Devrim İşçisiydi Barışa Ad Olanlardan Oldu Ziya Saygın

Hilmi Toy
Yazar

10 Ekim 2015. Saat:10.04. Yer Ankara. Ankara’da Gar önü. Eşitliği, kardeşliği, barışı dillendiren pankartları, bayrakları ve de yürekleriyle Türkiye’nin dört bir yanından her yaştan ve siyasetin her renginden gelen işçisi, emekçisi, genci, kadını ile cümle ezilenleri halaya durmuş. Uzun ince boyuyla halayın içinde bir işçi Ziya Saygın. İdealinde devrim fikri, düşlerinde barış sarı tütünden sararmış pos bıyığıyla bir işçi Ziya Saygın. Gözünde gözlüğü, cebinde eksik olmayan gazetesi kitabıyla, kağıt kalemiyle sosyalist bir işçi Ziya Saygın.

Yolu Ankara’ya düşenlerden değil, işi Ankara’yla olsa da Ankara’da işi olduğundan hiç değil, barış için Ankara’ya gidenlerden tam bir İşçi Havzası olan Gebze’den. Tanıyanlar Gebze’li bilir Ziya’yı. Gebze’den Ziya diye anlatırlar hatta. Hiç uzağa gitmeye gerek yok, bunlardan biri de benim. Eşi ve çocuklarının Adana’da yaşadığını biliyordum ama Sivas’lı olduğunu bilmiyordum. Ne benim ne de onun kusuruydu bu, çünkü biz düşlerini yoldaş kılanlardandık. Bu kadarlık tanış olmak yetmişti bize.

10 Ekim Ankara patlamasını duyar duymaz bir yandan oradakilere ulaşmaya, tanıdıklardan haber almaya çalıştık hep. Bir yandan da TV ekranlarından patlama an ve sonrasındaki görüntüleri, sosyal medyadaki paylaşımları görüp izledikçe sesimiz boğum boğum, yüreğimiz parça parça, ciğerimiz yanıp tutuşur oluyorduk binbir acı ve öfkeyle. Hastane adlarında hep çoğalan ve de değişen İsim listeleri paylaşıldı gün içinde durmadan. Bu ne zulümdü Ankara’da, bu ne bunca ölümdü barışa adanan bir günde.

Akşama doğru netleşti listeler, 103 can içinde sosyalist bir işçi Ziya Saygın’da vardı. Suruç’a gidemedim diye yakınıyordu, Ankara’ya yakınmadan gitti. Suruç’ta vuranlar bu kez de Ankara’da vurdular yine bir bombayla. Suruç’ta Otuzüçlere yoldaş oldu Yüzüçler. Parçalanmış bedenleri birbirine siper oldu bir yandan, barış adına ölüme meydan kaldı öte yandan. Biliniyor, bilinsin bir kez daha, halkların acısı büyük, yarası derin barıştan yana. Çünkü, 13 yıl önce 11 Ekim’de yaşama güzel eserleriyle veda eden değerli Kürt yazar Mehmet Uzun’un “ben iyiyim, sen memleketten haber ver. Hala öldürüyorlarmı esmer yüzlü çocukları eşkıya denilerek” dediği gibidir memlekette düzenin hükmü. “barış” diyenler bile öldürülüyor hala. 9 yaşında babasıyla el ele tutuşup giden Muhammed Veysel Atılgan’ın maviş gözleri kaldı Ankara Garı önünde, maviş maviş bakışı kaldı esmer teninde.

Ak saçlarıyla Ziya Saygın’da Gebze’den gitmişti Ankara’ya. Emek örgütlerinin çağrısına yanıt olup barışa bir ses vermekti amacı. Sınıf bilinçli bir işçidir Ziya, devrimin de emekçisidir.

5 yıl önce Ziya Saygın’ı uğurlamaya gittik en eski ve en yeni tanıyanları olarak. Sivas’ın Ulaş ilçesine bağlı Düzova (eski adıyla Sinekli) köyüne gittik. Kendi köylüleri dışında çevre köylerden de duyan gelmişti. Adı gibi Saygın biriydi onlar nezdinde de. Dönüşte yazmıştım aşağıdaki satırları Ziya için. “Okumayı sever, şiir okumasını da. Elinden kitabı, gazetesi düşmeyenlerden. Mütevazi bir kişilik. Sessiz ve sakindir çokluk. Bazen de öfke patlamasına dönüşür.

Yorgunluk çöker bazen omuzlarına, hissedersin. Bazen geriden bakar. Günlerce izler. Konuşmak istersin, gönülsüzce gözlüğünün altından bakar, fısıldar gibi söylenir. Dertleri çoktur da paylaşmaz çok kimselerle fazla özel dertlerini. Açmaz, o yorgun düşen omuzlarında taşır, yorar kendi kendine yüreğini. “yorgunum ey hayat, üstüme gelme” der gibidir bazen. Acılardan süzülüp gelen bir yaşam. Feleğin bir gününü görmemiş ömrü hayatında. Ama zulmün her şeyini görmüş geçirmiş. Bu dünyaya gerçek bir barışı işçi sınıfının getireceğine inananlardan. Bu bilinç açıklığı ile düşenlerden Ankara’nın yollarına. Herkes onu Gebzeli bilir, Gebze’den tanır çoğumuz. 1970’li yıllardan beri mücadelenin içinde. Verir hayatın kavgasını. Devrimci Yol’la başlayan yolculuğu, ESP ile sürer koşar adım bu kavgada. ESP Gebze İlçe Başkanlığı yapar bir dönem. Sonra da HDP Gebze İlçe Yönetimine girer yoldaşlarının önerisiyle.

