İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Corona günlerinden firar – Memet Sönmez

Memet Sönmez
Düşler Dekoratörü
Yazar

”Memet Sönmez; Bir yitik altın kuşak ’78 li, sakıncalı vatandaştır. “Konserve” de yaşadı uzunyıllar. Her türlü okulu “konserve” de bitirdi. Bu nedenle “konservetuar” mezunu, alaylıdır. Görsel sanatçı, geri dönüşüm ve tasarımcıdır. Taşınır, taşınmaz eser restoratörüdür. Atık malzeme toplar, onları ahşapla birleştirir. Bir rivayete göre, onlarla konuştuğu, “deli” olduğu söylenir. Eski olanlarla değil, hikayesi olan eskilerle ilgilenir. Her çöpün çöp olmadığını düşünür. Gözü çöplüklerdedir. Onları tasarlarken hikayelerini de yazar. İlk yazılarına, ilk gençlik yıllarınada İstanbul, Bakırköy sokak duvarlarına yazmakla başlar. Üzerinde parka, kafasında kapişon, boynunda atkı, yüzünü gizler, yakalanır, inkar eder, üzerine sıçramış boyalarla rağmen. Polis’te, herkesde onun yazdığını bilir. Ekspertiz den yakayı ele verir. Çünkü hep aynı imla hatasını yapar. Yoldan geçip okuyanlar,
“Aaa, Kıro yazıya çıkmış” derler. Bu durum,( simurg-news redaktörünü zorlayacak gibi😊)
Altmış iki sonbahar, kış görmüştür. Altmış üçüncü ilkbaharı görmeyi hayal etmektedir.
M. Sönmez

İçim içime sığmadı. Günlerdir, “evde kal” diyorlar. Bakkal, çakkalın dışında evde kaldım. Ama havada firar kokusu var! Firar benim düşüm, işim. Ne zaman kapalı bir yere tıkılsam kaçacak delik ararım. Yoksa hayal ederim. Yaratırım, duvarı delerim, demir bükerim, firar ederim.
Motosikletim kapının önünde, beni davet ediyor. Hatta tahrik ediyor “gel” diyor. “Atla, bas gaza, yolları yardır! Rüzgar yüzünü yalasın. Asfalt altından, evler, ağaçlar yanlarında akıp gitsin. “Ey özgürlük” şarkısını söyle, bağıra bağıra. Uzaklara kır didonumu, çook uzaklara. Otostop yapan hatuna aldırma. Kafanda tasarımlar, burnunda ahşabın kokusu olsun. Kır didonumu, didonum senindir.”


“Amsterdam’a git. Geçerken Vincent Van Gogh’un “Mavi Cafe”si ne uğra, expresso söyle yanında kruvasan olsun. İmzalı bir resmini al, lazım olur ona itafen yaptığın ahşap, duvar saatinde kullanırsın. Ordan Paris’e geç Edith Piaf seni bekliyor saatlerdir”!

“Non, je ne regrette rien” şarkısını söylüyor, ben ona yaklaşırken gülümsüyor. Ağzındaki sözcükler Türkçe şiire dönüşüyor. “Hayır, hiçbir şeyden üzgün değilim. Seni tanımak güzeldi… “Benim için de madam… Madam demişken bir de “padam padam” şarkısını söyler misiniz? ” diyorum. Kırmıyor beni. O mükemmel Fransızcasıyla söylüyor küçük, minik “Kaldırım Serçesi”.

Oradan Amerika’ya uçuyorum. Bugünkü Amerika’nın iki yüz yıl gerisine…  (Hayal benim değil mi, istediğim yere firar ederim! ) Cerenimo’nun, Oturan Boğa’nın topraklarında zamanda yolculuk yapıyorum. Bozkırlardan, nehirlerde geçiyorum. Bufalolardan kaçıyorum.  Pınarlardan sular içiyorum. Montana’ya yürüyorum. Orada yaşadıklarını biliyorum. Yoruldum, ulu bir ağaç altındayım. Bir sesler duyuyorum. Kafamı çeviriyorum. Bu da kim? Kırmızı Bulut! Çok dertli büyük şef Kırmızı Bulut. Öyle dur, diyorum. Cep telefonumu çıkartıp bir poz alıyorum, eski bir kapıdan çerçeve yapıp duvarıma asacağım. Şaşkın, ” vay canına, bu da ne böyle”, dediğini duyar gibi oluyorum. Atını bağlarken konuşuyor. “Bize birçok söz verdiler ,
hatırlayamadığımdan çok, bir teki dışında tutmadılar sözlerini. Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar. Neler yapmadılar ki, bizlere. Soğuk gecelerde ısınalım diye battaniye verdiler. İçinde virüs (hepatit – b) olan battaniyeler”. Virüs deyince tüylerim diken diken oluyor. ” Vay şerefsiz yankiler. O zamanlarda başlamışlar virüs numaralarına!” diyorum içimden. Biraz dertleşiyoruz. Ona Coronavirüs’den söz ediyorum. Kafası karışıyor. Barış çubuğu uzatıyor. “Sigara içmem” diyorum. “İç ulan” diyor. Korktuğumdan değil, ayıp olmasın diye tüttürüyorum bir kaç nefes, öksürük…Hamen oradan uzaklaşıyorum. Ama gülmeliyim, gülerken düşünmeli…

Hollywood Sokakları’ndayım şimdi. Gözlerim büyük hayranı olduğum Charlie Chaplin’i arıyor. Bugün ne dilersem oluyor. Charlie, elinde bastonu, üzerinde siyah smokin takımı, fötr şapkası ile yanımda beliriyor. Eğiliyor kulağıma, “aynalara bak dostum, aynalara, aynalar gerçek dostlardır” diyor. “Neden” diyorum. “Çünkü biz ağladığımızda, onlar gülmezler” diyor. Harbiden derin adam. Düşündürtüyor beni, gülmeyi beklerken. Bir de dostum;
“Kahkahasız geçen bir gün boşa geçmiş bir gündür.” diyor. İyi işte bende onu için buradayım, ” hadi güldür” diyeceğim, lafı ağzıma tıkıyor. ” Hayat” diyor, “hayat, nedir biliyor musun,” hayat, uzak çekimde komedi, yakın planda trajedidir”. Yani ne diyor bu kitap gibi adam, “Uzaktan davulun sesi hoş gelir” demek istiyor. “Baba gel” diyorum “bir fotoğrafını çekeyim, senin de resmini yapacağım, hatırlat bana” diyorum. Alçak gönüllü, hemen bastonuyla poz veriyor. Ama ben “bu adam ne demek istedi, çok derin konuştu” demek istemiyorum. Dahası düşünmek istemiyorum. Aşk olsun, istiyorum aşk! Aşk, deyince aklıma Frida Kahlo geliyor ve Meksika’ya ışınlanıyorum. Frida’nın hemen yamacında bitiyorum. Şovale, palet, tuval, fırçalar, fırçalar, fırçalar… Kafamı çevirip şöyle bir bakıyorum Frida’ya. Yüzü, kaşları, siyah saçlarında rengarenk çiçekleri… Çiçek desen ince basma elbisesi… Bir ressama poz vermeye uygun görüntüsü olacak ki, hep kendi resimlerini yapıyor. Diego geliyor aklıma. Bir mektubunda Frida, “Benim kurbağa sevgilim” diye söz etmişti Diego’dan. Üşenmemiş Google’a girip adama bakmıştım. Adamın yüzü gerçekten kurbağaya benziyordu, gülmüştüm. Frida’nın sonra kederli biçimde sözler ağzından dökülüyor adeta. “Neşeli yaşa, kimseye söyleme. Mutlu ol, kimseye söyleme. İnsanlar güzel şeyleri mahveder.” Bilge gibi konuşuyor. Sarhoş, oturduğu sandalyede uyumadan önce, “Tam acılarımı boğabildiğime inanmışken, yüzmeyi öğrendiler” diyor, kafası omuzlarına düşüyor. Oppala! Al bir derin söz daha, çöz çözebilirsen. Kim yüzmeyi öğrendi? Ha anladım, acılar. İçimde bu derin sözlerin ağırlığı, aklımda tasarımlar. Kederli halini çekiyorum. Motorumun didonunu atölyeme kırıyorum.

Dip not: Corona hapishanesinden firar ettim. Siz sakın denemeyin! Hayal mi? Ona kimse zincir vuramaz.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »