“AŞK” PAZARI…HIDIR ULUDAĞ

Hıdır Uludağ
Konuk Yazar

Pazar, alıcı ve satıcıların olmazsa olmazı olan bir alan. Alanda yan yana, sırt sırta dizili tezgahlar. Tezgahların üstü özenle parlatılıp dizilmiş al elmalar, sarı ayvalar, mor narlarla dolu. Renga renk giysiler ve canlıymış gibi duran balıklar göz kamaştırır. Kısacası yok, yok bu mekanda.Tezgahın arkasındaki satıcı atmış elini kulağının arkasına bas bas bağırıyor.
“Gel abla gel, al almayı ordan değil, burdan al.”
Bir diğeri; “Hey yavrum hey, tadına doyum olmuyor bunların. Gel vatandaş gel” türünden kurduğu cümlelerle bir yandan tezgahındaki malı pazarlamaya çalışırken, bir yandan da çaktırmadan sarhoş gönülleri fet etmeye çalışıyor.
Ne alaka. Aşkın bununla ne ilgisi var, diyenleri duyar gibiyim. Var elbet bir alakası. Hem de toprağın, suya alakası olduğu kadar. Denildi ki Pazar, alıcısı ve satıcısı olan, alıcının da satıcının da bir şeyler alıp sattıkları bir alan. Pazar yerinin ille de bir arazi üzerinde olması gerekmiyor. Günümüze ki Pazar yerleri o kadar çoğaldı ki uluslar arası pazarlar çoktan kurulmuş durumda. Bunlardan biri de sanal alan. Tıpkı Pazar tezgahları üzerindeki allı, morlu, al benili mallar dolu tezgahlarda ki gibi, sanal alemin sayfaları da benzer “güzelliklerle” dolu. Kızlı- oğlanlı, kadınlı erkekli esmer, sarışın, beyaz ve özenle seçilmiş fotoğraflar ve bu fotoğrafların altında yine özenle seçilmiş günlük hayatta (özel anlar dışında) pek nadir kullanılan sözcükler ve cümlecikler yer alıyor. Mesela; alım, balım, çiçeğim, canım, cicim, ciğerim; tatlım, gülüm, şekerim vb. Daha da çoğaltmak mümkün. Sonra öpücüklere boğuluyor sayfa.Tuhaf olan, satıcının da alıcının da birbirleri hakkındaki bilgisizlikleri. Karşındaki körmüdür, topalmıdır, huyu suyu nasıldır. Ne iş görür, ne yer ne içer bilinmez. Karşılıklı çetleşmelerdeki söylemler gerçekmiş gibi algılanır. Pazar da bile kavun alınırken dibi koklanır. Her bir şey alınırken iyisine, kötüsüne; sağlamına çürüğüne dikkat edilir. Yani sağlığınıza elverişli olanı, işinize yarayanı alırsınız. Görürsünüz dokunursunuz. Peki ya sanal alan pazarında ?..
O özenle seçilmiş sözcüklerin ona ait olduğundan, kişiliğini yansıttığından eminmisiniz. Tam da burada Mevlana’nın şu deyimini hatırlamakta fayda var. “ Ama önce lafa bakarım söz mü diye. Sonra söyleyene bakarım adammı diye” Ama sanal pazarda ne söze bakılır, ne söyleyene. Satıcı satacağını satmıştır, alıcı ise kör kuyunun dibinden çıkmak niyetinde değildir. Ya özenle seçilmiş fotoğraflar, o fotoğrafların ona ait olduğundan, ya da bilmem kaç yıl önceki fotoğrafı olup olmadığından emin olmak mümkün mü. Fiziki yapı bir yana, paylaşacaklarınızın artılarını eksilerini hiç düşündünüz mü. Hani denir ki, her kötünün içinde mutlaka iyi bir yan vardır. Ama bu iyi kırıntılar, onun kötü olmadığı anlamına gelmez. Asıl olan kırıntılar değil, kırıntıları içinde barındıran gerçeğin kendisidir. Ya da istisnalar kaideyi bozmaz. Şöyle bir cümle kurulursa yanlış olmaz. Hatasız ve kusursuz aşk ve sevgi arayan, aşktan da sevgiden de olur.
Satın almaya veya satmaya dönük sahte sözcükler, yüreğinizin ta derinliklerinde duyumsamadığınız yalan cümleler aşkın ve sevginin masumiyetiyle ne kadar bağdaşabilir. Sarhoşun sevgisi de, aşkı da ve yiğitliği de sarhoşluğu geçene kadardır. Ya da gönül eğlendirenin sevgiyle, aşkla, saygıyla bir bağlantısı olabilir mi. O her çiçekten bal çalmak ister. Güvenilir bir limana demir atmayı asla düşünmez. Sanal alanda ki aşk pazarı tam da budur işte. Emek vermeden, değer katmadan alınıp satılan bir metadan, yani “aşk”tan, yani “sevgi ve saygı” dan söz ediyoruz. Günü birlik davranışlar geçici bir hevesin ifadesi olabilirler. Ama gerçek sevgi ve gerçek aşkın yerini asla alamazlar. Emek harcamış gönül dostları için geçici heveslerin anlamsızlığını anlatmaya gerek yok. Bilinir ki güneş herkesi aynı derecede ısıtır, yağmur herkesi aynı eşitlikte ıslatır. Ama yine de “gül başka, leş başka kokar”der Mevlana. Emekle ilmik ilmik büyütülmüş sevdanın tadı başkadır, sevda sanılan seksüalitenin tadı başkadır. Birincisi gül gibi kokar. Öbürü leş gibi.
Kerem’in Aslı için yandığı, Mecnun’un Leyla için dağlar deldiği güzelliklerle dolu o masumiyetten, sevgi ve saygıdan uzaklaştırıyor sistem bizi. Güvenilir ve sığınılacak bir limanı değil, dalgaların her gün bir yerlere savurduğu bir ortama sürüklüyor burjuvazi bizleri. Asla güvenilmeyecek, geleceğimizi karartan, umudu ve mutluluğu belki dakikalara, belki saatlere veya günlere, aylara hapseden bilinmezlikler içinde debelenip durmamız isteniyor. Ömür dediğiniz – olağan üstü bir durum yoksa- dakikalardan, saatlerden ve bir kaç aydan ibaret değildir. Önemli olan ömrümüzün uzunluğu kısalığı da değil. Olan ömrü ne kadar güzel ve doğru yaşadığımızdır.Bundan ötürüdür ki başımızı güvenerek koyacağımız bir dize, gözlerimizi gözlerinin derinliğine mıhlayacağımız bir yüze ve yürekten gelecek iki sıcacık söze hep ihtiyacımız olacaktır. Ürettikçe, yarattıkça ve paylaştıkça mutlu olmaya hakkımız var. Mutluluk, acılardan, yokluklardan ve insana dair olan güzelliklerden süzülerek gelen değerler toplamıdır.Şişenin altındaki iki damla rakıda, rakı sofrasındaki iki şarkıda aranmamalıdır. Gülmek kadar, ağlamak kadar eğlenmek de elbetteki herkesin hakkı. Ama hakkı, hak gibi kullanmak gerek. Hak ettiğinden daha fazla misyonlar yüklemeden, ele ayağa düşürmeden. Alınıp satılır hale getirilmiş sevginin, saygının ve aşkın masumiyeti olmaz. Oysa sular kadar berrak, ay kadar parlak, güneş kadar sıcak olmalıdır sevginiz de, aşkınız da…

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »