ANADOLU NUN ÇAĞLAYAN SESİ, RUHİ SU – HASAN KÖSE

ANADOLU NUN ÇAĞLAYAN SESİ, RUHİ SU.

Asıl adı Mehmet olan, büyük ozan, yorumcu, besteci, müzik öğretmeni, opera sanatcısı ve sosyalizme gönül vermiş kavga adamı, Ruhi Su” yu 20 Eylül 1985”de sonsuzluğa uğurladık.

Büyük ustanın ölümü sonrası, yaşamı ve mücadelesi hakkında çok şeyler yazıldı, belgeseller yapıldı. Onun çocukluğu, yetimhane yılları, okul hayatı, çektiği sıkıntılar, uğradığı haksızlıklar, cezaevi yılları, sürgün ve devlet kurumlarında dıştalanması, kimi dostları tarafından, siyasi kimliğinden dolayı yalnız bırakılması gibi hemen her alanda değerlendirme ve anlatımlar yazıldı. Onun sanatsal kişiliği, yetenekleri ve mücadele de boyun eğmez tutumu dün olduğu gibi bugün de yolumuza ışık tutmaktadır. Binbir acılar ve zorluklar içinde bireysel özgür kişiliğini bulan ve ölene dek inandığı dava için mücadele veren bu koca yürekli insanı her zaman sevgi ve saygıyla anmaya devam edeceğiz.

YAŞAMI VE MÜCADELESİ.

Onun yaşam öyküsü en genel anlatımla şöyle özetlenebilir :

Ruhi Su, kendi anlatımıyla, “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi”. 1912 yılında Van’da doğmuştu, anasını, babasını hiç tanımamış ve bilmemişti. Van”da öksüzler yurdunda kalan, Mehmet çocuk Adana’ya götürülerek, çocuğu olmayan, fakir bir aileye evlatlık verilir. Evin erkeğine “amca” kadına ise “yenge” diye hitap eder. Evin her türlü getir götür işlerini yapar, koyun ve keçileri otlatır, küçük yaşta çobanlık yapar.

Çocukluğu evlatlık olarak verildiği yoksul ailenin yanında ve Adana öksüzler yurdunda geçer.

1936 da kaydını yaptırdığı, “ Musiki Muallim Mektebinde” ilk koro çalışmasını yönetir ve “ Ses ve Tel Birliği” adında bir koro oluşturur. İkinci koro çalışmasını, 1946 “da askerliğini “yedek subay” olarak yaptığı, “ Ankara Üniveristesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesin”den yapar. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka hanımla burada tanışır. Üçüncü koro çalışması 1975” de meyvesini verir ve ünlü “Dostlar Korosu” kurulur, dönemin devrimci koşulları ona, ülkenin pek çok şehrinde binlerin ve on binlerin katılımıyla konserler yapma imkanı sunar. Bu dönem, Ruhi Su” nun siyasal mücadelede öne çıktığı dönemdir.

Ruhi Su, 1942”de bitirdiği “ Ankara Devlet Konservetuar”ı sonrası, Ankara Cebeci ortaokulu ve Hasanoğlan Köy Enistitüsü”den Müzik öğretmenliği yapar. 1943-45 yılları arasında, Ankara Radyosun”da onbeş günde bir yayınlanan, “ Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” programını yapar.

Program ülkede büyük bir yankı ve beğeniyle karşılanır. “ Ruhi Su’nun söylediği türkülerin çoğu, alevi deyişleri ve alevi nefesleriydi. Ali İzzet’ ten ; “Bir Allah’ı Tanıyalım Ayrı Gayrı Bu Din Nedir”, Pir Sultan Abdal’dan; “Gelin Canlar Bir Olalım”, Muhyi’den “Zahit Bizi Tan Eyleme” gibi nefesler söyleyen Ruhi Su’yu, “alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor” diye sustururlar. O dönem, egemen güçler, Alevi nefesleri söylemekle, komünist olmayı eş anlamda algılıyordu. Böylece Ruhi Su’nun radyodaki işine son verilir.”

Cumhurbaşkanlığı orkestra bölümüne girmesi ve opera bölümünü bitirerek, “devlet opera sanatçısı” ünvanını kazanması onun için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Pek çok opera oyununda görev alır, davudi sesi ile şarkı ve türkülere hayat verir. 1951 yılında, TKP”ye karşı ülke genelinde bir operasyon düzenlenir. “1951 tevkifatı” olarak tarihe geçen bu saldırı furyasında, Ruhi Su ve Sıddıka hanım da paylarına düşeni alırlar. Her ikisi de 1952”de ​önce gözaltına alınır ve sonra tutuklanarak cezaevine konurlar.

Harbiye Cezaevi’nde üç buçuk yıl kalırlar. Hapishanede Ruhi Su’ya çok sevdiği bağlaması tüm ısrarına rağmen verilmez. Bunun üzerine tutuklulardan “Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından ona bir bağlama yapar. İki sene bu bağlamayla çalışır. Ancak iki sene sonra, izin çıkınca Ankara’dan bağlamasını getirtebilir.” “Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi.

Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara’dan İstanbul’a Sansaryan Hanı’na getirilişini anlatan türkü, “Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde”dir. “Mahsus Mahal” türküsü, doğrudan Sıdıka hanımla ilgilidir. Bu türküyü Ruhi Su “tabutluk” diye bilinen hücrede iken hazırlamıştır. Ruhi Su’yu İstanbul’dan Adana’ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. “Haşan Dağı, Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak” türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır.” Ruhi Su, Nazım Hikmet’in “ Kuvay”ı Milliye Destanı”nı, Şeyh Bedrettin Destanı ve daha pek çok şiirini besteleyen ilk sanatçıdır.

Operada iken, “Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan” (On Beşlere Ağıt) ve “Baladız Destanı”nı (1944) bestelemiş ve seslendirmişti. Hapishanede bu türküler için de işkence görür. 1958 yılının Haziran ayında tahliye olur ve evlenirler.

Ancak Ruhi Su, için sürgün cezası vardır, çile ve işkence bitmiş değildir. Sürgün olarak Çumra’ya gönderilir. Ağustos ayına kadar orada kalır, savcı Muharrem İlkez ile dostca ilişkiler içindedir ve ona “ cura dersi” vermektedir. Kendi uğraşları ve savcının desteği ile naklini Ankaraya aldırmayı başarır. Veda günü, cezaevinde çoşkulu bir konser vererek ayrılır. Ankara günleri oldukca sıkıntılı geçer. İşsizdir, Sıddıka hanımla evlidir ve bir çocuk beklemektedirler. Geçim sıkıntısı, işsizlik ve devlet tarafından çok yönlü bir biçimde kuşatılmışlık vardır, eski dostların bazıları onunla” birlikte görünmemek için türlü bahaneler ve “oyunlara” başvurmaktadırlar, çok az sayıda gerçek, dost, yoldaş ve arakadaş çevresindedir. Maddi imkanlar sınırlıdır, devlet kapısı tamamen kapalıdır, bu şartlar içinde “kol emeğine dayalı” işler yaparak, hayata tutunmaya çalışan Ruhi Su, “iç dünyasında kırgındır”.

Tamda bu durumda, Ankara”ya gelen Atıf Yılmaz, onun “eşya taşıma” gibi ağır bir işte çalıştığını görür ve çok üzülür. Adana”da çekimlerine başlayacağı “ Karacaoğlan”ın Kara Sevdası” filminin müziğini yapmasını ister, Ruhi Su teklifi kabul eder ve Adana”ya gider. Filmin müziği için, Karacaoğlan”dan türküler derleyerek bunları seslendirir ve 40 gün Adana” da kalır.

Sonraki yıllarda geçimini sağlamak için “Gazinolarda” sahneye çıkar. Denebilir ki, Ruhi Su, esas olarak 1970 başlarından itibaren yeniden tüm ülkeye seslenen müzik çalışmalarını başlatabilmiştir.

1975” de oluşan ”Dostlar Korosu” bu dönemin en belirgin simgesidir. “El Kapıları”, “Sabahın Bir Sahibi Var”, “Semahlar” ve daha pek çok ölümsüz eserler 70”li yıllarda üretildi ve dinleyici ile buluşturuldu. İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan”ın yoğun uğraşıları sonucu 1977”de pasaport alan Ruhi Su ilk Yurtdışı konseri için Berlin’de yapılan Nazım Hikmet haftasına katılır, oldukca coşkulu ve başarılı geçen bu etkinlikten sonra, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ülkeleri ve Avusturalya “da konserler düzenlenmiştir. Avrupa turnesi 1979 yazına kadar devam etmiş, Ruhi Su tüm bu konserlerde sevgi ve çoşkuyla karşılanmıştır.

BİR ANI OLARAK BELÇİKA DA RUHİ SU KONSERİ.

Ruhi Su ile 1979 yılında Belçika“da tanıştık. Belçika o dönem devrimci mücadelenin en zayıf olduğu ülkelerden biriydi. TKP, Aydınlık ve Halkın Yolu gurupları dışında diğer devrimci gurupların bir örgütlülüğü yoktu.

Adını andığım gurup ve partilerin güçleri ve örgütsel yapıları oldukca sınırlıydı. Belçika“ya 1979 başında gidip yerleştikten sonra, hızla tüm ülkeyi adım adım dolaşmaya başlamıştık. Her türlü imkanı sonuna kadar kullanıyor ve ülke genelinde ilişki ağları örüyorduk. Gücümüz üç beş taraftardan ibaretti. Belçika”nın Lıege şehrinde İsmet yoldaş vardı, daha çok onunla birlikte koşturuyorduk. Liege şehrinde her hafta Cuma günleri, yarım saat süreyle Radyo”da Türkçe haber programı sunuluyordu.

Programı sunan, eskiden Aydınlık hareketi içinde yer almış Nazım adlı bir arkadaştı. İsmet Nazımı benimle tanıştırdı, bizi daha yakında tanımak istiyordu. Dergi ve yayınlarımızı , ayrıca ozan Emekçi”nin kasetlerini kendisine verdik ve her programda bir Emekçi türküsü yayınlamasını talep ettik. Nazım samimi bir arkadaştı, görüşme sonrası programlarda Emekçi”den parçalar çalıyordu.

Onun bu içten ve tutarlı tavrına karşılık kendisine yapacağımız bir gecede sunuculuk görevini teklif ettik, o da kabul etti ve gecemizde sunuculuk yaptı. İlşkilerimiz her geçen gün sağlam ve güvenilir temellerde gelişiyordu, bir gün, İsmet yoldaş yanıma geldi ve Nazım arkadaşın bir talebi olduğunu bana aktardı. Talep şuydu: Nazım Liege”de bir RUHİ SU KONSERİ tertiplemek istiyordu, konserin güvenliğini bizim üstlenip üstlenmeyeceğimizi soruyordu. İsmet yoldaşla kısa bir değerlendirme yaptık ve konserin güvenliğini üstleneceğimizi Nazım”a bildirmeye karar verdik. Hatırımda kaldığı kadarıyla, 1979 Mayıs sonu veya Haziran başında konser gerçekleşti. Böylece, ilk defa büyük usta ile tanıştık, kısa bir hoş, beş sohbetimiz oldu, konserin gidişatı üzerine Nazım ve kendisiyle sohbet ettik, güvenlik yönünde herhangi bir endişelerinin olmamsını her türlü önlemi aldığımızı belirttik. İsmet, on kadar yoldaşla bu görevi üstlenmişti. Ben Partizan yayınlarını sergilemiştim. İnsanlar gelmeye başlamışlardı, o dönem yeni yeni Belçika“ya „açılan“ PKK „den üç kişi de gelenler arasındaydı.

Bu arkadaşlardan biri ile daha bir hafta öncesi, Almanya“nın Aachen kentinde bizim dernek lokalinde Kürt sorunu üzerine, uzun süren bir tartışma yaşamıştık. Bu arkadaşlar kapı ağzında ve Partizan masası başında beni görünce bir hayli şaşırdılar, „ Ruhi Su“ konserini bizim düzenlediğimizi sanmışlardı, durumu kısaca izah ettim. Ne varki, guruplar arası „rakabet gereği“ bizim bu etkin durumumuzda pek hoşnut olmadıkları her hallerinden belliydi. Konser başladığında salon sanki yıkılıyordu. O ufak tefek adam, davudi sesiyle adetta yeri göğü inletiyordu. Dinleyiciler ilk başlarda biraz, ürkek ve çekingendiler. Zaman ilerledikçe, türkü ve marşlara eşlik edenlerin sayısı çoğalıyordu. Katılım, 200 kadardı. Onu sahnede gürleyen sesiyle dinlemek benim için büyük bir zevkti. Elimde bulunmayan kasatlerini hemen o gün orada tamamladım. Konser iyi geçmişti.

Konser bitiminde, dostça tokalaştık ve ayrıldık. Ruhi Su konserinin güvenliğini üstlenmemiz ve gecenin başarılı bir biçimde sonuçlanması için katkı sunmamız, o dönem bazı yoldaşlar tarafından eeştirildi. “Sosyal Faşist” harekete yakın olan birinin desteklenmesi ve korunması asla kabul edilemez” deniyordu. Eleştiri okları bana yönelmişti, ben yapılanın doğru olduğunu savundum ve geri adım atmadım.

SONSUZLUĞA YOLCULUK..

Ruhi Su, yakalandığı prostat kanserinin tedevisi için uzunca bir süre, yurtdışına çıkmak için mücadele verdi. 12 Eylül faşizminin devamı olan iktidar, tamamen keyfi bir biçimde 1977“de verilmiş olan pasaport“un süresini uzatmayarak, onun ülke dışında tedevi edilmesini engelledi. Ülke içinde ve dışında kampanyalar düzenlendi, tüm çabalara rağmen, izin verilmedi. „ Yurtdışına çıkabilir“ denildiğinde ise artık çok geçti. ​

Bir toplantı halindeydik, hemen her akşam dinlediğimiz, Köln Türkce Radyo yayını, „büyük ozan Ruhi Su“yu“ kaybettiğimizi duyurdu.

Ölüm haberi hepimizi derinden sarsmıştı, onu büyük bir beğeni ve keyifle dinlemeyi seven, İsa yoldaş, „ kendileri Doğu Avrupa „da fink atıyorlar ama, Ruhi Su“yu Avrupa“ya getiremediler, keşke biz bu işi yapsaydık“ diye TKP“ li yöneticilere yönelik tepkisini ortaya koymuştu.

Doğru söze ne denebilirdi ki, hepimiz aynı fikirdeydik, TKP elindeki büyük imkanlara rağmen onu tedavi için Avrupaya getirememiş, Türkiye“de sonuç vermeyeceği belli olan kampanyalarla oyalanmıştı. