Kazım Gündoağan
Araştırmacı Yazar

Bir süre önce internette bir video izledim.

Programın adı; Saklı Tarih.

Konuşmacı; tarihçi(!) Sinan Meydan.

Sunucu ise, “Haydi hocam şu saklı tarihi çıkar ortaya da herkes görsün ve bütün cumhuriyet düşmanları alsın dersini!” motivasyonunda… Kendi deyimleriyle “Dersim’deki Saklı Tarih”i açığa çıkaracaklar.

Ancak Dersim gerçekliğini, kimin bugüne kadar sakladığını ve neden “saklı tarih” olduğuna dair herhangi bir açıklamaları yok. Devletin birer memuru olan “resmi tarihçiler” gerçekleri saklamak için her türlü hileyi yapar, onlara rağmen açığa çıkarılınca da “saklı tarihi gün yüzüne çıkarma” misyonuyla gerçeklere karşı savaşa girişirler. 72 yıl boyunca saklanan ve kamusal alanda hiç konuşulmayan Dersim gerçeği son 10 yılda çok değişik açılardan konuşulur, tartışılır oldu. Buna 2010’lu yıllarda “saklı tarih” diyorlardı. Ben ise, aynı yıllarda, “Dersim, devletin kara kutusudur” demiştim. Kara kutu açıldı ve bütün kötülükler açıkça görülebilir ve anlaşılabilir hale geldi. Bundan geriye dönüş olmayacağını bildikleri için son derece saldırgan durumdalar…

Program konuğu oldukça iddialı, son derece popül(ist)er bir “tarihçi” ama hiçbir akademik analiz ve üslup kaygısı yok. Herhangi bir sağcı politikacı gibi konuşuyor. Bir konu anlat(a)mıyor aslında. Konudan konuya atlayarak kendisine “inanmış kalabalığa” yönelik heyecanlı ve iddialı cümleler kurarak sadece konuşuyor. Tıpkı “yandaş medya”da herhangi bir kaygı taşımadan şuursuzca “konuşan adamlar” gibi…

Bunlara, “politikacı tarihçiler” diyorum. Görevleri ise, gerçekleri perdelemek ve savundukları “kötülük mekanizması”nı haklı veya meşru göstermeye çalışmak.

S. Meydan’ın T.C. Devleti’nin Dersim’e dair resmi tarih tezinin bazı temel belgelerini bile okumadan konuştuğunu görüyoruz. Ona göre “dış güçlerin desteklediği bölücü vatan hainleri” vardı ve bunların temizlenmesi gerekiyordu, temizlediler(!). Kurgunun ve söylemin tamamı; onlar “hain”, biz “kahraman”ız. Bu kara ve kirli yöntemin, tarih boyunca dinleri, ırkları ve çıkarları uğruna fetihler, katliamlar, soykırımlar yapan bütün kötülük mekanizmaları tarafından nasıl kullanıldığı bir sır değildir…

Burada, bu “politikacı tarihçi”nin her söylediğine cevap vermenin yararlı olacağı kanısında değilim. Söylediklerinin özünü oluşturan ve birkaç başlık altında toparlayarak aktaracağım noktalarda vereceğim yanıtlar, onun nasıl bir “tarihçi” olduğu konusunda ana fikir oluşması için yeterli olacaktır.

1- S. Meydan’a göre “Dersim’de, Cumhuriyet’e karşı bir isyan vardır ve isyanın liderleri de Seyit Rıza, Nuri Dersimi ve Alişer Bey’dir”. Özellikle Nuri Dersimi’yi bütün kötülüklerin ve Kürt ayaklanmalarının elebaşı olarak gösteriyor. Cümleyi birebir şöyle kuruyor; “1927 yılında Ağrı isyanının başında Nuri Dersimi var. Sonra İran’a kaçıyor.” Bunun bir dil sürçmesi olabileceğini varsayarak dikkatlice dinledim. Birkaç yerde tekrar tekrar aynı şeyleri söyleyince akıl dışılığın vahametini anlıyorsunuz. Çünkü bu konularda ne resmi tarihçilerin kitaplarında, ne de açıklanmış devlet belgelerinde böyle bir iddia ve bilginin olmadığını biliyoruz. Tabi S. Meydan’ın “kozmik oda”dan elde edilmiş aksi belge ve bilgileri varsa bunları “yeni belge” olarak açıklamasını bekleriz.

Gerçek şudur:

Birincisi; Nuri Dersimi’nin Koçgiri Katliamı’ndan sonra Dersim’e gittiği ve bir süre orada kaldığı doğrudur. Daha sonra devletin çıkardığı afla Elazığ’da teslim olan N. Dersimi kendisine tahsis edilen geniş arazili bir Ermeni manastırına (Holvenk Manastırı) yerleş(tiril)iyor. 1925 yılından itibaren devlet ile Dersim aşiretleri arasında “arabuluculuk” görevi üstlendiğinin, bir grup Dersim aşiret liderini Atatürk ile görüştürmek üzere Ankara’ya götürdüğünün belgelerini araştıran herkes görebilir, ulaşabilir… Devletin karanlık aklını ve işleyişini çok iyi bilen N. Dersimi, soykırım uygulamalarını fark edince 1937 yılında Suriye’ye kaçıyor. 72 kişinin yargılandığı, Seyit Rıza ve altı arkadaşına idam cezasının verildiği 1937 Elazığ mahkemesi senaryosunda bile, “suçlu” olarak adının geçtiği bir belgeye rastlamadım.

İkincisi; Ağrı direnişine (1928) öncülük eden ve daha sonra İran’a kaçan kişi Nuri Dersimi değil, İhsan Nuri Paşa’dır. Ağrı direnişi bastırılınca İhsan Nuri Paşa İran’a sığınıyor. 1925-30 dönemi Kürt katliam ve direnişleri döneminde Nuri Dersimi, Elazığ’da olduğu halde ne Şeyh Said direnişine, ne de Ağrı direnişine katılmıştır… Nuri Dersimi’nin bu “isyan”lara değil önderlik ettiği, katıldığına dair bir belgenin var olduğunu düşünmüyorum. Bu, S. Meydan “tarihçi”liğinin üretimi olsa gerek.

“Tarihçi” S. Meydan için olguların, zamanın, mekanın, olayların, aktörlerin hiçbir önemi yok. Önemli olan, Nuri Dersimi’yi hain, soykırımı da haklı göstermektir. Bu kötü ve kirli senaryoda Nuri’nin hangi Nuri olduğunun ne önemi olabilir ki! Şimdiye kadar hiçbir resmi tarihçi bu kadar basit tez ileri sürüp gülünç duruma düşmemişti. Ciddiyetsiz ve akıl dışı!

2- Konuşmasının başka bir bölümünde S. Meydan, “Seyit Rıza ayrılıkçılıktır, Diyap Ağa birleştiriciliktir” diyerek; “ayrılıkçılar”ı lanetlerken, “birleştiriciler”e ise, ‘devletine, milletine, bayrağına bağlı’ olduğunu vurgulayarak methiyeler diziyor. Bir an bunu doğru varsayalım ve S. Meydan ve onun gibi düşünenlere bir soru soralım; Diyap Ağa’nın ailesi ve aşiretinin Dersim soykırımındaki akıbetini merak ettiniz mi, biliyor musunuz? Buna ihtiyaç bile duymadığınızı biliyorum. Zira sizin için sadece kullanılması yararlı bir “araç”tan ibarettir. Ama ben söyleyeyim; “ayrılıkçı” Seyit Rıza’nın ailesinin akıbeti neyse, “birleştirici” Diyap Ağa’nın ailesinden pek çok insanın akıbeti de o olmuştur. Öldürülmüşlerdir!

Hatta şunu söyleyebilirim; Diyap Ağa, şayet 1935 yılında yaşamını yitirmemiş olsaydı, tıpkı kendisi gibi “birleştirici” ve kendisi ile aynı dönemde Dersim milletvekili olan Mustafa Öztürk (Mıçı Ağa) gibi büyük olasılıkla ailesiyle birlikte öldürülecekti…

3- S. Meydan, köprülerin medeniyet ve kalkınmayla, birlik ve bütünlükle ilişkisini anlattıktan sonra “Atatürk’ün açtığı köprü isyancılar tarafından yakılıyor” diyor. Evet, 1937 yılı ilkbaharında bir “köprü yakma” olayı var. Fakat bu köprü, Pax Köprüsü’dür ve bir ağaç köprüdür. Köprüyü yakanların General Abdullah Alpdoğan tarafından, soykırımın alt yapısını oluşturmak üzere yönlendirilen bir çete olduğu yerelde bilinmekte ve Dersimliler bu olayı o zaman onaylamamaktadır.

Atatürk tarafından 1937 yılı sonbaharında açılan köprü ise, “Singeç Köprüsü”dür. Seyit Rıza ve altı arkadaşının idam edilmesinden bir gün sonra, yani 16 Kasım 1937’de açılır. Öte yandan Singeç Köprüsü betondur, istense bile yakılamaz. Bu kadar temelsiz, tutarsız ve gerçek dışı söylem bir araya getirilerek “isyan” tezi kanıtlanmaya çalışılıyor. İnanılmaz değil mi?

4- 1915 Ermeni soykırımında köklerinden koparılmış küçük kız çocuğu olan ve Dersim soykırımında görevlendirilmiş Xatun Sebelciyan, yani Sabiha Gökçen için, “Düşünebiliyor musunuz dünyanın ilk kadın savaş pilotu” diyerek, Türk’ün “kahraman”lığına (Türk kadını) referans gösteriyor.

Birincisi; Türkiye 1937/38’de hangi ülkelerle savaştaydı ve bu “savaş pilotu” hangi düşman ülkeye karşı savaşmıştı? Sormazlar mı, bir devlet kendi yurttaşına (isyancı da olsa) karşı bir savaş sürdürür mü? Tanımı gereği savaş devletler veya kurumsal mekanizmalar arasında sürdürülen bir ölme ve öldürme durumudur. Oysa devletin karşısında ne bir başka devlet, ne de savaşan bir kurumsal yapı vardı. Övünürken suçunu itiraf etme hali! Evet, devlet Dersimlileri düşman olarak görmüş ve düşman bir devlete ve halkına karşı savaşır gibi savaşmıştır… İşte, Sabiha Gökçen böyle bir savaş nedeniyle “dünyanın ilk kadın savaş pilotu” unvanını almıştır…

İkincisi; varsayalım ki S. Meydan’ın dediği gibi “Bütün Dersimliler değil, 5-6 aşiret isyan” etmiş olsun. İsmet İnönü’nün 1935 raporunda da benzer bir belirleme var; “Sayıları çok olmamakla beraber 5-6 aşiret Cumhuriyetimizin imar ve iskan programını tanımamaktadır. Diğerleri ise mutidir(**).” denmektedir. Dikkat edilirse, o tarihte bile bir “isyan”dan bahsetmiyor İnönü… Devlet, “5-6 aşiret” meselesini bir asayiş sorunu olarak görüyor olsaydı yasalar çerçevesinde çözebilirdi. Fakat bunu gerekçe göstererek uçaklarla bombalamak, zehirli gazla öldürmek ve buradan “tarihçi” olarak kahramanlık yaratmak ırkçı zehirlenmeden başka bir şey değildir.

5- S. Meydan aynı temelde kurguladığı “tarih”çilik anlayışını faşizan bir noktaya taşıyor. “1938’den sonra Tunceli’deki değişime, okuryazarlık oranının nasıl arttığına, Tuncelililerin Cumhuriyet’e nasıl sahip çıktıklarına… Sonuçlarına baksınlar” diyerek katliamları, soykırımları açıktan savunuyor.

Birincisi; Dersimliler 1920 meclisine beş milletvekiliyle katılıyorlar. Bu, Dersimlilerin önemli bir kesiminin cumhuriyeti benimseme çabası olarak görülebilir. Cumhuriyetin kendileri için çok iyi olduğuna ikna oldukları söylenemez, fakat hilafet ve şeriattan kurtulma ihtimali bile cumhuriyete destek vermek için önemli nedendi…

İkincisi; tekçi, katliamcı iktidarlardan önce, yüzyıllardan beri Dersim’de, halkların kendine özgü bir yaşamı ve kültürü vardı. Ama ırkçı ve dinci kurucu irade, kendini “medeni”, diğer kültürleri ise “ilkel” gören, yok eden ve tekleştiren politikasıyla “medeniyet”ini inşa etme yoluna başvurdu. Diğer kültürleri bir zenginlik olarak görme ve bir arada yaşama iradesi gösterme yerine, Osmanlı’dan devraldığı İslamlaştırma ve ıslah etme politikalarına İttihat ve Terakki’den aldığı Türkleştirme politikasını da ekleyerek, bütün bir Anadolu ve Mezopotamya’yı, insan ve kültürler mezarlığına dönüştürdü. Bir çöle dönüştürülen kültürel coğrafyanın orta yerinde çok renkli, çok kültürlü bir halklar yurdu olan Dersim’i de bu yüzden yok etmeye karar verdi. Nasıl ki; beyaz adam, İnkaların, Mayaların, Azteklerin doğal yaşamını “medeniyet” adına yakıp yıkıp yok ettiyse, Türkçü ve İslamcı kurucu irade de Dersim’de onu yaptı… Övünebilirler!..

Üçüncüsü; “okur yazarlık oranı” üzerinden soykırımı meşrulaştırmaya çalışmak son derece ibret vericidir. Bildiğim kadarıyla S. Meydan Artvinlidir. Okuryazarlık oranında Artvin neredeyse Dersim ile aynı seviyededir. Acaba Artvin’de de bu bir soykırım ile mi başarıldı?

Devletin remi tarihçilerinin Dersim soykırımına gerekçe olarak sık sık kullandıkları “vergi vermediler”, “okul yapımına karşı çıktılar”, “askere gitmediler” vb. argümanlara dair görüşlerimi bu yazının devamı niteliğinde olacak ikinci bölümde belgelerle anlatmaya çalışacağım.

Yazıyı bitirirken belirteyim ki, S. Meydan ve onun gibi “resmi tarih” yazımından beslenerek konuşan “politikacı tarihçiler”in gerçeklerden, bilimsel kriterler ve tutarlılıktan, demokratik hak ve özgürlükler bilincinden, empati duygusundan, dolayısıyla yüzleşme kültüründen bu kadar uzak olmaları temsil ettikleri toplumun geleceğinin aydınlık olamayacağını gösteriyor.

Oysa yaşanmış olanları gözden geçirmek, sorgulamak ve yeniden tanımlamak yaşamsal bir öneme sahip. Yüz yıl öncesinin kavramları ve kurumlarıyla yeni bir toplumsal yaşam inşa edilemez. Dolayısıyla ırkçılık ve dincilikle zehirlenmiş düşün ve duygu dünyalarını rafine edebilen özgür yurttaşlar ancak demokratik ve özgürlükçü bir cumhuriyeti olanaklı hale getirebilir. Bunun için kefensiz ve mezarsız ölülerinin yasını bile tutamamış toplumları anlamak, yasına ortak olmak, anmak, yüzleşmek ve birlikte iyileşmekten başka bir yolun olmadığını düşünüyorum…


(*) Araştırmacı-Yazar

(**) Muti; yumuşak başlı, itaat eden

Dipnot: Yazı daha önce Gazete Duvarda yayınlanmıştır.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!