Önce Helin, Mustafa ve İbrahim şimdi ise, Ebru”yu kaybettik, belki yakında Aytaç ve daha başka devrimci arkadaşlarımızı kaybedeceğiz…

Bu böyle sürüp gidecek mi?

Öyle görünüyor ki, daha nice devrimci canımızı bu tür eylemlerle sonsuzluğa uğurlayacağız, onların devrime ve yaşama bağlılıkları, mücadeledeki kararlılık ve yiğitlikleri üzerine “ağıtlar” yakacak ve ya, övgü dolu sözler söyleyeceğiz. AKP- MHP iktidarının, bu tür eylemler karşısında “taş duvar” olmasına hayıflanacak, kızacak, yerine göre siyasi değerlendirmeler yapacağız.

Tüm bunlar olması gerekenlerdir, ancak madalyonun bir de öbür yüzü var, bu eylemleri organize eden, en kararlı, en mücadeleci yoldaşlarını ölüme “yatıran” siyasi aklı ve mücadele anlayışını sorgulamak ve eleştiri süzgecinden geçirmek gelinen aşamada artık ertelenemez bir görevdir.

Ebru ve yoldaşları gözümüzün önünde ölüme gittiler. Eylem toplumda güçlü bir karşılık bulmadı, muhalif güçlerin sahiplenmesi yetersiz kaldı, iktidar “üç Maymunu” oynadı, uluslararası destek gelmedi, ölümüne direniş, teslim olmayan irade, kavgaya bağlılık ve yüce bir insanlık onuru, tek başına yalınkılıç bir savaşım verdi. Ölümlerin, en kahredici, en yaralayıcı, en hazin biçimini gördük ve yaşadık. Böyle bir sonuç maalesef bekleniyordu. Hiç kimsenin bir “zafer” beklentisi yoktu.

Ebru ve yoldaşları 83 milyon insanın gözleri önünde, AKP-MHP iktidarı tarafından alçakça katledildiler. Onların en masumane talepleri görmezden gelindi, iktidar kendi yasalarını bile takmadı, ayaklar altına alarak çiğnedi. Adli tıp kurumunun kararına rağmen, bakanlık Ebru ve Aytaç ”ı serbest bırakmadı, yaşamaları için değil, ölmeleri için elinde gelen her şeyi yaptı. Bu anlamıyla, Ebru ölmedi, öldürüldü.

Şimdi, bu yaşananlar karşısında acımızı yüreğimize gömerek, aklıselim bir muhasebe çıkarma zamanı. Daha fazla canımızı kaybetmemek ve Aytaç” ı yaşatmak için bu şart.

Örgütlü devrimci mücadelede, kadrolar ve taraftarlar çok değerlidirler. Onlar örgütlü mücadelenin olmazsa olmaz, dinamikleri, militanları, kaptanıdırlar. Onların yetişmesi yılları alır, büyük bir özveri ve emek ister. Örgütlü mücadelede, kadrolar, taraftarlar ve destek veren kitleler bir bütünün parçalarıdır. Yapılan ve ya yapılacak her eylemde, amaçlanan hedefe odaklanırken bu olguların dikkate alınması, başarı ve ya başarısızlık olasılıklarının ciddi ve etraflı bir biçimde değerlendirilmesi şarttır. Zira örgütlü güçler tarafından gerçekleştirilen eylemler, kitlelerin kendiliğinden eylemlerinden farklıdır, kendiliğinden eylemlerin ne zaman ve nasıl başlayacağını önceden öngörmek olası değildir, ancak kendi önderliğinizdeki eylemlerin, ne zaman nasıl başlayacağını ve muhtemelen nasıl sonuçlanacağını bilme durumundasınız. Bu tür eylemlerin sorumluluğu öncelikle size, yani örgütlü yapıya aittir.

Ezilenlerin ezenlere karşı mücadelesinde tarih boyunca, çok çeşitli ve farklı dönemlerde öne çıkmış ya da, geri planlara düşmüş eylem biçimleri ve yöntemleri vardır.

Bu yazı kapsamında bunların tarihçesine girmeyeceğim. Sadece bazı eylem biçimlerine değinmekle yetineceğim.

Yakın tarihimiz olarak, 19. Yüzyılda işçi ve emekçilerin en bilinen ve sonuç alıcı eylem biçimi, “sokak savaşları” ve ya bir başka deyimle, “barikat savaşları” olmuştur.

Yirminci yüzyılın başlarında, özellikle de, 1905 Rus devrimiyle birlikte, “siyasi genel grev” “silahlı ayaklanma” eylem biçimi devrimci mücadelenin ana unsuru haline gelmiş ve barikat savaşları gibi yöntemler ikincil plana düşmüştür.​

İkinci dünya savaşı yıllarında, Balkanlarda, Çin ve Küba devrimlerinde farklı biçimler almakla birlikte, “gerilla savaşı” ve düzenli ordu savaşları öne çıkmıştır.

İngiliz sömürgeciliğine karşı, Hindistan” da Gandi önderliğinde “barışçıl” bir direniş yaşanmıştır.

Bu ana mücadele biçimleri yanında, bireysel diyebileceğimiz bazı eylemler de, yakın geçmişimizden bugüne sürüp gelmiştir. Örneğin, Ortadoğu” da, adına “canlı bomba” eylemi denen ve asıl amacı çok sayıda insanı öldürmek olan bir eylem biçimi gelişmiştir. Genelde siyasi İslamcı güçlerin ve son yıllarda Kürt hareketinin de yer yer gerçekleştirdikleri bu eylem türü, tanık olduğumuz eylemler içinde, devrim ve sosyalizm mücadelesi için asla kabul edilemez bir niteliktedir. Ne yazı ki, yıkıcı ve faşizan özelliğine rağmen, Ortadoğu ve İslam ülkelerinde sık sık uygulanmaktadır.

Ölüm orucu eylemi, öncelikle İrlanda bağımsızlık savaşı döneminde, bağımsızlıkçı güçlerin geliştirdikleri bir eylem biçimi olarak tanındı. Dünya sol-sosyalist hareketleri bu eylem biçimini mücadele verdikleri alanlarda bazı durumlarda uyguladılar. Ülkemizde de, özellikle 12 Eylül faşizmi sonrası sık sık uygulanan ve yüzlerce devrimci savaşçının ölümüyle sonuçlanan bir eylem oldu.

Bedenini Ölüme yatırmak” ya da, “ölüm orucu” denilen eylem, bireysel veya gurup” sal bir eylem türüdür. Bu niteliğiyledir ki, “özel bir eylemdir” ve ancak sonuç alma koşullarının mevcut olduğu, ya da çok istisnai ve olağanüstü durumlarda gerçekleştirilebilir. Bu olguyu dikkate almadan, şartlar ne olursa olsun insan bedeninin ölüme yatırılması kabul edilemez. Kaldı ki, 21. Yüzyılda daha yaratıcı, daha etkili ve sonuç alıcı eylem biçimleri keşfedilmeli ve uygulanmalıdır. Hiçbir eylem biçimi vazgeçilmez değildir.

Mücadele içinde elbette kayıplar verilecektir, bir yürüyüş, grev ve ya bir başka eylem esnasında devlet ve ya sivil faşist güçlerle girilen kavgada hayatımızı kaybedebiliriz, bu olasılık mücadeleyi sahiplenmenin doğasında vardır. Ne var ki, bilerek ölüme gitmek, “bedenimizi ölüme yatırmak” tamamen örgüt denen yapının iradesi ve bununla birlikte birey olarak bu eylem biçimini kabul eden ve uygulayan militanın kendi tercihidir. Bu durumda söz konusu olan, tamamen “iradi kararla” yapılan bir eylemdir.

Devrimci eylemlerde öncelikli hedef, karşı tarafa zarar vermek ve istenilen sonuca ulaşabilmektir. Ölüm orucu gibi eylemlerle, koşulların elverişli olduğu anlarda, karşı tarafı teşhir etme, kamuoyu oluşturma, toplumun duyarlılığını güçlendirme ve taleplerin kabulünü sağlamak gibi devrimci mücadeleye ivme kazandıran sonuçlara ulaşmak mümkün olabilir. Yine de bu olasılığa rağmen, çok istisnai olarak başvurulabilir bir eylem biçimi olarak ele alınmalıdır. Ne yazık ki, ülkemiz de bugüne dek gerçekleşen ölüm orucu eylemleri genelde “kendi, kendine zarar” verme ile sonuçlanmıştır. Bugün, Ebru şahsında yaşadığımız da budur. Her devrimci örgüt ve ya hareket, her koşulda ve her durumda, devrimci Ajitasyon, Propaganda ve örgütlenme çalışmasını sürdürmekle mükelleftir. Ancak devrimci mücadelenin yükseldiği, kitlelerin sokakları işgal ettiği, toplumun her kesiminin kurulu düzene karşı kendi talepleri temelinde mücadele sahasına çıktığı bir dönemde, sadece Ajitasyon ve Propaganda çalışması ile yetinilemez. Oluşan bu yeni dönemde, daha radikal kitle eylemleri, bir başka deyimle genel grev, ayaklanma, silahlanma ve doğrudan devlete karşı savaşım kaçınılmaz görevdir. Durumun tamamen farklı olduğu, en genel anlamıyla işçi ve emekçilerin ve tüm ezilen katmanların derin bir suskunluk ve hareketsizlik içine gömüldüğü, devlet aygıtının bir “karabasan” gibi toplumu sindirdiği durumlarda elbette, güç toplama, yaygın bir örgütlülük yaratma gibi her dönemin değişmez görevlerine dönülecektir. Bu genel doğruları tekrarlamak zorunda kalıyorum, çünkü lafız olarak bunlar tekrarlansa da, pratik alanda pek çok örgütlü yapı tarafından dikkate alınmamaktadır.

Ülkemizde, genel tablo kısaca şöyledir.​

Ülkemizde, on milyonlarca işçi ve emekçi çalışmakta fakat işçi sendikaları adeta “tabela” örgütüne dönüşmüş durumdalar, her üç gençten biri işsizdir, yoksulluk, açlık, soygun ve talan dizginlenemez bir durumdadır, her gün kadın cinayetleri, tecavüz vakaları, doğa ve çevrenin tahribatı, hukuksuzluk, farklı inançlardaki topluluklara yönelik hakaret ve saldırılar, yasal Kürt partisinin bile çalışamaz hale getirilmesi, cezaevlerinden süren insanlık dışı koşullar ve işkenceler, eğitim ve sağlık sistemini çökmüş olması, dış politikada savaş çığırtkanlığı ve Libya ve Suriye somutunda sürdürülen “fetih ve ganimet” savaşı, tüm yetki ve gücün saray elinde toplanmış olması, basın ve medya kuruluşlarının sansür ve baskı altına alınmış olması, tüm bunlar ve daha sayabileceğimiz pek çok olgunun, yaşanıyor olmasına rağmen, ciddi bir halk hareketinin ortaya çıkmaması düşündürücüdür.

Elbette, bu durum kalıcı değildir, bu karanlık dönem aşılacaktır. Yeni Gezi direnişleri ve daha ötesi yaşanacaktır.

Ne yazık ki, Türkiye devrimci hareketi, politik mücadele konusunda çok büyük bir açmaz içindedir. Nerdeyse tüm radikal guruplar, ülkede “faşist bir diktatörlüğün” olduğu fikrindedirler, öte yandan ise, pratik çalışmaları, örgütlenme biçimleri ve izledikleri” politik taktiklerle” bu belirlemelerine uygun bir davranış ortaya koyamıyorlar. Sabah akşam, “AKP faşizmi” ya da, “Faşist Türk Devleti” diye yazıp çizenlerin, politika sahasında “demokrasi” oyunu oynamaları ya da, politikasızlığı “politika” olarak sunmaları, hiçte tutarlı ve kitlelere güven verici bir tutum değildir. Ya, teorik analiz sakattır, ya da, pratik tutum. Ben her iki alanda da ciddi yanlışların ve sakatlıkların olduğunu düşünüyorum.

Kendimizi kandırmayalım !

