haklarının ihlâl edildiği olaylara onay verenleri araştırıyoruz” diyordu. [25] 1973-1990 kesitinde 3 bin kişinin ölümü ve kaybolmasından sorumlu Pinochet rejiminin istihbarat örgütü Dina’nın eski üyelerinden 100 kadar yetkilisi hakkında tutuklama kararı çıkarılıyordu. [26] Eklemeden geçmeyelim: Şili bir konuşulmayanlar ülkesi. Santiago’nun varoşlarındaki Villa Grimaldi’de şöyle bir yazı var: “Unutulmuş mazi hatırayla dolu.” Burası yüzlerce insanın Pinochet ve müttefik şirketlerinin faşizmine karşı çıktığı için öldürüldüğü ve kaybedildiği işkence merkeziydi. Evet, gerçekten de cuntanın vahşeti sınırsızdı… Örneğin ŞKP üyesi şair Pablo Neruda’nın şoförü ve sekteri Manuel Araya’nın, “Hastanede farklı bir ilaç enjekte edildiğini ve ardından Neruda’nun kalp krizi geçirdiği”ni açıklaması, yani Pinochet darbesinden sadece 12 gün sonra, 23 Eylül 1973’de gittiği hastanede ölen Neruda’nın cuntacılarca zehirlendiği iddialarına ilişkin olarak açılan davada yargıç Mario Carroza otopsi kararı aldırdı. [27] Neruda’yı Şili faşist cuntasının öldürdüğünü açıkladı Şili hükümeti. Büyük şair iddia edildiği gibi prostat kanserinden ölmedi yani. Devrimci mücadelesine, şiirlerine tahammül edemeyen faşist Pinochet’nin, tıpkı devrimci şarkıcı büyük Jara gibi Neruda’yı da öldürdüğü artık “resmi” bir gerçekti. [28] Kolay mı? Kendisi de işkence gören eski Devlet Başkanı Bachelet, ‘Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi’ne katkıda bulunanlara teşekkür için düzenlenen törende Şili halkının, bu üzücü tarihin yinelenmemesi için geçmişe ayna tutması gerektiğini söylüyordu. [29] Ayrıca işkenceci katillerin marifeti bu kadar da değildi: Aralık 1991’de, Yugoslavya çatışmalarla kasıp kavrulurken, komşu Macaristan’da polis, aldığı ihbar üzerine “insani yardım” yazılı paketleri kontrol edince bir skandal patlak verdi. 11 tonluk bir kargonun içi silah doluydu. “Yardımın” geldiği adres, Şili Askerî Hastanesi; yollayan da 1990’da diktatörlüğü sona erdikten sonra orduya komuta etmeye devam Pinochet idi. Sivil mahkemenin ortaya çıkardığı deliller, Pinochet’nin Hırvat birliklerine 370 ton silah sattığını ortaya koyuyor. Satılan silahlar arasında, Blowpipe tipi yerden havaya füzeler, SG-542 tipi ateşli silahlar ve Mamba tipi tanksavar füzeler vardı. Pinochet’nin “çok gizli” kargosu, kontrol gerçekleşmeseydi Birleşmiş Milletler’in silah ambargosunu delerek Hırvat birliklerinin eline ulaşacaktı. Şili Ordusu için yurtdışından silahlar satın alınmasından sorumlu kişi olan Albay Gerardo Huber, konuyla ilgili Askerî Mahkeme’de ifade vermeden kısa bir süre önce, 1992’de ortadan kayboldu. İşkence üzerine uzmanlaşan albay bulunduğunda, makineli tüfekle başından vurulmuştu. Pinochet diktatörlüğünün gizli polisi Direccion de Inteligencia Nacional’de

Ulaşım ücretlerine yapılan zammın bardağı taşıran son damla işlevi gördüğü Şili’de kitleler, yoksulluğa, hayat pahalılığına, eşitsizliğe, adaletsizliğe, yani kapitalizmin emekçilere reva gördüğü hayat koşullarına isyan ediyorlar. Liseli gençlerin turnikelerden atlayarak başlattığı eylemler, büyük protesto yürüyüşleri ve grevlerle devam etti. Emekçilerin bu haklı isyanına Şili burjuvazisinin yanıtı ise orduyu göreve çağırmak oldu. Pinochet faşizminin sona ermesi ardından ilk defa sokaklarda tanklar göründü, sıkıyönetim ilan edildi. Tüm baskılara rağmen protestolar devam edince, devlet başkanı Piñera geri adım atmak zorunda kaldı. Bazı iyileştirme vaatlerin de bulunduğuverdiği gibi, 8 bakanını da görevden aldı. Ancak hareketi bastırmayı başaramadı. Tanklar ile neo-liberal politikalar arasında, neo-liberal politikalar ile kitlelerin isyanı arasında doğrudan bir bağ var. Yıllarca askeri faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü Şili, neo-liberal politikaların test edildiği bir laboratuvar ülke olmuştur. 80’lerden itibaren tüm dünyada uygulanmaya başlanan neo-liberal saldırı politikaları, 1973’te bir darbe ile yönetime el koyan Pinochet diktatörlüğü altında ilk kez bu ülkede hayata geçirilmiştir. Faşist cunta toplumsal muhalefetin yükselmesi sonucunda 1989’da yapılan seçimlerle yerini parlamenter rejime bıraktıysa da, kapitalist saldırı politikaları tam gaz devam etti. Bunun doğal sonucu olarak sermaye büyürken, işçilerin ekmeği küçüldü, eşitsizlik arttı. Bugün Şili halkının yüzde 36’sı aşırı yoksulluğa mahkûm edilmiş durumda. Şilili 10 dolar milyarderinin toplam serveti ise ülkenin GSYH’sinin yüzde 16’sına tekabül ediyor. Özelleştirmelerle birlikte çeşitli hizmetler daha pahalı hâle gelirken, işçilerin satın alma gücü düştükçe düşüyor. Zaten düşük ücretlerle geçinmeye çalışan işçiler, kimi bölgelerde gelirlerinin yüzde 20’sini ulaşıma ayırmak zorunda kalıyorlar. Nitekim ulaşıma yapılan zamma ilk tepkiler yol parasının önemli bir kalem olduğu işçi mahallelerinden geldi. Ama tepkiler bununla sınırlı kalmadı. Pinochet döneminde temeli atılan bireysel emeklilik sistemi de işçilerin genelini etkileyen bir sorun olarak isyan dalgasının daha da büyümesini sağladı. Sağlık sistemi dünyanın tamamında olduğu gibi kâr odaklı olduğu için kazanç getirmeyen yoksulların sağlıkları Şili burjuvazisinin umurunda değil. En temel ameliyatlar için bile aylarca sıra beklenebiliyor. Yakın zamanda yayınlanan bir rapora göre 2018 yılında 26 bin insan sağlık hizmetine erişimin çok uzun sürmesinden dolayı hayatını kaybetmiş. İşte “Şili mucizesi” olarak örnek gösterilen ekonomik sistemin sonucu budur. Emekçiler için yoksulluk ve sefalet, burjuvaziye kâr ve sefahat. Korkunç bir eşitsizlik ve adaletsizlik. Buna isyan eden emekçilere, Şili sermayesinin yanıtı yine zor, yine baskı, yine tanklar olmuştu. Başkaldırı başkent Santiago’nun en önemli ulaşım aracı metroya, belirli saatler arasında uygulanmak üzere yüzde 4 zam yapılmasına karşı metroda “turnikeden atlama” şeklinde başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin, turnikeden atlayan ve ücret ödemeden geçenleri güç kullanarak çıkarmasıyla başlanmıştı. Ülkeye yayılan gösterilerde, 3 bölge ile 11 şehirde güvenliğin orduya bırakılmasını kapsayan “acil durum” ve “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmişti. Protestolarda 19 kişi hayatını kaybederken, 500’den fazla kişi yaralanmış, 2 bin 600’den fazla kişi gözaltına alınmıştı. Şili’de, Diktatör Augusto Pinochet’nin 1990’da devrilmesinden bu yana doğal afet harici ilk kez “acil durum” ilan edilerek güvenlik orduya teslim edilmişti. Ordunun tekrar Şili sokaklarında gözükmesi halkı taleplerini meydanlarda haykırmasından alıkoymadı. Santiago’da metro biletine yapılan zam ile başlayan protestolarda bir milyondan fazla kişi kapsamlı bir sosyal reform talebiyle sokaklara döküldü. “Şili’nin tarihindeki en büyük gösterisi” nitelenen protestolarda, başkentin İtalya Meydanı’nı dolduran yüz binlerce kişi, Devlet Başkanı Piñera hükümetini, ülkedeki hayat pahalılığını ve sağlık hizmetlerini protesto etti. Valparaiso, Punta Arenas, Vina del Mar ve diğer birçok Şili kentinde de binlerce kişi protesto için sokağa çıktı. Protestocular başkanlık konutunun yanından yürüyerek Piñera için istifa sloganları attı. Santiago Belediye Başkanı Karla Rubilar TV Chile televizyonuna verdiği demeçte “Bu tarihi bir gün” diye konuştu. İnsanların yıllardır biriken “öfke ve isyanı” dışa vurduklarını belirten Rubilar “Bugün Şili değişti” dedi. Şili’nin “en neo-liberal başkanı” olarak nitelendirilen Piñera, Twitter paylaşımında “Hepimiz mesajı aldık” ifadesine yer verip, “Hepimiz değiştik. Beraberlik ve tanrının da yardımıyla hepimiz için daha iyi bir Şili’ye doğru ilerleyeceğiz,” diye yazdı. Piñera bunun için atılacak adımlarla ilgili ayrıntılı bir bilgi ise vermedi. Piñera, protestolara son vermek amacıyla muhalefet ve iktidar partileri ile yaptığı görüşme sonrasında hazırlanan ve 10 ana

Yoldaş Allende, eğer bu ifadelerin sınıf için asgari bir program olan Halk Birliği programından alıntılar olduğunu belirtmesek, bunların Sanayi Kordonlarının ‘ultra’ diliyle yazılmış olduğu bize söylenirdi. Ama soruyoruz: Yeni Devlet nerede? Yeni Anayasa, Tek Meclis, Halk Meclisi, Yüksek Mahkemeler? Üç yıl geçti, Yoldaş Allende, kitlelere güvenmediniz ve şimdi biz işçiler inancımızı yitirdik… Yoldaş Başkan, bu acil çağrıyı yapıyoruz, çünkü bunun Şili ve Latin Amerika işçi sınıfının binlerce neferinin öldürülmesinden kaçınmak için son şans olduğuna inanıyoruz… Sanayi Kordonları İl Koordinasyon Komitesi.” (“… ‘Sanayi Kordonları’ndan Allende’ye Mektup”, 20 Eylül 2019… https://marksist.net/ceviriler/sanayi-kayislarindan-salvador-allendeye- mektup) [11] Elif Görgü, “Cesaret ve Aklın Gücüyle”, Evrensel Pazar, 3 Mart 2013, s.14. [12] “Allende’nin başkanlık sarayı bombalanmaya başlandı. Allende vuruşarak öldü. Yıllar sonra Allende’nin ölmeyip intihar ettiği açıklandı.” (Miyase İlknur, “Selam Sana Allende!”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2018, s.13.) [13] Mete Kızık, “Castro’run Silahı, Allende’nin Özkıyımı”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 12 Eylül 2009, s.7. [14] Gabriel García Márquez, Latin Amerika’nın Kaynayan Damarları, derleyen: Masis Kürkçüğil, İthaki Yay., 2004, s.48. [15] Erinç Yeldan, “21 Kasım 1973, Santiago Stadyumu: Şili 1- Sovyetler Birliği 0”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2009, s.13. [16] Hadi Uluengin, “Şili: Tam Kırk Yıl”, Taraf, 11 Eylül 2013, s.9. [17] Ömür Şahin Keyif, “Allende! Burada!”, Birgün, 11 Eylül 2018, s.13. [18] Mustafa K. Erdemol, “Şili’nin Demokrat Başkanı Aylwin Öldü”, Birgün, 26 Nisan 2016, s.5. [19] Isabel Allende, Ruhlar Evi, Çev: Nihal Yeğinobalı, Öykü Yay., 1987. [20] Ertuğrul Mavioğlu, “Gracias A La Vida!”, Özgürlükçü Demokrasi, 10 Eylül 2016, s.3. [21] “Kayıp Yakınları Af Önerisine Öfkeli”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2010, s.11. [22] “Şilili İşkenceci İtirafa Hazır”, Radikal, 2 Kasım 2009, s.11. [23] “Şili’de Geçmişle Hesaplaşma”, Birgün, 3 Eylül 2009, s.10. [24] “Şili Geçmişiyle Hesaplaşıyor”, Evrensel, 3 Eylül 2009, s.10. [25] “Şili’de Büyük Dalga”, Taraf, 3 Eylül 2009, s.2. [26] “Pinochet’nin Adamlarına Kötü Haber”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2009, s.10. [27] “Neruda’nın Ölümündeki Sır Perdesi Kalkıyor”, Milliyet, 10 Şubat 2013, s.26. [28] Mustafa K. Erdemol, “Neruda’yı Faşist Devlet Öldürdü”, Birgün, 7 Kasım 2015, s.2. [29] “Cunta Kurbanları İçin Müze”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2009, s.10. [30] Sezin Öney, “Balkan Savaşlarında Pinochet Parmağı”, Taraf, 7 Ekim 2009, s.2. [31] “Pinochet’nin Servetini İngiltere Gizledi”, Cumhuriyet, 24 Ağustos 2009, s.11. [32] “Pinochet’nin Serveti Britanya’nın Kanatları Altında”, Radikal, 24 Ağustos 2009, s.11. [33] Şilili iki kız çocuğu, darbe hayatlarını değiştirene kadar çok yakın arkadaştı. Evleri aynı sokakta karşılıklı olan bu iki çocuk, aynı okula gidiyordu. Siyah beyaz fotoğraflarda beraber gülümseyen iki arkadaş, sokakta birlikte oyun oynuyor ve bisiklete biniyordu. Babaları, birbirine arkadaşlık ile bağlı olan çok yakın iki pilottu. Siyasi görüşleri farklı da olsa Savunma Bakanlığı’nda ya da düzenlenen partilerde politikadan konuşmayı seviyorlardı. Babalardan Fernando Matthei, askeri akademide yüksek bir rütbeye sahipti ve İsveç sistemini takdir ediyordu; Yüzbaşı Alberto Bachelet ise Fidel Castro tarafından yönetilen Küba’yı beğenmekteydi. Bachelet ailesinin bahçesi zeytin ağaçlarıyla kaplıydı. Bu bahçeye hayranlık duyan Baba Matthei bahçenin yakınına kendi evini inşa ettiğinde arkadaşı Bachelet, Matthei’ye iki zeytin bir de vişne ağacı hediye etmişti. 1970 yılında sosyalist lider Salvador Allende, Şili’nin devlet başkanı seçilmişken Matthei, 1971 yılında bir görev için İngiltere’ye gönderildi. 11 Eylül 1973’te ise Şili halkının hafızalarına onarılmaz anılarla kazınan, Pinochet darbesi gerçekleştirildi. Baba Bachelet, aynı gece tutuklandı, sonra tekrar bırakıldı, gene tutuklandı ve bu süre içinde sayısız işkencelerden geçti. Bachelet, sonraki günlerde oğlu Alberto’ya yazdığı mektupta “26 gün boyunca kimseyle görüştürmediler. 30 saat boyunca işkenceye maruz kaldım. İçimi mahvettiler, zihinsel açıdan da tükettiler” diyecekti. Matthei ise darbeden üç ay sonra Hava Kuvvetleri Akademisi’nin başkanı olarak Şili’ye geri döndü. Aynı akademinin bodrum katında ise arkadaşı Bachelet işkence görmekteydi. Dört yıl sonra cuntanın ileri gelen isimlerinden biri olacak Matthei, anı kitabına arkadaşının kaderiyle ilgili olarak “İtiraf etmeliyim ki akademinin bodrum katında ya da hapisteyken onu görmeye gitmedim, bundan utanıyorum. Sanırım o zaman sağduyu cesaretimin önüne geçti,” diye yazacaktı. Bachelet, daha fazla işkencelere dayanamadı ve 1974 yılında hayatını kaybetti. Eşi ve kızı ise bu sırada darbe yıllarına damgasını vuran Villa Grimaldi toplama kampında işkence görmekteydi. Ardından Doğu Almanya’ya sürgüne gönderildiler. Matthei’nün ısrarları üzerine Pinochet, Bachelet ailesinin 1979’da Şili’ye dönmesine izin verdi. Kızı Michelle Bachelet, ülkeyi terk etmeden başladığı tıp eğitimini tamamladı. Hikâyenin diğer kahramanı olan çocukluk arkadaşı Evelyn Matthei ise darbe yıllarında Londra’da ekonomi eğitimi aldı ve bugünün Şili Devlet Başkanı Sebastian Piñera’nın bankacılık işlemleriyle ilgilenen şirketinde çalıştı. Babası gibi gönlünü sola kaptırmış olan Michelle Bachelet ve bugünün sağcı lideri Piñera’nın himayesinde seçime giren Evelyn Matthei’nün yolları, düzenlenen başkanlık seçimlerinin en güçlü adayları olarak yıllar sonra tekrar kesişti. 1988 yılında askeri rejimin sona ermesinin ardından politikaya atılan iki kadın, ülke tarihinin hem acılarla dolu geçmişini hem de geleceğe dair beslenen umudunu temsil ediyor. 2006 yılında Şili’nin ilk kadın lideri seçilen Bachelet, dört yıl sonra görevini yüzde 84 destek oyuyla bıraktı, Birleşmiş Milletler’in kadın departmanının başına geçti. Matthei ise başkanlık adayı olarak gösterilene kadar şimdiki hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak hizmet verdi. (Özge Özdemir, “Pinochet’nin Ayırdığı Dostlar Rakip Oldu”, Milliyet, 18 Kasım 2013, s.20.) [34] Aydın Çubukçu, “Dünya Kabuğunu Zorluyor”, Evrensel, 18 Aralık 2013, s.11. [35] John Pilger, “Pinochet’nin Hayaleti Şili’nin Yakasına Yapıştı”, Newstatmen, 13 Ekim 2010. [36] Metin Yeğin, “2010 Latin Amerika’ya Sağdan Vurdu”, Günlük, 29 Aralık 2010, s.13. [37] http://envolverde.com.br 25​[38] Erol Anar, “Şili: Geçmişinde Geleceğini Arayan Ülke”, Evrensel Hayat, 22 Nisan 2012, s.10. [39] “Öğrenci Lideri Bebeğiyle Mecliste”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2013, s.14. [40] Ivan Ljubetic, Başlangıcından Günümüze Şili İşçi Sınıfı Mücadelesi, Çev: C. Kartal, Bilim Yay., 1979. [41] Milton Friedman, neo-liberal saldırı politikalarının şampiyonluğunu yapan bir burjuva iktisatçısıdır. Nitekim burjuvaziye verdiği hizmetlerin karşılığını 1976’da Nobel ödülüyle almıştı. [42] Hugo Calderon-Jaime Ensignia-Eugenio Rivera, Friedman Modeli Kıskacında Şili (1973-1981), Çev: Neşe Ümit, Belge Yay., 1982. [43] Suphi Koray, “Şili’de Halk Bugün Ayaklanıyor!”, 12 Kasım 2019… https://marksist.net/suphi-koray/silide-halk- bugun-ayaklaniyor [44] Samim Akgönül, “Şili’nin Dağ Şililileri”, Radikal İki, 24 Ekim 2010, s.9. [45] Umur Koçak, “Şilili Öğrencilerin Ücretsiz Eğitim Zaferi”, Milliyet, 25 Aralık 2015, s.25. [46] “Santiago’da Milyonlar Meydanları Doldurdu”, Birgün, 27 Ekim 2019, s.5. [47] Protesto eylemleri o kadar etkiliydi ki, sokaklarda altı haftadır süren hükümet karşıtı gösterilerden ötürü Şili’de maçları ertelemek bir şeyi değiştirmeyince; farklı bir “çözüm” bulundu. Şili Futbol Federasyonu, tamamlanmasına altı hafta kalan sezonda ligi tamamen iptal ettiğini duyurdu. Böylece ülkede, sezonun geri kalanı oynanmayacaktı! (Onur Dinçer, “Şili’de Sezonun Fişi Çekildi”, 30 Kasım 2019… http://www.milliyet.com.tr/skorer/silide-sezonun-fisi-cekildi-6090695) [48] “Şili’deki Gösteriler Devam Ediyor”, Birgün, 10 Kasım 2019, s.4. [49] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1970. [50] Friedrich Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1992. [51] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965. [52] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965. [53] “Küresel İsyan Dalgası: Bir Giriş”, 28 Ekim 2019… http://devrimciproletarya.net/kuresel-isyan-dalgasi-bir-giris/ [54] Ergin Yıldızoğlu, “Üç Dönem Aynı Anda”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2019, s.8. [55] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976. [56] Tülin Öngen, “Marx ve Sınıf”, Praksis, No:8, s.27… http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/008-01.pdf


Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »