BİR HAYAT BİN BEDEL – Erol Bakırcıoğlu

Erol Bakırcıoğlu
Yazar

Sultan sabaha karşı Ali’nin (Minas) çığlığı ve ağlaması ile fırladı yataktan… Gecenin karanlığında el yordamı ile elektrik düğmesini buldu. Ali yer yatağında küçülmüş, titriyordu. Lambayı açıp ona, Zazaca, “Varzı Ali varzı. Tı hewne xo da bıraye xo fıneno. Oy ez kurban no çı dermansız derdo. (Uyan Ali uyan. Rüyanda yine kardeşini görüyorsun. Kurban olayım, bu ne dermansız derttir.)” dedi.

Yaşamına inanılmaz acılar sığdırmış olan Minas’ın kulaklarında, aradan 85 yıl geçmesine rağmen hâlâ kardeşi Hormo’nun ”Apar inzi mi tıker (Abi beni bırakma)” feryadı çınlamaya devam etmekteydi.

Yatağında kendine gelirken, yeleğinin cebindeki saate baktı. Sabah namazına az bir zaman kalmıştı. Bir yandan gözyaşlarını silerek yavaşça doğrulup ayağa kalktı; ağır ağır üstünü giyindikten sonra abdest aldı ve yolu olmayan Gerger ilçesinin, sokak aydınlatması bile bulunmayan patikalarından yokuş aşağı yürümeye koyuldu. Caminin kapısına ulaştığında, hoca sabah ezanını daha yeni okumaya başlamıştı.

Yüz yaşına gelmiş olmakla beraber hâlâ çok dinç ve çevikti. Aslında İslam dinine inanmadığı halde inanıyormuş gibi yapar, beş vakit namazın birini bile kaçırmamaya dikkat ederdi. Hâlâ iliklerine kadar, ölümün her yerde kendisini takip ettiği kaygısını yaşıyordu. Müslüman halklar onlara, yaşamı değil ölümü dayatmıştı çünkü… Bu yaşına kadar hayatta kalabilmesinin diyetiydi Müslüman gözükmek… Kendisininkinden daha çok, çocuklarının hayatı için endişe duymaktaydı. Ne çok ölüm sığdırmıştı ahir ömrüne…

Sabah namazının bitiminde camiden çıkıp, etrafında görkemli ceviz ve dut ağaçlarının yükseldiği çeşmenin başına vardı. Avuçlarına doldurarak kana kana su içtikten sonra, içinden her günkü rutin duasını tekrarlamaya başladı: “Rab İsa Mesih! Bize bunca kötülük ve zulüm yapan insanlara merhamet eyle! Bizi yeniden açlık, susuzluk ve ölüm ile karşı karşıya bırakma! Amen.”

Gürül gürül buz gibi suları akan çeşmenin başında yapayalnız oturmuş, dalıp gitmişti. Bütün o korkunç şeyleri yeniden yaşıyordu sanki… Gözyaşlarını yüreğinin derinliklerine akıtarak, ciğeri sökülürcesine bir ah çekti.

Bir zamanlar Ermeni, Süryani, Kürt ve Türkmen Aleviler’den oluşan 300 haneli köylerinde, barış içinde bir yaşamları vardır. Türkmenler ve Kürtler arasında zaman zaman gerginlikler yaşansa da asla kimse kimseye pusu kurmamakta, arkadan saldırmamakta, bağına bahçesine zarar vermemektedir. Dostlukları da düşmanlıkları da yiğitçedir. Kavgaya başlamadan önce tüm köye haber salınır, herkes suyunu ve diğer ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yapılan taşlı, sopalı, silahlı çatışmanın sonucunda taraflardan biri ateşkes talebinde bulunur; ardından da yaralılar varsa alınıp yaraları sarılır, ölenler varsa gömülür. Bir sonraki kavga kararı alınıncaya kadar köyde yine barış hâkim olur, kimse bir diğerine dokunmaz.

1915 yılında ağır geçen bir kışın sonuna yaklaşmaktadırlar. Köyün tüm evleri, çok şiddetli yağan karların altında kaybolmuş; köylüler, imece usulüyle karları kazarak, bir evden diğerine küreklerle tüneller açmış; bu tüneller aracılığı ile dayanışmayı sürdürmüşlerdir. Doruklardaki karlar dağları bembeyaz bir örtü gibi kapatmaya devam ediyorken, köyün içindekiler tamamen erimiştir. İlkbaharın coşkusu doğaya egemen olmaya; uzun kış ayları boyunca ağıllarda kalan hayvanlar, dışarıda otlamaya başlamıştır. Fakat ne yazık ki doğa yeniden canlanırken, yaşam onlar için zulüm, kan ve ölümle dolu bir sonun başlangıcını örmektedir.

Kuzeyi ve batısı dağlarla, güneyi ve doğusu Fırat Nehri’nin açmış olduğu derin vadilerle çevrili olan köy, sarp dağların yamacına kurulmuş korunaklı bir kaleyi andırmaktadır. Köye ulaşmak için önce derin ve hırçın akan Fırat’ı, ardından da onun açtığı derin vadiyi aşmak gerekmektedir. Ermeni ustalar, vadideki kayaya büyük bir emekle nakış işler gibi işledikleri bir merdiven inşa etmişler ve buraya “Zınaro” adı vermişlerdir. Zınaro, hem değirmenlere ulaşım hem de Fırat’ın öte yakasından gelenler için köye giriş noktasıdır.

Köyde tüm zanaat ve sanat ustaları yaşadığı için, yakındaki ve Fırat’ın öte yakasındaki bütün köyler, ihtiyaçlarının hepsini buradan temin etmektedir. Fırat Nehri’nin dibinde, dört tanesi Bakırcıyan ailesine ait olan, diğer üçü de Dersim bölgesinden gelen Aleviler tarafından işletilen yedi adet su değirmeni mevcuttur. Yedi adet tam kapasite çalışan değirmen olduğu halde, tahıl öğütmek için günlerce sıra beklendiği olur.

Minas, ailenin ilk çocuğudur. Arkasından iki kız kardeşi Yexsa ile Maryam ve en küçük kardeşi Hormo gelmektedir.

O pazar sabahı tüm aile en güzel kıyafetlerini giyinmiş; köyün hemen üst tarafında bulunan ve oradaki kayaların oyulması ile inşa edilmiş olan kliseye pazar ayinine gitmeye hazırlanmaktadır.

Köyün içindeki bu küçük kilisenin haricinde bölgede Fırat’ın hemen dibinde kurulmuş olan büyük bir de manastır ve bu manastırın da özel bir günü vardır. Tüm çevre illerden akın akın insanlar, o özel günde oraya şifa bulmaya gelirler.

O sabah köyden yükselen sesler, hiç de alışkın oldukları türden değildir. Nitekim çok geçmeden kapılarına bir asker dayanır ve babasına, “Başta ateşli silahlar olmak üzere evde ne kadar savaş malzemesi varsa köy meydanına getirmesini, sonrasında yapılacak olan aramada evde herhangi bir savaş aleti bulunması durumunda idam edileceğini,” söyler.

Babasının, Halep’e gidip gelen bir tüccardan yüklü bir altın karşılığında satın aldığı, kundağı işlemeli bir mavzeri vardır. Köyde barış içinde bir hayatları olsa da bir aile ile sorun yaşamaktadırlar. Silahı temelde bu aileye karşı kendilerini korumak maksadıyla almamışlardır; ama tabii ki mavzer sahibi olmaları, karşı tarafta caydırıcı bir etki yaratmaktadır ve bu da onlara güven vermektedir. Mavzerini çıkarıp, canı yanarak meydandaki askerlere teslim eder. Tüm Ermeniler’in elindeki ateşli ve ateşsiz silahlar toplandıktan sonra, askerler aynı gün köyden ayrılırlar.

Ne var ki aradan henüz birkaç gün geçmiştir ki yeniden gelirler. Bu kez, köyde yaşayan tüm Ermeniler’i meydanda toplarlar ve genç yetişkin erkekleri kadınlarla çocuklardan ayırıp, onları Eski Kahta ile Damlacık arasındaki yol çalışmasına götürüleceklerini söylerler. Ancak merak edilecek bir şey yoktur, kısa bir zaman sonunda evlerine geri döneceklerdir. Erkekler kafilenin önündeki ve arkasındaki atlı askerlerin arasında ikişerli sıralar halinde köyün dışına doğru yürürlerken, Minas babasının arkasından uzun uzun bakar… O bakışın son bakış olduğunu nereden bilecektir.

Gerçekte, Adıyaman ve çevresindeki Eski kahta, Gerger, Olbiş ve civarındaki Ermeni köylerinden aynı yöntemlerle toplanan Ermeni erkeklerin hepsi Damlacık-Eski Kahta arasındaki yol yapım işinde 10 gün çalıştırıldıktan sonra Cendere Köprüsü’nün karşısında ve Eski Kahta’nın hemen çıkışında bulunan ”Kaşe Medan” denilen meydanda barbarca boğazları kesilerek katledilmektedir.

Binlerce insan cesedinin gömülmeden ortada bırakıldığı meydanın semalarında uçan yırtıcı kuşlar günlerce kaybolmaz. ”Kaşe medan”, vahşi kurtların, yırtıcı kuşların, leş kargalarının yeni beslenme alanına dönüşmüştür artık.

Bütün Ermeni erkeklerin yol yapımına diye katledilmeye götürüldüğü köyde ölüm sessizliği hüküm sürmektedir. Kendileri adına, “sürgün edilme” fermanının çıktığını öğrenmişlerdir ve adına ”Tehcir” denilen bu zorunlu göçün, ölüm yolculuğu olduğu herkesin malumudur. 15’inci günün sonunda gün doğumu ile Osmanlı askerleri köye gelir ve tellal aracılığı ile, “Köyde kalan tüm Ermenilerin yaşlılar, gençler, hastalar, çocuklar da dahil olmak üzere tek kişi kalmadan ve evlerindeki hiçbir eşyaya dokunmadan köy meydanında toplanmalarını; daha önceden köyden çıkarılan erkeklerle bir araya getirilerek güvenli bir yerde geçici ikamet ettirildikten sonra evlerine ve tarlalarına döneceklerini,” söylerler.

Ermeniler meydanda toplanmaya başlamış; çocukların, kadınların gözyaşları, hasta ve yaşlıların inlemeleri birbirine karışmıştır. Köyde tek Ermenin kalmadığına ikna olduklarında yola çıkarılırlar.

Nereye götürüldüklerini bilmeden başlamıştır yolculukları… Alitam Köyü’nün dibinden geçerlerken, burunlarının direğini yakan ağır bir koku hissederler. Çok geçmeden anlarlar ki bu dayanılmaz kokunun nedeni çocuk, kadın, yaşlı demeden öldürülen insanların üst üste yığılmış cesetleridir… Kiminin karnı deşilmiş, kiminin uzuvları koparılmış, kiminin kafası gövdesinden ayrılmış; sıcak güneşin altında şiştikçe şişmiş ölü bedenler…

Tanık oldukları bu korkunç vahşetin ve barbarlığın etkisiyle yürüyemez hale gelmiş olan kafile, adeta sürünmektedir artık… Yaktıkları ağıtlar dağlardan yankılanmakta ama bir Allah’ın kulu feryatlarını duymamaktadır. Öğlen sıcağı, susuzluk ve açlıktan güçleri tükenmiş bir halde, hastalarını ve yaşlılarını geride bırakmamak için birbirlerine yaslanıp destek olmaya çalışarak sürüne sürüne Kanboğazı mevkiine yaklaşırlar. Tersten akarak Fırat ile birleşen derenin tam önündedirler. Dağlardan eriyen kar sularının kendisine karışması sonucu bembeyaz, berrak ve buz gibi akan derenin başında mola verirler. Mola esnasında, köyün yaşlı bilgesi Bedros, olduğu yere yığılır ve bunu gören bir kadın da istavroz çıkarır. Kadının istavroz çıkarması karşısında deliye dönen bir asker hırsla atını kadının üzerine sürerek, “Orospu, hâlâ Hristiyanlık yapıyorsun öyle mi?” diye tüfeğini kadının kafasına indirir. Kadının patlayan başından ortalığa kanlar fışkırır.

Bedros’u yattığı yerde bırakıp, ölüm yolculuğuna devam ederler. Hormu’yu kucağında taşıyan anneleri yorulmuş; durmadan sıkı sıkı, “Çocuklar, sakın etrafımdan uzaklaşmayın!” diye tembih etmektedir.

Öğlen sonrası ikindiye doğru Narince’ye ulaşırlar. Narince, çevre köylerden toplanan Ermeniler’in oluşturduğu bütün kafilelerin birleştirildiği istasyondur. Köyün Sabri Ağa’sı, herkese birer tayın dağıttırır.

Gün boyu gelmeye devam eden kafilelerin hepsi bir araya toplandıktan sonra, sabaha karşı yeniden ölüm yolculuğuna başlarlar. Yolda sık sık Kürtler’in saldırısına uğramaktadırlar. Saldırganlar, genç ve güzel kadınlara zorla el koymakta ya da kadınlar çocuklarının yaşamını kurtarmak uğruna din değiştirip onlarla evlenmeye razı olmaktadır. Karşı koyanlar oracıkta öldürülür.

Der Zor’a doğru yola çıkarılan kafileler Urfa güzergâhını kullanmaktadır. Urfa’ya geçebilmek, ancak Fırat Nehri’nin azgın sularını aşmakla mümkündür ve bunun için de adına “gemi” denilen sallar kullanılmaktadır. Kafile o gemilerin karşıya geçiş noktalarından biri olan Helis’e ulaşır. Geminin yanında Açma Köyü’nün Kürt Alevi ağası Şıman beklemektedir. Şıman Ağa jandarmalarla konuşur ve iki jandarma, Minas’ın annesi ile kız kardeşlerinden Yexsa’yı kafilenin içinden ayırırlar.

Şıman Ağa annesine, “Ağaya seni ve dört çocuğunu kurtarmak için 12 altın verdim; sadece senin ve büyük kızın için af çıkardı. Daha fazla altın bulamadım. Bulabilseydim diğer çocuklarını da alacaktım. Sizi kurtaralım, onlar içinde bir hal yoluna bakarız,” der.

Şıman Ağa’nın bu davranışı sadece onurlu bir duruş değil, yaşamını da ortaya koymaktır. Çünkü o iki canı kurtarmak için sadece büyük bir meblağ parayı gözden çıkarmakla kalmamış; aynı zamanda, yayınlamış olduğu genelgede, ”Her kim ki evinde Ermeni saklar, yardım eder, destek olursa, bunun tespit edilmesi sonrasında beklenmeksizin kapısının önünde idam edilecektir,” diyen Osmanlı’nın emirlerine de itaatsizlik etmiştir.

Annesi çocuklarına son defa sarılır, gözyaşları sel olup akar. Minas, kendisiyle kalan kardeşleri ile birlikte ağlaya ağlaya gemiye binerken; annesi ve büyük kız kardeşi de hıçkırıklar içinde, gelmiş oldukları yöne doğru yürümeye başlarlar. Hangi ana çocukları arasından ayrım yapabilir? Kıyamet günü o gün değilse hangi gündür?

Yol boyunca genç ve güzel kadınlara el konmaya devam edilir. Bunlara tanık olan genç kadınların bazıları, içinde bulundukları gemi Fırat’ın ortasına yaklaştığında, kendilerini derin ve soğuk sulara bırakırlar. Aynı sonu yaşamamak adına intiharı seçmişlerdir.

Karşı kıyıya geçtikten sonra, yürüyerek Hoşin Köyü’ne ulaşırlar. Kendilerine doğru uzun boylu, etine dolgun, güneşten teni buğday rengine dönmüş, kına rengi pos bıyıkları olan bir adam ve silahlı bir kaç kişi yaklaşmaktadır. Bersom Ağa’nın kızı Siranuş, gelen kişiyi tanımıştır. Zaman zaman babasının konağına gelip konuk olan, Kızıkaya’nın Mahmut Ağası…

Siranuş Mahmut Ağa’ya seslenir. Mahmut Ağa ona, “Siranuşi! Sizin ailenin bu kafilede olduğu bilgisi ulaştı bana… Burada bulunma nedenim size yardımcı olmak. Sizin için ne yapabilirim?” der.

Siranuş da ona, “Mahmut Ağa; bizimle beraber yolculuk yapan üç çocuk var. Kimseleri kalmadı. Yürüyemiyorlar bile… Allah rızası için al bu çocuklara sahip çık! Kurtar onları!” diye yanıt verir.

Geçmiş günün dostluğunu ve evde, tarlada çalıştıracak insan ihtiyacını dikkate alan Mahmut Ağa, Minas’ı ve iki kardeşini kafileden alır. Her birini bir atlı adamı terkisine alır ve Kızılkaya’ya, bir bilinmeze doğru yola çıkarlar.

Eve ulaştıklarında, evin hanımı Heye son derce hoşnutsuz bir şekilde, “Bu üç çocuğu neden getirdin? Bunca işin gücün arasında onlarla mı uğraşacağım?” diye söylenmeye başlar.

Evde akşam yemeği hazırlığı yapılırken, Minas ve kardeşleri eyvanın bir köşesine sinmiş, korkudan ve açlıktan tir tir titremektedirler. Sofra hazırlanır. Mahmut Ağa ve ailesi yemeğe oturur. Aç çocuklar onlara doğru bakmaya bile cesaret edememektedir. Nereye geldiklerine ve akıbetlerinin ne olacağına dair hiçbir fikirleri yoktur. Yemek sonrası sofradan kalanlar önlerine konur ve onlar da büyük bir iştahla artıkları temizlerler.

O gece eyvanda kendilerine verilen bir kilimin üzerinde üçü beraber uykuya dalar.

Gün doğuşu ile birlikte uyandırılırlar ve evin hanımı kendilerinden; “Ahıra inip hayvanların altını temizlemelerini,” ister.

Sonraki günler, yeni yaşamlarına adapte olmaya çabalamakla geçer. Maryam, gün boyu küçücük kollarıyla çeşmeden su taşımakta; durmadan bulaşık, çamaşır ve diğer ev işlerinde çalışmaktadır. Minas ise hayvanlarla ilgilenmekte, onların altlarını temizleyip yemlerini vermekte ve kalan zamanında da diğer tarla işlerine gitmektedir

Hayatları çok ağır bir çalışma temposuyla yarı aç yarı tok bir şekilde devam ederken bir gün Mahmut Ağa Minas’a, “Senin adın bundan sonra Ali olacak. Minas ismini unut. Herkese kendini Ali olarak tanıtacaksın. Artık hayvanları gütmek de senin işin. Başlarına herhangi bir şey gelir ya da kaybolurlarsa ölümlerden ölüm beğen ona göre!” der.

Bir sonraki günün sabahında ağıla inerek saldığı hayvanları otlatmaya çıkarken, evin hanımı Heye arkasından seslenerek onu çağırır. Yanına vardığında kadının kendisine uzattığı heybenin içinde iki tane ekmek olduğunu gören Minas, sevinçten havalara uçar.

Köyün çok uzağında hayvan güttüğü günlerin birinde, karşısına üstü başı perperişan bir kadın çıkar. Her yanı yara bere ve kan lekeleri içinde olan kadın, onu görünce arkasını dönüp uzaklaşmaya çalışsa da gücü kalmadığından olduğu yere çöküp kalır. Ürkütmeden yanına yaklaşan Minas Ermenice, “Nereden gelir, nereye gidersin bacım?” diye sorar.

Onun Ermenice konuştuğunu duyması üzerine solgun yüzüne bir anda can gelen ve korkusunun yerini buruk bir sevinç alan kadın da, “Biz Sivas’tan geldik. Bizim kafiledeki herkesi uçurumdan Fırat Nehri’ne atarak öldürdüler. O kadar çok ceset birikti ki beni attıklarında uçurumun dibinde yükselen ceset yığınlarının üstüne düşmem sonucu sağ kaldım. Sonra da gecenin karanlığından faydalanarak oradan kaçtım. Nereye gideceğim de ne yapacağımı da bilmiyorum,” diye yanıt verir.

Minas heybesinden bir ekmek çıkarıp kadına uzatırken üzüntüyle, “Bacım sana ne söyleyebilirim. Dağlar taşlar, uçan kuşlar, ağaçlar ormanlar bile bize düşman olmuş. Elimizden, ‘Rab bizi korusun’ demekten başka hiçbir şey gelmiyor.” der.

Kadın başını kaldırarak uzun uzun karşıdaki olanca heybetiyle duran dağa bakar ve sonra tek kelime etmeden yürüyüp gider.

Minas onun için hiçbir şey yapamamasının çaresizliği ve acısı ile içi kan ağlayarak, gözden kayboluncaya kadar bakakalır kadının arkasından…

Kısa bir süre sonra bütün bölgede son derece bulaşıcı ve öldürücü ve bir hastalık yayılmaya başlar. İshal, halsizlik ve yemekten kesilme ile kendini gösteren bu hastalığa yakalanan hiç kimse kolay kolay kurtulamamakta, hepsi ölüp gitmektedir. Öldürülen insanların cesetlerinin gömülmemesinden kaynaklanan bu hastalık, bölgede, ”Mırene Gavura” yani, “Gâvur Ölümü” adıyla anılır.

O salgın günlerinden birinde yağmur yağdığı için hayvanları otlatmaya götüremeyen Minas mecburen evde kalmış, kardeşi Hormo da o gün eyvanda altına kaçırmıştır. Küçük bir çocuğun bu son derece masum kabahatinin karşısında deliye dönen Mahmut Ağa, “Pis gâvur veledi benim evimin köşesine sıçmaya nasıl cüret eder! Kesin hastalanmıştır. Çabuk bu kardeşini al, yukarıdaki göle atıp gel. Yoksa ben üçünüzü birden öldürürüm,” diye kükrer. Ardından da Hormo’yu kolundan tuttuğu gibi Minas’a fırlatır ve ona, “Al bu gâvurun dölünü önüme düş,” diye emreder.

Minas kardeşini kucakladığı gibi eyvandan aşağı iner; fakat Mahmut Ağa elinde tüfekle arkasından yetişip, namluyu kendisine doğrultarak onları zorla göle doğru yürütür. Köyün içinden geçerlerken, başka insanlar da onlara katılıp yürümeye başlamıştır. Gölün başına geldiklerinde Mahmut Ağa çığlık çığlığa, “Apar inzi mi tıker! (Abi beni bırakma!)” diye bağıran Hormo’yu, kardeşi Minas’ın kollarının arasından çekip alarak, gözünü kırpmadan göle fırlatır.

Kardeşi gözlerinin önünde suyun dibine gömülüp kaybolan Minas , acısından kendini dağlara vurur. Bir süre dertli dertli dağ bayır dolaşır; ama gidecek bir yer de sığınacak bir insan da yoktur. Üstelik ölüm hâlâ her yerde onların peşindedir. Silahlı Müslümanlar hâlâ dağda, ovada, bayırda “cennetin anahtarı” olarak gördükleri Ermeni avındadır. Çünkü Şığhlar ve Mıleler mütemadiyen, “Yedi Ermeni öldürenin cennete gideceğine” dair fetvalar vermektedir. Sığınacak bir yer olsa gidecektir; ama öyle bir yer bulsa bile kız kardeşi Maryam ne olacaktır.

Bütün bu çaresizlikler yüzünden, bütün isyanına ve kederine rağmen Mahmut Ağa’nın evine geri dönmek zorunda kalır. Artık yazın sonlarına yaklaşılmaktadır. Buğday başta olmak üzere tüm tahıllar toplanıp, genişçe kazılan toprağın su sızdırıp nemlenmesini önleyecek şekilde sıvanması yöntemiyle yapılan ve adına da “çal” denilen depolara istiflenmiş; hayvanların kışlık saman ihtiyacı ahıra çekilmiştir. Bütün bu işleri yapan iki kardeş evde olsun, tarlada olsun canlarını dişlerine takarak çalışmalarına rağmen ağza alınmayacak hakaretlere ve şiddete maruz kalmaktan kurtulamamakta, en masum kabahatlerinde, “Gâvurun dölü!” lafını işitmektedirler.

İnsanüstü çalışmalarının dayanılmaz yorgunluğu ve hiç durmadan maruz kaldıkları psikolojik ve fiziksel şiddetin korkunç etkileri yüzünden bitkin düşen Maryam, sonunda hastalanır. Minas bütün gece gözüne uyku girmeden başında beklese de sabah hayvanları alıp otlatmaya çıkmak zorundadır. Bütün gününü aklı fikri Maryam’da, “Ya bacıma bir şey olursa!” diye kuruntu yaparak geçirir. Bu dünyada sığınacağı tek varlıktır bacısı… Bir an önce yanına gitmek için içi içine sığmamaktadır; ama zaman sanki durmuş gibidir. Sonunda erken dönmesinin cezasının dayak olacağını bilmesine rağmen daha fazla dayanamayıp, hayvanları güneş batmadan ağıla götürür. Bir an önce bacısını görmek için eve çıkar; ama Maryam orada değildir. Telaşla aşağı ahıra iner, yok! Sağa bakar, sola bakar, yok! Ev halkına sorar, kimse cevap vermez. En sonunda korku ve panikle kendini dışarı atıp avazı çıktığı kadar, “Maryam! Maryam!” diye bağırarak bacısını aramaya başlar. Evin arkasına gider, köyün etrafında gezinir; hiçbir yerde bulamaz. Hasta bacısı yer yarılmış da içine girmiştir sanki… Sonunda umudu kırılır. Dünya bir kez daha başına çökmüştür. Bu kaçıncı yıkımdır.

Nice sonra yanına bir köylü yaklaşır ve ona, “Hayırdır, ne arıyorsun?” diye sorar. Minas, “Bacımı,” diye yanıt verince, işaret parmağı ile köyün üst tarafındaki kayalıkları göstererek, “Şurada görünen bir kayalık var ya, işte oraya bak,” der.

Minas, yüreği göğsünden fırlayacakmış gibi çarparak kayalıklara koşar ve büyükçe bir kayanın hemen dibinde, Maryam’ın kandan kırmızıya kesmiş sarı saçlarını görür. Yere yatırılıp, üstüne büyükçe bir taş konmuştur. “Oyy ben kurban!” diye bağırarak ciğerleri sökülürcesine ağlamaya başlar. Ataları, bir mezarları bile olmadan kurda kuşa yem olmuştur; ama Maryam’ı orada öylece bırakmayacaktır. Başlar elleriyle toprağı kazımaya… Bacısının üstünü avuç avuç toprakla kaplayıp, bildiği tüm duaları okuyarak istavroz çıkardıktan sonra yanına kıvrılır; toprakta yatan cansız kız kardeşi ile son gecesini geçirir. Bu dünyada yalnız ve kimsesiz, bir başına kalmıştır artık. Ne sığınacağı bir limanı ne de başını güvenerek omuzuna dayayacağı bir yakını vardır. Annesinin ve diğer kız kardeşinin ne durumda olduklarını, hatta yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmemektedir.

Sonunda yine mecburen evin yoluna düşer. Yapılacak çok fazla işi olduğu için, yas tutacak zamanı da lüksü de yoktur. Neyse ki sebze ve meyveler çıkmaya başladığı için, artık eskisi gibi çok aç kalmamaktadır. Hele hayvanları otlattığı yerde öyle kocaman bir dut ağacı vardır ki her gün ona tırmanarak bir güzel karnını duyurmaktadır.

Yine köyden çok uzaklaştığı günlerin birinde, sürüsüne iki köpek saldırır ve bir keçiyi boğazlarlar. Bunu görür görmez eline aldığı sopayla köpeklerin üstüne yürürse de baş edemez; çünkü birini kovalarken diğeri keçiye saldırmakta; diğerini kovalarken, öbürü geri gelmektedir. Oradan eşeği ile geçerken onun işe yaramasa bile yılmadan sürdürdüğü bu cesurca mücadeleyi gören biri; “Oğlum delirdin mi? Sen kurt ile baş edebilir misin hiç? Bunlar seni de parçalamadan hemen uzaklaş oradan!” diye bağırır.

Minas hayatında hiç görmemiştir ki onların kurt olduğunu anlasın… Hızlıca adamın yanına gider. Adam tüfeğini onlara doğrultup ateş eder ve iki kurt da tek kurşunla aynı anda oradan uzaklaşırlar. Böylece sürünün güvenliği tekrar sağlanmış olduktan sonra Minas, gelip boğazlanan keçiyi almaları için köye haber salar.

Köye dönüş yolunda yağmur bastırır. Hayvanları hızlıca ahıra çektikten sonra yukarıda yanan ocağa ısınmaya giderken, daha eyvanın başında Mahmut Ağa dikilir karşısına… Büyük bir hışımla, “Gâvur oğlu gâvur! Kim bilir nerede uyudun da sürüye kurtların saldırdığını görmedin!” diye bağırarak kendisini tokatlamaya girişir. Ardından da ev halkına dönüp, “Bu Gâvura yemek vermeyeceksiniz. Ateşin önünde oturup ısınması da yasak. Yukarıda görürsem, hepinizi mahvederim,” diye emirler yağdırır.

Oğlu ve hanımı, “Küçük bir çocuk bu… Kurda karşı nasıl karşı koysun? Bak ıslanmış, üşüyor, karnı aç. Yazıktır, günahtır,” diye Minas’ı korumaya çalışsalar da bir şey ifade etmez. Hüküm verilmiştir bir kere…

Heye mecburen, “Git ahırda yat,” der.

Minas aç karnı ve ıslak kıyafetleriyle titreye titreye ahıra gidip, samanların içine uzanır. Sabah gizlice yanına gelen evin gelini Beri, elbisesinin eteğine sakladığı yarım ekmeği uzatır kendisine…

Yeni yaşam alanı samanlıktır artık… Banyo yapamamaktan tüm vücudu bit içinde kalmıştır. Saçları dökülmeye başlamış, çocuk yaşta kel kalmıştır. Kış soğukları bastırmış, dut bitmiş, sebze yoktur. Tek yiyeceği, her gün kendisine gizli gizli verilen yarım ekmektir. Rüyasında bile dut ağacını görmekte, kendi kendine, “Ah dutlar bir olsa da karnımı bir güzelce duyursam!” demektedir.

Son derece zorlu geçen kış aylarının bitimine doğru, çevre köyleri kırıp geçiren ”Mırıne Gavura”, köyün sınırlarına kadar gelir dayanır.

Mahmut Ağa, eşi, büyük oğlu, gelini ve ailenin diğer fertleri, hep beraber hasta düşmüştür. Kimse yerinden kalkamamakta, yemek bile yapamamaktadırlar. Minas’ın onların tarifi ile hazırlayıp önlerine koyduğu lapayı bile, birer kaşık aldıktan sonra kusmaktadırlar. O da oturup bir güzel karnını duyurmaktadır. Bir kaç günün sonunda Mahmut Ağa kendisine seslenip, “Hemen ata binip Hoşin Köyü’ne git. Oranın imamı benim yakın dostumdur. Ona çok ağır hasta olduğumu ve mutlaka beni ziyarete gelmesini istediğimi söyle. O gelene kadar yaşar mıyım bilmiyorum,” der.

Minas kendi kendine, “Senin ölümünü görmek mümkün mü acaba!” diye söylenerek ahırdaki atı çıkarır ve Hoşin’e gider. Oradaki bir köylüye sorarak imamın evini bulur. Eyvandan içeriye girdiğinde, yanan ocağın önünde büzüşmüş olan bir adam görür. İmam olduğu anlaşılan adamın yanına varır ve ona Mahmut Ağa’nın sözleri aktarır. İmam önce, “Ben de hastayım, hareket edemiyorum,” yanıtını verse de onun yılmayarak, “Sana at getirdim. Ata binersin beraber gideriz,” demesi üzerine ikna olur. Minas’a, “Aşağıda eşek var. Palanı da kapının önünde… Sen eşeğe bin ben ata, böylece daha rahat gideriz,” der; bu şekilde yola çıkarlar. Köye varıp eve yaklaştıklarında bir ağıt sesi duyarlar. Duyduklarına kulak kabartan Minas, sesin evin gelini Beri’ye ait olduğunu anlayıp, “Acaba ölen kim?” diye inanılmaz bir meraka düşer. Eve vardıklarında, Mahmut Ağa’nın ölmüş olduğunu öğrenirler.

Ağa’ya mezar kazılıp cenazesinin kaldırılması gerekmektedir; ama Minas bütün köyü dolaşsa da bu işleri yapabilecek tek bir insan bulamaz. Hepsi salgın hastalıktan yatmaktadır.

Bunun üzerine imam, “Ata binip Haceri Köyü’ne git. Oranın ağası Bahri Bey’den, mezar kazmak ve cenazeyi gömmek için bir kaç adam vermesini iste,” der.

Minas, imamın söylediklerini yapıp Bahri Bey’in konağına gider ve durumu ona anlatır. Ne var ki orada da Bahri Bey de dahil olmak üzere bütün köylüler hastadır. Kızılkaya’ya döndüğünde imam bu kez kendisini Hanok Köyü’nden Yusuf Ağa’ya gönderir. Yusuf Ağa evde yoktur, kardeşi Ali Bey ordadır; ve o da Minas’a, “Şu an köyde hasta olmayıp ayakta kalabilen sadece ben varım. Ben de tuvalete gidebilmekten acizim,” yanıtını verir.

Yeniden Kızılkaya’ya dönen Minas, imama, “Geçen hafta tüm buğdayı çaldan (tahıl ambarı) çıkardık. Şu an çal boş. Cenazeyi oraya gömebiliriz,” der.

Başka da alternatif yoktur zaten… Köyde ayakta durabilen bir kaç kadın gelir; cenazeyi yataktan bir kilimin üstüne çekerler. Her biri kilimin bir ucundan tutup, yerde sürükleye sürükleye dışarı, dışarıdan da çala iterler. Üstüne toprak atmaya başladıklarında Minas her an Mahmut Ağa’nın ayağa kalkabileceğini düşünmekte, tedirginliği hâlâ devam etmektedir.

Ağa’nın hemen ardından eşi ölür. Eşini, gelinleri Beri takip eder. Beri’nin eşi ve onun üç küçük kardeşi, hastalığı yenip hayata kalmayı başarırlar. Geride kalanlar Minas’a son derece değer vermeye, aynı sofrada yemek yemeye başlamışlardır artık… Çünkü, onun iş gücüne her zamankinden daha çok ihtiyaçları vardır.

Buraya gelişinin üstünden iki yıl geçmiş; iki yıldır kendi halkından, akrabalarından kimseyi görmemiştir. Acaba kurtulan olmuş mudur? Olmuşsa nerededirler?

Bir sabah köyün dışında koyunun başında oturmuş hayvanları otlatırken, uzaktan atlı birinin yaklaştığını görür. Silahlıdır ve civar köylerden değildir. Her yabancı onun için tehlike ve ölümü çağrıştırdığı için, hemen oradaki bir kayanın arkasına gizlenir. Saklandığı yerden göz ucuyla takip ettiği atlı yaklaştığında, onun Gerger’den aile dostları olan Ramoye Hösökan olduğunu görür ve kayanın arkasından çıkar. Ramazan da koyunun başına geldiğinde kendisine gerçek ismi ile “Minas” diye seslenip, ona sarılır. Minas iki yıl sonra ilk defa tanıdık biri ile karşılaştığı için çok mutludur. Bir kaç dakika sonra yedi kişi daha gelir. Onları da tanımaktadır. Hatta içlerinden biri, kendi köyü Olbiş’ten Ahmede Xalıtan . Geçmişten ilişkileri kötü olduğu için, Ahmet’in kendisini tanımasından son derece tedirgin olsa da diğer yedi kişinin kendisini koruyacağından kuşkusu yoktur. Hepsi silahlı olan adamlar, Urfa’ya alışverişe gitmektedirler.

Minas çok susamış olan atlılara kuyudan çektiği suyu ikram ederken, Ahmet Ramazan’a, “Ben bunu bir yerden tanıyorum; ama kim olduğunu tam olarak çıkaramıyorum,” der.

Bunun üzerin Minas araya girip, “Beni de yanınızda götürün; tanışma faslına sonra geçeriz,” diye atılır.

Ramazan, “Bu Garabet’in oğlu Minas. Babasını ve ailesinin tüm erkeklerini ‘Kaşe Medan’da öldürdüler. Annesiyle bir kız kardeşi sağ kurtuldu. Hâlâ köyün birinde saklanmaya devam ediyorlar,” yanıtını verir.

Annesinin ve kız kardeşinin hayata olduğunu o anda öğrenen Minas, mutluluk gözyaşlarına hâkim olamaz.

Ramazan, sevinçten içi içine sığmayan Minas’a, “Biz öğleden sonra buradan Gerger’e geçeceğiz. Bizimle gelmek istiyorsun ama hayvanlar ne olacak?” diye sorar.

Minas, “Hayvanları Hoşin’den salarsam, onlar kendi kendilerine eve gidebilirler. Ben de karşıdaki dağa çıkar, oradaki mağarada saklanarak sizin dönüşü beklerim,” der.

Bu şekilde sözleşip ayrılırlar. Hayvanları söylediği gibi Hoşin Köyü’nden salan Minas, bahsettiği mağarada beklemeye başlar. Güneşin batmasına yakın Ramazan’ın, arkasından da diğer arkadaşlarının geldiğini görünce, saklandığı yerden çıkıp, adeta uçarcasına Ramazan’a ulaşır. Ramazan Minas’ı eşeğe bindirir, üstünü de mintanıyla kapatır. Eline bir hançer verirken, “Sakın geride kalma,” diye sıkı sıkı tembihlemeyi de ihmal etmez.

Gün batarken geminin kalkış noktasına ulaşırlar; ama geç kalmışlardır. Gemi karşıya geçtiği için, artık sabahı beklemeleri gerekmektedir. Etrafta karşıdan gemiyle bu tarafa gelen yakın köylüleri vardır. Hepsinin onu tanıyor olmasından çok tedirgin olan Minas, Ramazan’a usulca, “Köylüler beni görürse salmazlar,” der. Ramazan’ın, “Endişe etme, kimse seni alıkoyamaz. Bunun için beni öldürmeleri gerekir. Ancak ben ölürsem seni alabilirler,” cevabını vermesi üzerine içi rahatlar.

Geceyi geminin kalkacağı yere yakın bir yerde kamp kurarak geçirirler. Sabaha karşı herkes daha uyurken Minas uyanır. Daha doğrusu hiç uyuyamamıştır. Ramazan’a, “Gemiye gidelim,” diye seslenir. Ramazan arkadaşlarını uyandırır; ancak “Çok erken,” olduğunu düşünen arkadaşları, biraz daha bekleme taraftarıdırlar. Ne var ki Minas çok sabırsız ve tedirgindir. Onun bir an önce karşıya geçmek için ısrar etmesi üzerine ağır ağır toplanıp yola çıkarlar. Gemiye doğru yaklaştıklarında, hareket etmek üzere olduğunu görürler. Minas kendini son anda gemiye atsa da Ramazan bırakmaz; “Bekle karşıya gidip gelsin, hep beraber geçeriz,” der.

Ne var ki gemiye adım atmıştır ve tam o anda, bir el tarafından bileğinden yakalanır. Kızılkaya’dan toplanıp gelen adamlardan biri elindeki hançeri tam kafasının üstünde tutmaktadır. Bunu gören Ramazan, “Sen ne yaptığını sanıyorsun? Ne istiyorsun çocuktan?” diye bağırır; Adam da, “Buna biz baktık. Sahip çıktık. Size mi bırakacağız?” yanıtını verir.

Ramazan’ın, bu tehditkâr sözler üzerine havaya ateş açması üzerine adamın elinden kurtulan Minas, geminin dibine kaçar. Bacakları titremekte, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaktadır. Gözleri büyümüş, nefes almakta zorluk çekmektedir. Ramazan’ın silahını eteşlediğini gören diğer arkadaşları da mevzi alırlar. Kısa bir süre devam eden çatışmanın sonunda Kızılkaya’dan gelenler geri çekilmek zorunda kalırlar.

Sonunda Nefsi Gerger’e, Ramoye Hösökan’ın evine ulaşmayı başarırlar. Nefsi Gerger, bir Türkmen Alevi köyüdür. Evin hanımı, Minas’ı büyük bir sevinçle karşılar. Ona, “Minas’ım gelmiş! Evladım gelmiş!” diye sarılarak mutluluğunu ortaya koyar.

Hemen ateş yakılıp, kazanda Minas’ın banyo yapması için su ısıtılır. Bunlar olurken bir taraftan da kıyafet hazırlanmakta, temiz temiz giyinmesi için mintan dikilmektedir.

Annesi ve kız kardeşi Yexsa, kendilerine çok yakın olan Açma Köyü’ndedir; ancak Minas onları görmeye gidememektedir. Çünkü hâlâ Ermeni peşinde olan insanların varlığı, azımsanmayacak kadar çoktur. İki yılın sonuna gelinmiş olmasına rağmen Ermeniler hâlâ av, Müslümanlar hâlâ avcıdır. Annesini ve kız kardeşini ancak saklayarak koruyabilmektedirler.

Onları görememesinin üzüntüsü haricinde, yeni yaşamında son derece huzurlu ve mutludur. Ev halkı kendisini aileden biri olarak kabul edip bağrına basmış, artık 15 yaşında yağız bir delikanlı olmuştur. Ne var ki kötü günlerin bitip, yeniden normal bir yaşamları olacağına dair hiçbir umudu yoktur. Tersi olsa bile, yitirmiş olduğu babası, kardeşleri, akrabaları geri gelmeyecektir.

Bir gün evlerine, yanında beş adamı ile, Beybostan Köyü’nden Mehmede Xıltan ziyarete gelir. Mehmede Xıltan, Ramazane Hösökan’ın hem aile dostu, hem de kirvesidir. Yer halısının serili olduğu uzun odada halı yastıklara yaslanmış konuşurlarken, Minas onlara hizmet etmekte; aşağıda kadınlar, hummalı bir telaş içinde yemek hazırlamaktadır.

Sarılan sigaralar bir uçtan diğer uca atılarak karşılıklı jestler yapılır, Minas bir elinde maşa, diğerinde tuttuğu faraşın içindeki köz ile sigara yakacak olanlara ateş taşırken, Mehmede Xıltan söze girer ve Ramazane Hösökan’a, “Senden bir arzum var. Aramızdaki dostluğu ve kirveliği dikkate alarak bu arzumu yerine getireceğine inanıyorum. Biliyorsun ki ben dindar bir insanım. Şu ana kadar altı Ermeni kestim; ama ahiretimi garantiye alıp cennete gitmemin yolu, yedi Ermeni öldürmekten geçiyor. Bunu yapmamı da şimdi sen sağlayabilirsin. Yanına almış olduğun bu gâvuru bana ver, götürüp Şökeki uçurumunda keseyim,” der.

Bu korkunç konuşmaya tanık olan Minas elindeki faraş ve maşa ile odadan dışarı fırlar. O esnada evin büyük oğlu Hüseyin, misafirler için hazırlanan yemek için, bir Ermeni geleneği ve kültürü olan yufka ekmeği katlamaktadır. Duyduğu sözlerin dehşetiyle tir tir titreyen Minas, elindeki faraşı ve maşayı yere düşürür. Yüreği yerinden fırlayacak gibidir. Hüseyin, betinin benzinin atmış olduğunu gördüğü Minas’a ne olduğunu sorar. Minas’ın yaşananları aktarması üzerine de silahını kaptığı gibi misafir odasına dalıp, “Bizde size verilecek insan yok! Canınıza susadıysanız oturmaya devam edin. Aksi takdirde hemen şimdi buradan defolup gidin. Bir daha bu köyün yakınından geçmeniz bile, sizi vurmamız için yeter sebep olacaktır!” der.

Next Post

Stuttgart'tan "Kadına yönelik şiddeti durdur" eylemi

Per May 7 , 2020
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Stuttgart 1 Mayıs’tan sonra yeni bir eyleme daha evsahipliği yaparak Korona günlerinin ataletinden sıyrılmaya çalışıyor. Stuttgart Kadın Platformu, Schlossplatz’da akşam 17.30’da için ‘Stopt gewalt an Frauen’ şiarı ile yaptığı eylem çağrısına uyarak 40 civarında kadın ve erkek destekleyenlerle 2 saati bulan bir eylem gerçekleştirdi. […]
Translate »