Yazarından rica ettim kitabı, hemi de imzalısından. Kitapçı raflarında bulamadım çünkü. Az basılmış, umarım ikinci baskısında, çok merak eden dostlar, okuma şansı bulur. İbrahim Ünal’ın Tarihe Not (1976-1980 Akılda Kalanlar) isimli kitabından bahsediyorum. İlk kitabı Arşiv Yazıları’nı da imzalamıştı bana İbrahim Abi. Bir dönemin bir gelenek açısından merkezi düzeyde önemli öznelerinden biri İbrahim Ünal. İkinci kitabı rica edince kendisinden; elinde kalan son kitaplardan birini de bana gönderdi sağolsun, hem de imzalayarak. Arşiv Yazıları bana çok sıkıntı yüklü, anlaşılamayan ve çok objektif olmayan bir kitap gibi gelmişti, belki de beklentim yüksekti? Bilemiyorum; yine de düşüncelerimi paylaşma fırsatı bulmuştum İbrahim Abi’yle. Tarihe Not için de; “Düşüncelerini merak ediyorum. Umarım paylaşırsın, dostlarımın ve o dönemin tanıklarının eksik-gedik açısından yazacakları sonraki baskılar için çok önemli.” Diye de belirttiği için; kitabı daha bir dikkatle ve kendimce objektif kalmaya çalışan bir gözle okumaya ve sonuçta süzdüklerimi de ilk bu kitabın yazarıyla paylaşmaya karar verdim. İzni olursa geniş bir kesimle de paylaşırım belki. Kitap özellikle bir dönemin lider kadrosu arasında yaşanan tartışmalar, kararlar ve uygulamaları mercek altına alarak berrak ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış. Birinci pozitif yanı; mümkün olduğunca o dönem yaşananlara (bir çoğu başka kaynaklarda başka arkadaşlar tarafından kaleme alındığı için haberim ve bilgim olan şeyler.) objektif bir pencereden bakıldığı izlenimi yarattı bende. Ölen önderlerin ardından yapılan yorumlar etik mi? Emin değilim. Ayrıca cevap verecek durumunun olmaması da başka bir mesele. Gerçi bir dönem o insanları zikretmeden, onlar hakkında fikir belirtmeden nasıl yazılırdı? Orası da başka bir muamma. İbrahim Ekinci ve İbrahim Ünal’ın böyle bir çalışmada birlikte yeralmaları ise ayrı bir zenginlik. Teknik alarak bazı eleştirileri mutlaka ki hak ediyor Tarihe Not. Anı yazmaya öteden beri mesafeli yaklaşanlardanım. Objektif kalmayı bırakın; bir çok anı roman/kitap, kahramanın ya da yazarın subjektif anlamda kendisini öne çıkarıp başrole soyunmaları dolayısıyla benim açımdan sıkıntılı. Bu nedenle anı-roman ya da dökümanter yazmaya hiç sıcak bakmadım. Halen de öyle düşünmekteyim; bir anıyazının her ne kategoride yazılırsa yazılsın objektif kalacağına şüpheyle bakıyorum. Aynı zamanda her ne şekilde olursa olsun bir dönemin panoramasının mahşere kalmasını da anlamlı buluyorum. Gelecek kuşaklar bizleri bir şekilde tanımalı diye düşünüyorum. 

Tekrar Tarihe Not’a dönecek olursam; yaşanan fedakarlıklar, kısıtlı olanaklarla da olsa insanlık adına birşeyler yapmaya çalışan ve bu uğurda bir çoğunun ölerek, diğer bir çoğunun da bedel ödeyerek bir avuç devrimcinin dünyanın ve bu coğrafyanın yönetiminin tekerine çomak sokması, yenilse de halen inatla bu çizgide mücadeleyi devam ettirmesi eşi ve benzeri bulunmaz mutluluk. Hatalarıyla, sevaplarıyla bu dönemin muhasebesini yapıp sonuçlar çıkarmayı amaçlayan çalışmaları saygıyla karşılıyorum. Lider kadronun bu süreci yaşarken çelişki ve çatışmalar yaşaması çok normalken biz aşağıdakilerin bu durumu daha da şiddetli bir şekilde yaşaması da o denli anlaşılmalı. Üç eğilimden bahsediliyor kitapta; 

1- İbrahim Kaypakkaya’nın düşüncelerini koşulsuz savunanlar.

2- Orta yolcular.

3- Daha sonra ayrılan Bolşevik çizgisi.

Bunun hemen öncesinde de KK ile verilen başarılı mücadele.

İlk eğilimin güncelleme bile yapmadan koşulsuz 68-73 arasını savunması, üzerine bir cümle bile inşa edememesi çok büyük sorun. İkinci eğilimin orta yolcu bir çizgi izleyerek kendini merkezi düzeyde anlatamaması ve yaptığı siyasal çözümlemeleri merkezi düzeyde hakim anlayışa dönüştürememesi hiç bir anlam ifade etmiyor. Rafların tozlu bölmelerinde kalan çalışmalar. Bu da çok önemli bir sorun. Üçüncü eğilim ise hiç bir mücadele göstermeden hizip faaliyetine dönüşerek ayrılıyor, bünyesini ve mücadelesini yurtdışına sıkıştırıyor olması ise ne kadar dikkate alınmalı? O da başka bir sorun. Sorunlu üç eğilimden elbette sağlıklı bir ideolojik birlik çıkmaz. Bu aşikar, anlamak için çok akıllı olmaya gerek yok diye düşünüyorum. Öte yandan bu üç eğilim, sonuç olarak her gelenekte olduğu gibi bizim yapıda da ideolojik bir savrulmanın önünü açarak darbe yenilgisiyle beraber yeni çöküşleri ve bölük pörçük olmayı zorunlu hale getirdi. İmam cemaat misali üst yapıdaki ayrışmalar alttaki bölünmelerin yolunu açtı. Kaypakkaya geleneğinin yaşadığı çözülme tamamen bu ideolojik savrulmanın ve cunta şartlarına göre kendini güncelleyememenin sonuçları olarak yaraladı bizi. Diğer yapılarda da durum pek farklı değildi. Örgütsel ve siyasal yetersizlikler onların da aynı süreci yaşamasına yol açtı. Kimi kendini fes etti. Kimi geri çekildi içine doğru daralma yaşadı, kimi de gölge döğüşü yaparak kahramanlık destanlarıyla bu dünyadan göç etti. Ölüm tablosuna baktığınızda bu telefatın bilançosu akıl alır gibi değil. Merkezi düzeydeki üç eğilim; benim fikrime göre bakın nelere yol açtı; GKK daha sonra savaşçı ve sol görüntüsüyle ilk dönemin DABK’ı gibi(daha sonra birçok olumlu olumsuz gelişmeyi de hesaba katarak yapıyorum bu yorumu.) bir görüntüyle ortaya çıkarken, Orta Yolcular bu günkü değişim zorunluluğunun farkına vararak Özgür Gelecek’te vücut bulurken, İ.K’yı koşulsuz savunanlar geleneği olduğu gibi sahiplenerek Yeni Demokrasi’de vücut buldu. Komün ve Bolşevik ise tamamen koparak farklı yollardan kendisini ifade ederek ayrıldı. Bu ayrışmaların hiçbirinden bir başarı öyküsü çıkmadı. Bilanço gittikçe kötüleşti. Dersimde Konferans yolunda ölen canlar, tek tek ya da çatışmalarda yitirdiğimiz canlar, neredeyse 500’leri geçti. Eskiden birbiri için yoldaşlık mertebesinde çarpışarak mücadele eden yapılar, ayrıldıktan sonra Habil ile Kabil hikayesindeki gibi düşman oldular birbirine. Şimdi ise kendini varetme derdine düşen yapılar giderek içine çekildi, dayanışamaz ve nihayetinde mücadele edemez hale geldi. Gezi direnişinin bile gerisinde kalarak somut dinamiklerden uzaklaştı. Bundan cesaret alan egemenler gezi sonrasını fırsata dönüştürmeyi becerirken sönümlenen direniş sonrasında büyük bir moral bozukluğu yaşandı, egemenler tek adam rejimini devreye sokarak yasa üstüne yasa, yasak üstüne yasak koymaya başladılar. Demokratik bütün kazanımlar rafa kaldırıldı. 15 Temmuz parodisiyle de kendini güvence altına alıp meclisi, yargıyı, eğitimi, iş yaşamını işlevsiz hale getirdi. Bütün sivil toplum örgütleri susturuldu. Kayıp anaları bir sokağa sıkıştırıldı. Mitinglerde, basın açıklamalarında kadınlar ve gençler saçlarından sürüklenerek gözaltına alındı. Gazeteciler, parti yöneticileri, avukatlar ve müzisyenler içeri tıkıldı. Muhalif kim varsa terörist ilan edildi. Kısacası önderlik bütün müttefikleriyle birlikte bertaraf edildi. Seyrek de olsa tek tük itirazlar devam ediyor. Yönetenlere müthiş bir öfke ve itiraz olmasına karşın bu gücü planlayıp büyük bir enerji ve mücadeleye dönüştürecek itiraz örgütlenemeyince önderlik sınıfta kaldı. Aynı Tarihe Not’ta sözedildiği üzere önderlik bir sürü nedenle yenildi ve darmadağın ve bölük pörçük bir varolma mücadelesine hapsoldu. Ortak akıl, farklı düşünceye saygı, biz olma duygusu, yerini bireyciliğe ve kendini kurtarma derdine dönüşürken, bu durum mülkiyet düşkünlüğü ve çürümeyi beraberinde getirdi. Dolayısıyla Tarihe Not; bir dönemin öznelerinin merkezi düzeyde yaşadıklarının aşağı tabakaya daha da olumsuz yansıyarak bu coğrafyanın geleceğini önemli ölçüde etkileyeceğinin ipuçlarını taşıması bakımından mutlak okunması gerekli bir kitap. Bu nedenle İbrahim Ünal/Ekinci öyle ya da böyle çok yararlı bir çalışma yapmışlar. Tabi ki hepsi bire bir tanığı olduğum anılar ve yorumlar değil; bu konuda ahkam kesmek benim harcım değil. Yaşayan tanıkların ve muhatapların katkı sunması daha anlamlı olur. Ben sadece sonuç itibariyle geldiğimiz noktadan hareketle birşeyler söyleyebilirim. Duygularımı ve akıl süzgecinden geçirdiklerimi bilgim ve vicdanım ölçüsünde yorumlayıp buraya aktarıyorum. Kesin doğru budur gibi bir iddiayla yazılmıyor bu yazı. Ama suya sabuna dokunmayan bir yazı kaleme almak da bana göre değil. İki kelam etmeye hakkım olduğuna inanarak kaleme alındı bu satırlar. Bir minik eleştiri de anıların sahibi İbrahim Abi’ye. Merkezi düzeyde de olsa farklı eğilim ve düşünceler 76-80 arası gibi uzun bir dönemde, 1. MK’nın onlara varan toplantısına rağmen neden bir çözüme kavuşmadı, kendi aranızda çözemediyseniz neden parti düzeyinde üyeleri kapsayan bir çalıştay başlatmadınız? Feodal ilişkilerin örgütlenmede bir adım avantajlı olmasına(Dersim, Malatya,Kars) neden izin verdiniz? Ortayolcu olmaktan dolayı mutlu muydunuz? Madem sosyo-ekonomik yapı değişmişti ve bu partiye raporlanmıştı; neden düşüncelerinizin arkasında durmadınız? İbrahim Kaypakkaya’nın benim açımdan da doğru olan metodolojisini neden savunmadınız? İK’nın düşünce ve tahlillerine kaç satır eklediniz? Pratikte uygulamış olduğu yola kaç tuğla dizdiniz?Şartlar buna müsait değilse İK gibi neden kopuşu gerçekleştirmediniz? Bu sorular uzayıp gider. Kasketli geleneğinin metodolojisine çapı oranında savunmaya çalışan bir çaylağın düşünceleri ve soruları böyle. Alternatif var mı? Var tabi ki. Bu yazının kapsamına sığmaz ne yazık ki. Merak eden dostlarla farklı yollardan paylaşabilirim. Neyse biz konumuza dönecek olursak; şimdi geçmişin hesabını yaşayanlardan ve aramızda olmayanlardan sormak gibi bir densizlik değil niyetim. Sadece bedel ödeyen bir çaylak olarak cevabını bilmediğim ve bulamadığım sorulara ışık arıyorum o kadar. Yoksa bireysel anlamda verdiğim hayat kavgasından ve devrimciliğimden hep keyif aldım. Hiç pişman olmadım, kusurlarımı bile sevmeyi, farklı düşüncelerin olabileceğini ve asla vazgeçmemek gerektiğini bana bu gelenek ve özel birkaç yoldaşım öğretti. Düştüğümde elimden tutanlar yani. Tersinden ben de onlardan hiç el çekmedim ve sırtımı hiç dönmedim. Beni bir tarafa bırakacak olursak; İbrahim Ünal/Ekinci çok kıymetli bir çalışmanın üstesinden gelmişler. İtiraz ve farklı görüşler ve gerçeklikler mutlaka ki vardır. Kusursuz bir çalışma değil sonuçta; Tarihe Not. Ama okunmayı ve üzerine kafa yorulmayı sonuna kadar hak ediyor. Elinize, aklınıza, hafızanıza ve yüreğinize sağlık canlar. Son fıkra müthişti, o nedenle virgülüne dokunmadan aktarıyorum. Gençlere ve genç düşünenlere saygıyla; “Genç adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı da kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. Olmaz, demiş genç adam, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun, ama, demiş yaşlı adam, ben çıkmayan yolları öğrendim.” 

Çıkış yolunu birlikte bulmaya var mısınız?…

Levent Kaçar Eylül 2020
Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!

1 thought on “Bir Kitabın Anatomisi Üzerine Levent Kaçar

  1. Yazıyı bitiremedim .daha sonra okuyacağım.Yazılan kitabı bulup okuyacağım.Fakat şunuda söylemek istiyorum.Güzel bi projeniz vardır elinizde .Fakat elinizdeki malzeme sadece bir baraka yapmaya müsaittir.yarı feodal ülkemizin durumu bu zannediyorum.AĞAM.

Comments are closed.

Translate »