O’da aynı safta durdukları gibi “gökyüzüne kansız bakmayı özlediği için” gitmişti Ankara’ya. Barışsever bir işçi olarak cümle ezilenler için barış diyerek gitti bu memleketin başkenti Ankara’ya. Emek örgütlerinin çağrısına kulak verdi. Önemsedi, büyük bir anlam yükledi. Suruç, Cizre, Sur, Silopi derken, halklara barış içinde bir yaşam sunmak gerekir bu topraklarda diyerek gitti. Her sözleri kan olanlara, kana dönüşenlere inat gitti.

Gitti de gitmesine, yüreği parçalanarak, yüreğini Ankara’nın taşlarına bırakarak döndü. 103 barış yoldaşı gibi. Şimdi yüreklerimiz yangın yeri. Bundandır, acıları ilmek ilmek örmek bize düştü yaşam tezgahında ömrün. Bize düştü yıldızlara uğurlamak yoldaşları.

Ankara’nın taşına bak, her yeri kan kan kan. Ankara … daha ne dersen o. Koltuklarında oturanların dilleri kan deryası gibi akıyor akıyor durmak bilmeden. Her sözleri kan, her sözleri tehdit, her sözleri yeni bir çağrı niteliğinde, halkların aklıyla, vicdanıyla alay edercesine hemde. Nereye baksan Zulmün kan izleri. Gecesi gündüzüyle görmek bize düştü. “Canı cehenneme rahat uyuyanın” diyesi geliyor insanın.

Her yaşta ölmek bize düştü. Kiminin Panzer ezdi yüreğini, kiminin kurşun, kiminin bombalar parçaladı yüreğini, kiminin yangınlar yaktı.

Deli rüzgarlara vermeli acıları. Gözyaşlarını acılara vermeli. Şafakta verilmiş sözlerle yıldızlara vermeli sevdaları. Kavgada söylenmiş türkülerle düşlerin peşinden koşmalı. Umutları merdiven kılmalı güneşin zaptına. Dolunayın güzelliğinde tırmanmalı bir bir. Yaşamak özlemektir, özlemek kavuşmaktır ufkuna vardığın güzelliklere. Ve derin sevdalara tutunmaktır tepeden tırnağa kavgayla bu devirde. Direnmek bize düştü. Beklemek bize düştü o büyük günü. Kirpiklerin ıslanmadan ağlamak bize düştü. Bize düştü gidenlerin ardından gülüşlerini toplamak, emanetlerini sırtlamak bize düştü.

Ara ara arıyor cümlesi tanıdıkların. “Nasılsın?” diyorlar. Nasıl olalım ya, nasıl olalım yurttaşlık hallerine bakarak memleketin, Ankara’ya bakarak nasıl olalım? Dün Suruç gibiydik, bugün Ankara gibiyiz.

Dayanmak zor. Türkiye yaşanmaz oldu sevinçle. Buruk acılar içindeyiz gülüşleri çalınan, düşlerinden vurulanlarla.
İnsan insanın siperi olurken, yanıbaşındakinin ölümü senin yaşamanın sebebi olurken, yaşadığına utanıyor neredeyse insan.
Gidenlerin ardından baktıkça, düşündükçe gerekli gereksiz yaptığın tartışmalar geliyor aklına o günün hükmünde. Kırdığın, kırıldığın geliyor aklına. “Değer miydi?” deyip hayıflanıyor, kahrediyorsun.

Gözlerinde gülmüş, yüreğinin sıcaklığına sığınmak düşmüş bazen. Bu gitmeler gitmek değil, yol bitmiyor bu gece, şafak sökmüyor sanki.

Şairin dediği gibi “Düşmezse düşmesin, yakamızdan ölüm, bizim de üstümüze güneş doğacak gülüm, Gülüşüne bin kurşun sıksa da ölüm”.

Uğurladık köyüne Ziya yoldaşı. Barış şehidinin Gurbetliği, gurbetçiliği bitti. İşçiliğiyle yaşama, emeğiyle devrime, kanıyla barışa vererek tamamladı ömrünü. Ama yeryüzünü aşkın yüzü kılacak kavgası sürecek. Gök ağladı gün boyu. İnsan yanımız acıyor, geride kalan insan yanımız acıtıyor. Ne diyelim. Enver Gökçe’nin dediği gibi, “demek daha bizim yaşımızda insanlar ölecek”. Her yaşta öldürülen insanlarımız, barışı taşıdılar bedenlerinde. Kentlerimiz, sokaklarımız barışa kesti. 44 kentte onların kavgasına yaraşır uğurlama yaplıyor. Barış ayakta. Barış yürüyor. Onlar ki, Barışa ses oldular, güç oldular, yürek oldular.
Omzulara aldığında tabutu, taşırken bir yoldaşı, tüm acıların ağırlığını hissedersin yüreğinde. Ölenlerimizin devrimci anısı yaşamımıza ışık tutsun, yolumuzu aydınlatsın.

Güle güle memleketin güzel insanları, uğurlar
olsun hepinize.”

5 yıl sonra da adalet terazisinin bir kefesi boş. Adalet tanrıçasının gözleri bağlı değil yalnız, yüreği de sağır bu dünyada. Kanlı gömleğiyle, parçalanmış bedenleriyle gömülenlerin ahı yeşerecek topraktan.

Bugün 10 Ekim, Ankara’da saat:10.04. 5 yıl sonra. Kan revan içinde düşenleri aynı duygularla anılarına saygıyla selamlıyorum…

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »