“Barış” öldürmeye devam ediyor

Kolombiya’da FARC-EP ile Santos hükümeti arasında imzalanan barış anlaşması 4. yılına girdi. Sürecin iyi gitmediği değerlendirmesi gelişmeleri takip eden okuyucular için kuşkusuz yeni değil.

Kısaca ifade edecek olursam sürecin “öldüren” karakterinde maalesef herhangi bir eksilme olmadı. Aksine son iki yılda Duque hükümeti döneminde sosyal liderlere ve silah bırakmış eski FARC-EP militanlarına dönük saldırılarda ciddi bir artış olduğu görülüyor.

Kolombiya’nın Yeni Umutları

2020 yılına gelince, ilk aylarda geçmiş yıllara nazaran katliamların daha bir hız kazandığı bir süreç yaşanıyor. Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35 artış var. Adeta rekora koşulduğu söylenebilir. Siz bu yazıyı okurken muhtemelen yeni cinayetler işlenmiş olacak fakat son olarak bu yıl içinde öldürülen sosyal lider sayısı 54’e ulaşmıştı.

Anlaşma ile birlikte silah bırakan eski FARC gerillalarından son olarak Astrid Conde’nin katledilmesiyle bu yıl öldürülen eski savaşçı sayısı da 18 oldu. Toplamda ise 191. Sürecin gidişi hem sosyal liderlere, hem yerlilere, hem de eski savaşçılara dönük bir tasfiye, politik soykırım olarak işliyor. Bu konuda gerek legal FARC gerekse BM ve diğer barış yanlısı partilerin geliştirdiği politikalar şiddeti engellemekte yetersiz kalıyor. Bunun arkasında kuşkusuz yapılan “barış” anlaşmasının Kolombiya devleti ve oligarşisi açısından bir oyun olduğu gerçeği yatıyor. Biraz tekrar gibi olacak fakat bir kere daha altını çizmekte yarar var. İç savaşın başlatıcısı olan oligarşi ve bir narco-terör devleti olan Kolombiya yönetimi “barış”la birlikte herhangi bir yaptırıma maruz kalıp kendine dönük bir değişikliğe yönelmedi. Elbette bu kesimlerden özeleştiri gibi bir şey beklemekse hayal bile değil.

Son olarak Águilas Negras isimli devlet destekli olduğu sanılan paramiliter grup bir bildiri yayımlayarak aralarında Bogota Belediye Başkanı Claudia Lopez’in de olduğu insan hakları savunucuları ve sosyal liderleri “gerillaya çalışan kişiler, ajan, milis vb.” diye niteleyerek ölümle tehdit etti.

Buna karşın başta legal FARC olmak üzere görece solda yer alan diğer politik güçler, barış adı altında kalıcılaştırılan bu devlet terörünü ortadan kaldırmaya dönük etkili bir alternatif politika geliştirilemiyor. Legal FARC ve sosyal demokrat kesimler kitlesel protestolarla bu süreci geriletmeye çalışıyor fakat oligarşinin yapısal hayati bir unsuru olan şiddette bir azalma yok. Bütün bunlar bize “Barış” meselesi üzerine daha derinlemesine düşünmemizi şart koşuyor.

Geçtiğimiz hafta Kolombiya basınında, yeni bir dijital kitabın yayınlandığı duyuruldu. La Segunda Marquetalia (İkinci Marquetalia) başlığını taşıyan metin FARC-EP’nin Baş Müzakerecisi ve daha sonradan yeniden silahlanan kanadın liderlerinden Iván Márquez tarafından yazılmış. Márquez sürecin nasıl geliştiğini, ortadan kaybolduktan sonra neler yaşadığını, barışı kurtarmak için neler yaptıklarını ve yeni hedeflerini bu kitapta anlatmaya çalışmış.  Bu bir anlamda yeniden silahlanan kanadın kendisiyle yüzleşme çabası olarak da görülebilir.

Yeniden silahlanan bu grup şu ana kadar ciddi bir politik başarı gösteremedi. Baştan beri barış anlaşmasını kabul etmeyen FARC-EP gruplarını bir araya getiremedikleri gibi ELN ile de yeterince verimli bir iş birliği örgütleyemediler. Bir yargıda bulunmak için biraz erken denilebilir fakat politika yapma açısından şehirlerin geçmişe göre daha fazla ağırlık kazandığı bir süreçte tek başına kırda yürütülecek bir silahlı mücadelenin ne kadar etkili olacağı her hâlükârda bir tartışma konusu olmalı…

Amerikan vergi mükelleflerinin paraları

“Barışa” dönük arayışların başarısız olma nedenlerinden biri de kuşkusuz Trump etkisi. Bölgeye dönük ABD politikaları Trump’la birlikte Güney Amerika’daki (yerlilerin deyişiyle Abya Yala) hegemonya mücadelesine ziyadesiyle şiddet kattı. ABD yönetimi açısından Kolombiya yüzyıldan fazladır bölgedeki hegemonik pozisyonu sürdürmek için adeta bir kilit taşı öneminde. Bu yüzden ABD, Kolombiya’nın neyi nasıl yapacağıyla yakından ilgileniyor. Nitekim Trump yeni bütçe tasarısında Kolombiya’ya yaptığı ekonomik yardımı 67 milyon dolar azaltırken, “güvenlik” alanında yaptığı yardımı ise 125 milyon dolardan 237.5 milyon dolara, neredeyse iki katına çıkardı. Bu açıktan, fazlasıyla militarist bir ülkeyi daha da özellikle Venezuela’ya karşı savaşa zorlamak anlamına geliyor. Trump yönetimi tabii bu yardımları yaparken niyetini açıkça beyan etmiyor. Buna “uyuşturucu ile mücadele için fon” diyor fakat gerçekte kokain üretiminde bir azalma olmadığı gibi bizzat uyuşturucu kartelleri ile iç içe geçmiş Los Rastrojos gibi paramiliter gruplara bu paralar akıyor. Resmi ABD raporlarına bakacak olursak Kolombiya’da hem ekim alanlarında hem de kokain üretiminde her geçen yıl artış yaşanıyor. 2019’da %8’lik bir artışla kokain imalatı 951 tona çıkmış. Gerçekteki artışın resmi rakamlardan çok daha fazla olduğunu belirtmeye bile gerek yok. Amerikan vergi mükellefinin aklına gelmez ama ben sorayım: Peki o zaman Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele için ayrılan paralar nereye gidiyor?

Amerikan yönetimi bu hususta telaşlanmıyor, ama endişelendiği başka hususlar var. Çin’in Güney Amerika/Abya Yala’nın genelinde olduğu gibi Kolombiya’da da önlenemeyen atakları. Çin ekonomik işgalini son dönem burada da artırdı. Önce Bogota metrosu ve bir yerel demir yolu ihalesini, arkasından ülkenin önemli altın arama şirketlerinden Continental Gold’u satın aldı. Şimdi yeni satın almalarla iletişim ağını yöneten firmalar da Çin’in eline geçiyor. Bütün bunlara karşılık bazı ham maddeler ve tarım ürünleri de ithal edecek. Kısaca büyük bir değişiklik olmazsa Kolombiya’nın da Çin’in yavaş yavaş ekonomik işgaline kapıyı açtığı söylenebilir.

Duque yönetimi muhtemelen alınan rüşvetlerin verdiği esrimenin getirdiği keyifle “istikrarlı piyasa, yatırımı işte böyle çeker…” hikayelerini halkına anlatmakla meşgul. Trump yönetimini ise epey sıkıntı bastığı görülüyor. Bakarsınız özellikle gelişen toplumsal muhalefet sayesinde itibarı yerlerde sürünen Başkan Duque’nin başına bir şeyler geliverir…

Duque’nin sürünen itibarı

Duque’nin seçimleri kazanması başında beri tartışma konusu oldu. Bir nedeni Brezilya merkezli Odebrecht’in yolsuzluk silsilesine bulaşmasıydı. Bulaşmayan politikacı var mıydı bu ayrı mesele. Fakat bu konuda soruşturmalar hızla bertaraf edildi. Bu sıyırma olayında soruşturmanın başındaki ABD yargısının taraflı tutumunun kuşkusuz ciddi bir rolü var. Diğer mesele ise Duque’nin eski Başkan Álvaro Uribe’nin kuklası olduğu suçlamasıydı. Sağcı yüzsüzlüğü konusunda memleketimizdeki muadillerini aratmayan Duque, ne kukla olmaktan ne de Uribe’nin kanlı geçmişinden rahatsız oldu.

Fakat işler beklediği gibi gitmiyor. Son dönem Şili ve Ekvador’daki direnişin paralelinde Kasım ayında başlayan grevler, protestolar ülkede devam ediyor. Ve bu süreçte estirilen devlet terörü iktidarın aleyhine toplumun genelinde bir hava oluşturdu. Asıl önemlisi giderek sokağa çıkan kesimler, özellikle öğrenciler militan bir çizgide, kendine güvenli bir tarzda mücadeleyi büyütüyorlar. Sendikaların bu ayın 25’inde yine bir genel grev yapma kararı vardı fakat Korona salgını nedeniyle bu eylem iptal edildi. Halkın yıllar sonra yeniden kendine güvenli bir biçimde sokağa çıkmasında kuşkusuz bir sürü olumsuz yanı olsa da mevcut “barış”ın katkısı oldu. Oligarşinin terörü bu bağlamda giderek “meşruiyet”ini kaybediyor. Halk, devlet karşısındaki sinik pozisyonu yavaş da olsa aşmaya çalışıyor.

Duque’nin derdi sadece direnişçilerden yana değil, eski yamalar da patlak vermeye başladı. Yakın zamanda María Claudia Daza adındaki Uribe’nin kişisel asistanının 2018 seçimlerinde Duque lehine oy satın almak için uyuşturucu mafyasından para aldığı iddiaları yayımlandı. Tıpkı memleketimizdeki benzer rezilliklerde de olduğu gibi Duque olayı “gomonist, aşırı solcu basının uydurması…” olarak niteledi ama şükür hapse gönderilen gazeteci olmadı. Diğer muhatap Daza ise ülke dışına tatile gidecekmiş. Koronavirüs Duque’nin ilacı olur mu bilinmez ama yapılan anketler, değerlendirmeler halkın Duque’ye olan güvenini iyice kaybettiğini gösteriyor.

Abya Yala’nın kadınları

Abya Yala’nın genelinde Ekim ayında başlayıp halen özellikle Şili ve Kolombiya’da devam eden direniş esas olarak bir diğerinden öğrenen bir Yerli ve Kadın mücadelesi olarak şekillendi. Bu normal. Çünkü erkek egemen zihniyetle bütünleşmiş olan mevcut kapitalizm doğa ve onun bir uzantısı olarak kadın ve yerlileri hakimiyeti altına almaya çalışıyor; bunun gerçekleşmediği koşullarda onları yok etmekten imtina etmiyor. Son olarak Şili 8 Mart’ında milyonlarca kadın yürürken, maskeli erkekler onlara saldırmaktan çekinmedi. Son direniş sürecinde, ne devlet terörüne ne “sol”dan gelen manipülasyonlara boyun eğmeyen ve hatta bir feminist parti yaratan (PAF) Şili’de bile bunlar olabiliyor.

Benzer saldırı ve tehditlerin Kolombiyalı kadınlar da kurbanı oluyor. Resmi raporlara göre geçen yıl kadın haklarını mücadelesi veren 98 kadına dönük saldırılar ve tehditler yöneltilmiş. Bu rakam 2018’e göre yüzde 57 artışa tekabül ediyor. Yine resmi raporlara göre 4 bin 925 kadın geçen yıl cinsel saldırıya maruz kalmış, burada da 2018’e göre rakamlarda artış var. Daha da önemlisi bunların resmi rapor olduğunu ve gerçeği kısmen yansıttığını unutmayalım.

Kadın hareketi açısından üçüncü bir ülke daha dikkat çekiyor: Meksika. Meksika yıllardır hem kadın cinayetleri hem de genel anlamda katliamlar açısından dünya rekoru kıran bir ülke. Roberto Bolaño’nun  yıllar önce 2666 romanında da konu yaptığı kadın mezarlarının fışkırdığı bir diyar. Bölgedeki bir başka narco-terör-machist devlet olan Meksika’ya halkın, kadınların güveni yok. Bu yüzden meydanlarda canhıraş bağırdılar, daha fazla katliam istemiyoruz diye:

Haklılar da. Onlar o gün meydanlardayken ülkenin farklı köşelerinde maalesef 62 kişi daha öldürüldü, 11’i kadındı…

Abya Yala’nın genelinde direniş hareketleri bir diğerinden ilham ve destek alarak büyüyor. Kadın hareketleri de böyle. Fakat direnişlerin boyutu ne kadar büyürse büyüsün katliamları, devlet destekli saldırıları bu azaltmaya yetmiyor. Elbette karamsar olmaya gerek yok fakat burada hem kıta çapında örgütlenme, birbirinden öğrenme hem de yeni direniş-politika yapma biçimlerini tartışma ihtiyacının kendini gösterdiği söylenebilir… (AS/AS)

Kaynak:bianet.org

Aykan Sever

Aykan Sever, gazeteci, Belgrad’da yaşıyor.

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »