Cengizhan Kaptan
Konuk Yazar

Bugün dünyaya ait bazı verilere göz atarken Corona virüsü nedeni ile hemen hepimizin takip ettiği worldometers.info sitesindeki diğer alanlardaki verilere de baktım. Yazdıklarım Türkiye saati ile 20:15 sularındaki ve hızla değişen verilere dayanmakta.

Corona’nın yaklaşık 158.000 canı aldığı bu sıralarda, gripten ölenlerin sayılarının da 145.000 civarında olduğunu belirtmek isterim. Corona’nın ölüm oranı çok daha fazla olduğuna göre dünyada milyonlarca insanın ‘normal’ gripten etkilendiğini tahmin etmek güç değil. Yüz binlerce de insan gripten ölüyor. Hayır, Corona’yı grip seviyesine indirmeyeceğim başkalarının yaptığı gibi; derdim başka. Hatta derdimi baştan söyleyeyim: Corona bize kapitalizmin ne olduğunu gösteriyor ve alternatifinin ne olması gerektiğini belirtiyor. Bu alternatifi gerçekleştirmek için özbilinç, akıl, örgütlü hareket etme gibi zorluk ve gerçeklikleri vurguluyor.

Tezim şu: Covid-19 herkesi varsıl-yoksul ayrımı yapmadan tehdit eden bir salgın olarak algılanmasa ve tedavi kapasitesini zorlamasa bu kadar önlem dahi almazdı ülkelerin çoğu. Çünkü tezimin dayandığı husus, çoğu ölümün bireysel hata veya şanssızlıklardan kaynaklandığı şeklindeki oluşturulan algılardır. Nasıl mı? Anlatayım biraz.

Gripten ölen 145.000 kişinin yanısıra, HIV/AIDS’den 500.000’den fazla, kanserden yaklaşık 2,5 milyon, sıtmadan yaklaşık 300.000, sigaradan yaklaşık 1,5 milyon insan öldü. 5 yaşın altında ölen çocuk sayısı 2.2 milyondan fazla; doğum sırasında ölen anne sayısı da 92 binden! Alkol dolayısı ile 745 binden fazla insan ölürken, yaklaşık 320 bin insan da intihar etmiş…

Peki Covid-19’a neden ayrı muamele yapılıyor? Sigara, alkol, çocuk – anne ölümleri, HIV/AIDS ölümleri toplumu ve dünyamızı tehdit etmiyor mu yeterince? Sorun tek bir yerde değil tabi; istatistikler geçmiş yılların verilerine bağlı olarak, gelecek yılları tahmin etme esasına dayanır. Mevcut ölüm oranları, nüfus artış hızı vesaire kaynaklı, gelecekteki sağlık gider ve yatırımları hesaplanır. Covid-19 işte bu istatistikleri dünya genelinde sarsmışa benziyor. Sürü bağışıklığı politikalarından karantinaya yönelmede de en önemli faktör bu. Hastanelerdeki yoğun bakım üniteleri, nefes alma cihazları, maskeler ve daha bir çok mevcut malzeme ve hizmet Covid-19 karşısında hazırlıksızlığın göstergeleri oldular. Göreceli olarak uzun bir zamandır bir salgının gelebileceği konusunda uyarılar yapılsa da bunların çok da dikkate alınmadığı görüldü. Salgını erteleme, yayılmasının -eğer aşı vb. çözümler bulunmazsa- yıllara yayılan bir süreç olması kararlaştırıldı.

Karantina etkili oldu mu? Verilerin gösterdiğine göre oldu, oluyor. Kapital, ne zaman işbaşı yaptıracak ise o zaman ortaya çıkacak tekrar artış oluğ olmayacağı. Kapitale endeksli gidiyor yaşam! Ama gözden kaçmaması gereken konu, kapitalin bu aldığı ve ölüm/vaka sayısı anlamında etkisini gösteren karardaki çifte standard. İşlemek istediğim de bu.

Sigara, alkol, kanser; bunların toplumsal sorun olduğu konusunda hemen herkes fikir birliği içindeyken, bunlara bağlı ölümler konusunda hem politika yapıcılar hem de -büyük oranda- toplum aynı duyarlılığı göstermez. Örneğin, ‘Evde kal’ diye haykıranlar, pestisitler, maden işletmelerinde kullanılan siyanürler, genetik modifikasyona uğratılmış gıdalar konusunda pek duyarsızdırlar. Politika yapıcılar duyarsız olmak bir yana, bu zararlı üretim ve işletme tekniklerini pekiştiren kararlar dahi vermektedir. Kapitalizmin kanser gibi oluşu hem metaforik hem de gerçek anlamıyla ortadadır; gıdalardaki zehri, doğanın zehir deposu haline getirilmesinin seyircisi değil, sahadaki futbolcu-teknik direktörüdürler. Karbon sorununun başlıca sorumlularından olan petrol, kömür üretimi bu kadar gündemde iken, yenilenebilir enerji payının hala yüzde 15’e dahi ulaşmaması kimin kararı ve uygulamasıdır? Mevcut rezerv kapasitesi ile 43 yıllık ömrü kalan petrolün (umarım ömrü uzamaz, kısalır) yerine su, rüzgar, güneş enerjilerinin bu kadar az oranda olmasında hangi politikalar hakimdir? İklimi, doğayı, yaşam formlarını umursamayan kimlerdir; kimlerin politikalarıdır?

Yine de, diğer politikalara girmeden, toplum sağlığı politikaları üzerinde durmak dahi kapitalin yaşama nasıl çarpık, adaletsiz ve çifte standard temelinde yön verdiğini gösteriyor. Kontrollü giden toplumsal çarpıklıklara neşter vurulmuyor; anneler ölüyor, çocuklar ölüyor, intiharlar yaygınlaşıyor. Kontrol altında oldukça yatak sayısı ve cenaze arabası sorunu olmuyor. Bir de şu Corona olmasaydı! Gözü açılmasın ezilenlerin; bunu da kontrol altında tutup yavaş yavaş yaymalı; açıklananlara dikkat edilmeli. Göz açıcı hareketlerde bulunanların gözü çıkarılmalı; hikayemiz ve tarihimiz budur ve bunlarla mücadeledir bizim.

Evet, Corona bana bunları ‘da’ düşündürüyor; çarpık, seçici, ayrımcı bir düzen, kapitalin düzeni. Ölümler birer veri; yeter ki veriler kapitali tehdit edecek düzeye gelmesin. Sağlık politikalarının temelinde de amacında da bu yatar; kapitale hizmet için vardırlar. Peki, bize ne lazım?

Hani paradigma oldu ya ‘hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ lafı. Eskisi gibi olmayacak da ne olacak, nasıl olacak? Ucu açık bir söz. Bizler değil miyiz zaten değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu değişmeyen bir şekilde devamlı tekrarlayan ve değişmeyen şeyin değişim olduğu deyimini de değişmez bir şekle sokan? Evet, ne olacak, nasıl olacak? Daha mı iyi olacak, daha mı kötü olacak? Değişecekse bir şeyler zaten değişiyor. Kapital uzun yıllardır dijital çağ diyor, buna göre örgütlüyor, örgütleniyor. Buysa kasıt, zaten yapılıyordu ve test aşamasını geçip uygulanmakta idi. Biyometrik cihazlar ve kontrol ise zaten içine efsanevi anlatımlar da katılarak izleniyordu yapılanlar. Bentham’ın resmettiği, Foucault’nun biyopolitikasında işlediği panoptikon zaten dijital alanda uygulanmıyor muydu? Evde kullandığımız bilgisayardan cep telefonumuza kadar herşey izlenmiyor ve kayıt altına alınmıyor muydu? Evet, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak çünkü değişim değişmeyen bir ‘geleneği dünyanın’ ve akıl bu süreci yorumlamalı, bilime dayanarak öngörü yapabilmeli.

Bize lazım olan yeni buluşlar tadında yeni okumalar, yeni heyecanlar değil. Ya da olmamalı fikrimce. Bize lazım olan sosyalizmdir, toplumsalcılıktır. Toplumsalcılık, sınıfsız-sömürüsüz, ayrımsız, her türlü hiyerarşi ve tahakkümden uzak bir geleceği kurmak için çabalamaktır. O geleceğe varmak için değişik alternatifler olabilir, değişik adımlar öngörülebilir; kaçınılmazdır. Ancak esas olan, gerçekten ciddi bir çaba içinde olmak, bireysel ve toplumsal bazda olabileceğimiz en yetkin seviyeye gelmek ve gücümüzü, bilincimizi, kapasitemizi halklar ile paylaşmaktır. Ne akademi paryası, ne çok ermiş ya da bilmiş olmak, ne de bunları dışlarken arabesk, boşvermişciliğe saplanmış, kendi başına buyruk olmak istemektir. Yol uzun, yolcunun ömrü kısa. Mühim olan, yolcunun ileriye gidene adresi doğru teslim edebilmesi.

Bugün bazılarının dediği gibi ya komünizm ya barbarizm bazında bir ayrım olacaksa, bu ayrımı yapacak, bunun için uğraşacak, düşünecek, adım atacak insanlar gerektir. Marx’ı Lenin’i tekrar etmekten ziyade, o ustaların bugün aramızda olsalar ne diyeceğini kestirebilmektir diyalektik akıl. Marxçı, Leninci düşünceden öte; ussal düşüncedir bu. Ussallığın yitirildiği, edilgen hale geldiği yerde sosyalizm üremez, üretmez. Sosyalizmden vazgeçmek ve vazgeçtirmek için çok adımlar attık belki ama sosyalizmin ne olduğunu göstermek, yaşamak, yaşanması için sevda ve çabamız olmalı.

Corona sonrası ne olur; ben bilemiyorum; ancak iyi bir şeyler olacaksa bunun ancak ortak çaba ile ve diyalektik akıl ve eylem ile olabileceği konusunda hiç şüphem yok.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!