Ülkemizde bugün ne bir devrimci durum ne de, politik olarak kurulu iktidar ve devlet aygıtına karşı mücadeleyi omuzlayacak kadar güçlü bir devrim partisi var. Tersine, “faşist diktatörlüğe karşı mücadele” adına her geçen gün daha küçük gurup ve ya partiler biçiminde ayrışmalar yaşıyoruz. Oysa hiçte küçümsenemez bir tarihi mirasımız, deneyim, tecrübe ve birikimimiz var. Dünyanın pek çok ülkesine göre, daha dinamik, daha diri bir mücadele potansiyelimiz var. İçinde bulunduğumuz ülke gerçekliğini, her türlü dogmatik, şematik yaklaşımlardan arınarak, somut olarak ele alarak, öncelikli görevlerimize yoğunlaşarak ve bunu yaparken birleşebileceğimiz tüm muhalif güçlerle asgari müştereklerde ortak hareket etmenin zeminini yaratabilirsek, çok önemli işler başarmamız işten değildir.

Bugünün Türkiye” sinden politik olarak en ivedi görev, AKP-MHP ortak iktidarını alaşağı etme mücadelesidir. Bu mücadele “AKP karşıtlığı” ile sınırlı değildir, çünkü AKP-MHP ortaklığı bir hükümet biçimi olmaktan çıkmış, bir devlet düzenine dönüşmüştür. Bu köklü değişimi anlamayan, görmeyen ve devrimci mücadele adına, görevler arasında bir öncelik, sonralık ilişkisi kurmayan çevreler, devrim mücadelesinde başarılı bir sınav veremezler.

Bugünkü iktidara karşı mücadelenin asıl alanı öncelikle işsizlik, pahalılık, soygun ve talan düzeniyle mücadeledir. Ancak bu temel sorunda yoğunlaşarak, yol alarak, diğer sorunların çözümü için kapıları aralayabiliriz. Kadın sorunu, Kürt ve Alevi sorunu, doğa ve çevre sorunu, siyasi özgürlükler ve diğer sorunlar, ancak, geniş işçi ve emekçi yığınların ortak talepleri temelinde ayağa kalkmaları ve kararlı mücadeleleri ile çözüm yoluna girebilirler. Her gurup ve partinin kendi “özel gündemlerine” göre mücadele alanları belirlemesi ve özel gündemlerine yoğunlaşması ile bu zorlu süreç aşılamaz. Ortak müşterekler öne çıkarılmalı, en geniş birliktelikler yaratılmalıdır. Bilmeliyiz ki, devrimci güçler müdahale etsinler ve ya etmesinler, günümüz koşullarında yaşanan ekonomik ve siyasi çıkmazdan kurtuluş için, işçi ve emekçiler mutlaka meydanlara ineceklerdir. Ancak, devrimci sosyalist güçlerin etkisiz ve seyirci kalacağı böyle bir gelişme, muhalif düzen partilerinin peşine takılmakla sonuçlanacaktır. ​

Son olarak bir kez daha vurgulamalıyım ki, gün, güçlerimizi korumak, geleceğe hazırlanmak ve öncelikli görevlere en geniş “siper yoldaşlarımız” ve kitlelerle yürüme günüdür. Uzun soluklu, sabırlı bir çalışmaya yönelmeliyiz, başka türlü geleceği kazanamayız.

EBRU ÖLMEDİ ÖLDÜRÜLDÜ.

EBRU VE YOLDAŞLARINI UNUTMAYACAĞIZ. D

EVRİM İÇİN ÖLENLER MÜCADELEMİZDE YAŞAYACAKTIR.

29- 08- 2020

Son olarak bir kez daha vurgulamalıyım ki, gün, güçlerimizi korumak, geleceğe hazırlanmak ve öncelikli görevlere en geniş “siper yoldaşlarımız” ve kitlelerle yürüme günüdür. Uzun soluklu, sabırlı bir çalışmaya yönelmeliyiz, başka türlü geleceği kazanamayız. EBRU ÖLMEDİ ÖLDÜRÜLDÜ. EBRU VE YOLDAŞLARINI UNUTMAYACAĞIZ. DEVRİM İÇİN ÖLENLER MÜCADELEMİZDE YAŞAYACAKTIR. 29- 08- 2020

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »