Bir Lubunyanın* Ölümü – Rıza Yalçın Koçak

Phénomène Fransızca sözcüğü “fenomen” telaffuzu ile birçok dilde kullanılıyor. TDK’ya göre sözcüğün iki anlamı var. Birinci anlamı “olay“, bir diğer anlamı ise felsefedeki karşılığı itibari ile “görüngü.” Görüngü ise kısaca “gözlenebilen, duyularla algılanabilen her şey, her olgu ve olay” olarak tanımlanıyor. 

Sosyal medyada fenomenleşmenin felsefi olarak durduğu yer tam olarak bu kamusallaşmayı ifade ediyor olsa gerek. Neredeyse sınırsız bir şekilde gözlemlenebilme hali son süreçte sosyal medya arenasında olan biteni özetliyor gibi. 

Yediği içtiği ile attığı gullüm** ile gezdiği yerler ile fenomenleşen ve yaşamının büyük çoğunluğu gözlemlenebilen insanlardan bahsedebiliyoruz artık. 

Elbette buranın bir kazanç kapısına dönüşmesi gibi bir gerçeklikte kapitalizmin içkin doğasına paralel olarak ortaya çıkıyor.  Toplumun ezici çoğunluğu bu kişileri hem fenomenleştirmekte hem de fenomen olmalarından kaynaklı kazanç elde etmelerine öfke kusmakta bir beis görmüyor. Bu yaman çelişki Akdeniz’le Atlas Okyanusun’daki öz kütle mevzusu kadar karmaşık. İzahı mümkün değil. Üstelik çoğu kez birbirine de karışıyor. 

Fenomen isimlerden biri çok genç yaşında geçirdiği kalp krizi sebebiyle yaşamını kaybetti. Bu ani ölümün ardından yaşananlar ise en basit ifadesiyle vahim.

Uzun yıllardır TV dünyasında kamera arkasında çalışıyor olması, yine uzun yıllardır eğlence sektöründe DJ’lik yapıyor olması ve en azından benim bilmediğim belki de onlarca farklı  deneyiminin varlığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak genel çoğunluk kendisinin bir gün uyanıp, Instagram hesabı açtığını ve attığı reklam hikâyelerinden para kazanmaya başladığını düşünüyor sanırım. Bu, bu kadar kolay olmamalı. Hele ki bir lubunya için!

İnsanların sosyal medya üzerinden “kolay” para kazanmaları, ne ürettikleri, emek mevzusu gibi tartışmalara girmeyeceğim. Ben kendi adıma bu tartışmadan çıkamam. Çünkü henüz seks işçiliği konusunda kat edebildiğimiz yolu düşününce bu mesele çok ağır gözüküyor. 

Bir tespit olmamakla birlikte Caner’in lubunyalık dediğimiz ve esasında ötekileştirilmenin, envai çeşit şiddet muhataplığının, dışlanmanın, yok sayılmanın, her türlü hakkı elinden alınmış olmanın yarattığı kültürü kamusallaştırdığını düşünüyorum. Aralara serpiştirilen lubunca kelimeler ile onu takip edenlere lubunyalığın şanından gelen “neşe”li hali yansıtıyordu bence. Bu hal çarkta sallamalı satırlı saldırıya uğradıktan sonra soluğu kuaförde alıp, üstüne başına çeki düzen verip ağız dolusu gülümsemesiyle yeniden çarka inen trans seks isçisinin neşesi. Bu neşe, Hortum Süleyman’ın işkencelerinden sonra kodeste güllüm atıp eğlenen, bu acı hali kahkaha ile savuşturan ‘karı kılıklıların‘ neşesidir. Bu neşe kiminin hoşuna gitmiş, kiminin de bir virüs olarak bünyesinde taşıdığı nefreti körüklemiştir. Bu neşenın kaynağını ise Mısırlı queer feminist aktivist Sarah Hegazi’nin yaşamına son verirken bıraktığı notta ifade ettiği “çok acımasızdın, ama affediyorum” kabullenişinde aramak gerekiyor. 

Elbette nefret de ölenle ölmüyor. Hastalıklı zihinlerde varlığını idame ettirmeyi başarıyor sürekli. Caner öldükten sonra yaşananlar da bu toprakların pek yabancı olmadığı türden. 

Kimsesizler Mezarlığı

Caner’in yakınlarının Caner’in kimsesizler mezarlığına gömülmediğini söylemesinin ezici çoğunluk acısından bir anlamı olmadı. Çünkü bir lubunyanın kimsesiz olması gerektiği zihinlerde aksinin mümkün olmadığı bir gerçeklik olarak kazılı duruyordu. Hem vaka bu şekilde dramatize edilecek hem de bu ele alış ile fenomen bir lubunyanın ölümü haber değeri taşıyabilecekti. Her hangi başka biri hakkında düşünülmesi bile mümkün olmayan iddialar masaya yatırıldı. Çünkü kimsesizlik bir lubunyaya çok kolay yapışabilecek bir etiketti. Üstelik neden anası, atası cenazeye gelmemişti. Yaşarken varlığını “sözde” sıfatı olmadan sunmayanlar, her adımını yeniden bir nefret üretim merkezine çevirenler, yarattıkları bu dışlayıcı ve teşhirci yöntemlerle onun ailesi ile ilişkisini yeniden kurgulayıp kurgulayamadığını, ilişkisinin sürüp sürmediğini düşünmeyenler bu kez de cenazesi cin ailenin varlığını- yokluğunu bir meze haline getirmişti. Evet, ailesinin sahiplenmemesi de bir lubunyaya pek de uzak olmayan bir hikâyeydi. Yapıştırıp geçiverdiler. 

Er kişi niyetine…

Bu riyakârlığın belki de en can alıcı yanı ise cinsiyet atama mevzusundan son yolculuklarda dahi vazgeçilmiyor olması. Uğurlananın değil uğurlayanın kurallarının geçerli sayılması. Cansız bir bedenin toplumsal normlara göre hangi cinsiyette sayıldığının ilanı ve yakarışın bunun ardından vuku bulması. Yaşarken bunun bir anlamının olduğunun düşünülmesi yeterince trajediyi doğurmaya yetiyorken, yerin iki metre derininde de bu duruma önem atfetmek artık iflah olmaz bir hastalık gibi. 

Acılar kaç saat sürmeli?

Anneannemi sabaha karşı kaybetmişiz. Doğal olarak biz çocukları uyandırmadan defnetmişler. Sabah kalktığımda ilk iş onu sordum. Dayımın eşi mezarlık tarafını gösterdi. Mezara doğru koştum, sonra mezarlığın duvarına oturup ağladım. Sonra eve döndüm. İki üç saat sonra çocuk aklımla unuttum olan biteni. Yeğenim çok ufaktı. Adı Seher. Annesi hep “Seher yıldızı” diye severdi onu. Ben de yeğenimi kucağıma alıp ‘seher yıldızı ayırdı bizi‘ diye türkü mırıldanmaya başladım. Ablam sert bir şekilde uyardı. Oranın ölü evi olduğunu hatırlattı. O kadar utandım ki. Sonrasında çok düşündüm ama. Neden unutmuştum ki? Anneannemi sevmiyor muydum? Bana Kara Yalçın derdi güzelim kadın. Eteğinin önüne koca cepleri olan bir kumaş parçası bağlardı. Önlük derdik biz ona. Önlüğünün cebine bir yumurta bir avuç da kuru üzüm koyar sabah erkenden getirir bana verirdi. O beni dünyalar kadar severdi. Eminim bundan. Benim onu sevmemem mümkün mü?

Elbette büyüdükçe tepkiler değişiyor. Hele ki ani ölümlerin tesirinden bir iki saatte çıkabilmek mümkün olmuyor. Ancak bence acının yaşanma biçimine dair yeniden düşünmek gerekiyor gibi. Acıya yüklenen anlam onu nasıl yaşadığımız zamanla eviriliyor. Hala anneannemin acısını yaşamadığımı kim iddia edebilir ki örneğin? 

Yine de yakın ilişki kurduğunuz bir kişinin bu şekilde ani ölümünden iki üç saat sonra hikâyelerde onun fotoğrafının hemen ardından bronzlaştırıcı krem reklamı paylaşmak, cenazeyi naklen yayınlamak duygusal aşınma hali gibi biraz korkutucu. 

İngmar Bergman‘a sormuşlar; gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak? “utanç,” demiş Bergman. “Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.” 

Ablam bana kızdıktan sonra yasadığım utanç hakikaten duygusal dünyamı inşa ederken çok işe yaradı diye düşünüyorum. Ahkam kesmiyorum asla. Ama utanmayı da unutmayalım diyorum, o kadar.. 

Yas Tutma Hakkı/ Sorumluluğu

Yıllardır gidenin ardından ‘yas tutma hakkının‘ yakınlarına tanınmamasından dem vuruyoruz. Hala aynı ısrarla sahip çıkıyoruz buna elbette. Ancak yas tutabilme hakkı her hak gibi sorumluluklar yükler hak sahibine bence. Kişinin hatırasını incitmeme ise burada korunan menfaat olmalı. Kimsenin acısını kaç saat yaşaması gerektiğine dair bir çetele yok. Asla buradan tartışmıyorum. Ama en azından gidene, gitme şekline ve gidenin varlığıyla ifade ettiği anlama karşı sorumlu yaklaşılması ‘layıkıyla uğurlamak‘ denilen duruma denk geliyor. Düşünelim isterim..

 16.06.2020 

Kaynak: pressenza.com/tr

* Lubunya: LGBTIQ+”larin tamamı için kullanilan söz

**Gullüm: Hoş sohbet, eğlence, şamata, gırgır anlamında kullanılan lubunca söz

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »