Fetih Doğan Koç

Tiyatro, bir öykünün karakterlerin davranışı yoluyla bir düşünceyi aktarmak üzere, konuşma ve hareket yardımıyla, sahne üzerinde eyleme dönüştürülmesidir.Tiyatro, bütün sanatları kullanıp bunları uyumlu bir biçime dönüştüren tek sanattır. Bir tiyatro yapıtı, kendine özgü kuralları ve nitelikleri olan bir yaratıdır. Özünde hareket vardır. Sözü görünüşe, düşünceyi eyleme dönüştürür ve sahneler.

Tiyatronun çıkışınıda tüm bulgular Yunanistanı gösteriyor.

Tiyatro eski Yunanistan’da doğduğu söyleniyor. Hayatın, maddi, manevi her davranışını bir masala, bir mitolojiye bağlıyan antik yunanlılar bolluk, bereket, hasat zevk, eğlence, içkiyi temsil eden , bir “tanrı kahraman” düşünmüşlerdi. Asma ağacı gibi ölüp yeniden doğan, haz ve acı arasında iki uçta gidip gelen bir karaktere sahip olan Dionysos manik depresif duygu durumunu temsil eden bağ bozumu, hasat ve şarap tanrısıdır.

On iki Olympos tanrısından biri, Zeus ile Semele’nin oğlu olan zaman zaman kendilerine, saadet, neşe ve bereket veren Dionysos’a, şükranlarını ödemek ve bol ürün alabilmek için belli günlerde “Dionysos Şenlikleri” düzenlediler. “Bu eğlenceler sırasında içip keyiflenen bazı kimseler, bulundukları yerden ortaya fırlar, taklitler yapar, güldürücü hikayeler anlatırlardı. Önceleri rasgele kimselerin akıllarına estikçe yaptıkları bu oyunlar, zaman geçtikçe şenliklerin geleneği oldu. Daha sonra bazı kimseler, bu işi kendilerine meslek edindiler. Böylece, oyuncusu tek kişi olan ilk tiyatro doğmuştur.” Tiyatro’nun ortaya çıkışı ile ilgili olarak bu düşünceler genel kabul görmektedir. Buna rağmen tiyatronun Antik Yunanlılardan çok daha önce çıktığına veya diğer şekillerde oluştuğuna dair görüşler de vardır.

Tiyatro tanımını bilmediğimiz çocukluk yıllarında tiyatro izlediğimi ve tiyatro oynadığımı sanat ve tiyatro kavramını bilinçe çıkardığımıdan sonra anlamıştım. Bizimki, yazılmadan doğal bir tiyatro gösterisi oluyordu. Televziyon yok, hiç kimse türkçe konuşmaz, doğdukları kendi köyünden başka hiç bir yeri bilmez, tanımaz ama hayatları tam bir sanat olduğunu ve bununda farkında olmayan bir kabile gibi yaşıyan o küçük köyde bir topluluktuk. Mizah ve komedi bu topluluğun olmazsa olmaz bir yaşam biçimiydi.

Bu küçük topluluğun en tiyatrosal karekterleri Hıdıre Hesik’in “Mıstıkçığım“ anlatımları, Meral’in komediyen anlatımlarıyla bütün herkesi neşelendirmesi, Nizayi’in “Qume Pıskı Germa“ Hesene İşmaile takılması ve bu oynu köyün bütün toplumunda karşılık bulması ve doğal olarak herkesin bu oyunu Hesene İşmali’den gizli oynaması tarihsel belleğimden hiç silinmemesi tesedüfü değildir. Her köklü sanat ve eser insanın beleklerinde yer eder ve hiç silinmez. Yunan mitolojisinin

günümüzde hala canlılığını ve tarihsel gerçekliğini korumasının insanlığa sunduğu sanat ve felsefenin merkezinin olması ötesinde bilimin tarihsel çıkışının olmasıdır.

İlkel topluluklar, Mevsimler, yağmurlar, kuraklık, mevsimlerle birlikte oluşan ritmik değişimler ve yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri olduğunu; bunları tanrısal güçlerin meydana getirdiğini düşünüyorlardı. İnsani özellikler taşıyan bu güçler zamanla tapınma nesnelerine, tanrı ve tanrıçalara dönüştü. Doğadaki olayların oluşumuna bu tanrıların işlevleri ve karakterleri ile açıklayan bu inançlar, farklı doğal olayları oluşturan farklı işlevlere sahip tanrı anlayışları oluşturdu.

Çocukluğumda tanık olduğum ve yaşadığım köyde de insanlar refleks, mimikler, beden dili, taklitler ve doğal yaşam biçimiyle ortya koydukları doğal mizah gösterileri hayatın her anına uyarlayarak yaptıkları eylenceyle “tiyatro“ icra etkilerini

farkında olmasalarda, yaptıkları tamda bir tiyatro sanatıydı. Bu yanımızla tiyatro her insanın, topluluğun, kabilenin ve toplumun yaşamında doğalığıyla vardır ve yaşam bulmaktadır. Ama, çocukluğumda gördüğüm köydeki heykeller, muhteşem duvarlar, değirmenler, taş köprüler ve kayalara işlenmiş sanat fügürleri ise tamamen Ermenilere ait sanat eserleriydi. Bu başlı başına ayrı bir konu olduğu için geçiyorum.

Düğünlerde iki (daha fazlada olabilir sayı) erkeğin kadın gibi giyinerek yaptıkları gösteriye de tiyatro diyebiliriz.

Yada, çocukluğumuzda oynadığımız evcilik oyunları ile tiyatroya ilk adım atığımızı desek abartı olmaz sanırım.

Doğada kendiliğinden bulunan bir sanat eseri yoktur. Ağacın tepesindeki bir dalı gösterip, “bu sanat eseridir” diyemeyiz. dolayısıyla sanat insan elinin değdiği yerde olur ve kim tarafından ne için yapıldığını belirsiz olsada. Yani insanın var oluşunu gerekli kılması anlamında ‘belirlenmiş’ ama olumsal ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmadığı ölçüde ‘koşulsuz’ olan bir edimin sanata dönüşüp dönüşmeyeceği ucu açık bir meseledir. İlkel insanların mağaralara çizdiği resimlerin birer sanat eseri olarak değerlendirilmesi de mümkündür örneğin.

Bu, ve benzeri örnekleri çoğaltabiliriz.

Konumuza geçersek Antik Yunan medeniyetinden çok önce ve Üst Paleolitik Çağdan (İ.Ö 40–10 bin yıl önce) kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülen duvar resimleri bulunmuştur. Maske ve köstüm kullanımını betimleyen bu resimler tiyatronun çok çok daha eskilere uzandığını işaret ediyor olabilmektedir.

Tiyatronun ilk kurumsallaşma süreci:

Tiyatro konusunda ilk kuramsal görüşler, Antik Yunan düşüncesinde filizlenmiştir.Antik Yunan uygarlığının İ.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarını kapsayan

Klasik Çağ, sanat ve kültür açısından en parlak dönem olmuştur. Tragedya ve komedya türünde en büyük yapıtların yazılması bu döneme rastlar. Tragedyanın, Antik Yunan uygarlığının Arkaik Çağı sayılan İ.Ö. 7 ve 6.yy.da Tanrı Dionysos onuruna yapılan törenlerde söylenen dithirambos şarkılarından doğduğu varsayılmaktadır. Giderek belli biçim kalıplarına göre yazılmaya ve şiirsel nitelik kazanmaya başlayan bu koro şarkılarına bir de konuşan kişi “hipokrites” (yanıt veren) eklenince, tiyatronun dialog çekirdeği oluşmuştur. Yunanca “teke” anlamına gelen “tragos” sözcüğü ve şarkı anlamına gelen “aoide” sözcüğünün birleşmesi ile konuşmalı şarkı “tragoidia” (tragedya) adını almış ve dinsel törenin bir parçası olmaktan çıkıp bir sanat gösterisine dönüşmüştür.

Komedyanın ise, Dionysos için düzenlenen bağbozumu törenlerinden doğduğu varsayılır. Bolluğu, üremeyi kutsayan köylerde yapılan halk geçit törenlerine, “komos” (eğlence) deniliyordu. Komedya, bu eğlenceli geçit törenlerinde yapılan açık seçik taklitlerin düzenli bir biçim kazanmasıyla oluşmuştur.

Atina’da kültür ve sanatın koruyucusu olan Pesistratus, Dionysos şenliklerinde tragedya yarışlarını başlatmış, giderek komedya türü de yarışmalarda yer almaya başlamıştır. Bu yüzyılda oyunlarının ancak bir bölümü günümüze gelebilen Aiskhylos, Sophokles, Euripides gibi tragedya, Aristophanes gibi komedya yazarları yetişmiştir.

Peişjstratos’un düzenlediği ilk tragedya yarışmasında, yarışmayı kazanan Thespis ilk oyuncu olduğu kadar İlk yazardır da. Thespis’ten sonra bu yarışmayı on üç kez kazandığı söylenen Koerillos da yüz altmıştan fazla oyun yazmış, ilk kadın maskelerini oyuna kazandırmıştı. Daha çok satir oyunlarında başarı gösteren bu yazarın ne yazık ki hiçbir eseri günümüze ulaşmamıştır. Frinikos da ilk kadın kahramanı oyuna sokmuş olmasına rağmen, Koreillos ile aynı kaderi paylaşmış, oyunları günümüze ulaşmamıştır. Günümüze ulaşan en eski oyun metni ise Aiskilos’un kaleme aldığı “Tebai Önünde Yedi Komutan”’dır.

İ.Ö.534 yılında Peisistratos, Atina’da ilk tragedya yarışmasını düzenledi. Bu yarışmada Thespis birinci oldu. Yarışmaya İkalya Yarım Adasından katılan Thespis’in bu yarışmaya getirdiği yenilik, o zamana kadar alışılagelmiş koroyla söylenen ezgilere bir de solist eklemesiydi. Thespis korodan ayrı olarak ezgisini söylüyordu. Böylece ilk kez konuşma, daha önemlisi tiyatronun ilk oyuncusu doğmuş oldu. Bu da tiyatronun kurumlaşmasının ilk doğumuydu diyebiliriz.

Antik Yunan tiyatro mimarisi

Antik Yunan tiyatroları açık hava yapılarıydı. Yapısal olarak üç temel ögeden oluşurdu: Orkestra, skene ve teatron. İlk görünümlerinde ortasında tanrı Dionysos için bir sunağın olduğu, bir tepenin yamacının çukurunda veya en alt bölgesinde

sıkıştırılmış topraktan yapılmış daire şeklindeki bir sahneydi. Bu sahneye orkestra deniyordu. Orkestra dans edilen yer anlamına gelmektedir. Çapı yirmi iki metre olan sahne yani orkestra Yunan tiyatro mimarisinin en önemli ögesidir. Orkestranın yaslandığı yamaca teatron ‘bakılan yer’ deniyordu. Teatron günümüzde seyir yeri olarak adlandırılan, seyircinin oturma yeridir. Başlangıçta seyirciler oyunu bu yamaca oturarak veya ayakta izliyordu. Daha sonra bu yamaçlara seyircilerin oturması için tahta sıralar yapılmıştır. M.Ö. 499’a gelindiğinde ise taş veya mermer sıralar kullanılmıştır.

KAYNAK (Yunanca)

1. ΑΡΧΑΙΟ ΕΛΛΗΝΙΚΟ ΘΕΑΤΡΟ

2. ΠΟΤΕ ΚΑΙ ΠΩΣ ΞΕΚΙΝΗΣΕ Ξεκίνησε στα τέλη της αρχαϊκής περιόδου και έχει τις ρίζες του στις γιορτές του Διόνυσου

3. Η ΑΡΧΙΚΗ ΜΟΡΦΗ ΤΟΥ ΘΕΑΤΡΟΥ • Στην αρχή υπήρχε ο Διθύραμβος, λυρικό άσμα προς τιμή του Διονύσου. Ψαλλόταν από ομάδα ανδρών με την συνοδεία αυλού, στις διονυσιακές γιορτές. Η εξέλιξή του οδήγησε στη γένεση της τραγωδίας.

4. Οι παραστάσεις διοργανώνονταν από το κράτος με δαπάνες εύπορων πολιτών (χορηγών) Το παρακολουθούσαν όλοι οι πολίτες δωρεάν

5. Οι ηθοποιοί ήταν μόνο άντρες και για τις ανάγκες της παράστασης φορούσαν προσωπεία

6. Φορούσαν ειδικά παπούτσια, τους κοθόρνους 7. Γίνονταν διαγωνισμοί θεατρικών παραστάσεων

8. ΘΕΜΑΤΑ • Θρησκευτικά • Πολεμικά • Πολιτιστικά • Γεγονότα της καθημερινής ζωής

9. Καινοτομία που γέννησε το θέατρο • Ο Θέσπις, αρχηγός ενός διθυραμβικού χορού, απέσπασε τον εαυτό του από το σύνολο του χορού και παίρνοντας μορφή θεού ή ήρωα άνοιξε διάλογο με το χορό. Έτσι έγινε ο πρώτος ηθοποιός, εφευρέτης της τραγωδίας στα μέσα του 6ου αι. π.Χ.

10. ΜΕΡΗ ΤΟΥ ΑΡΧΑΙΟΥ ΘΕΑΤ

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!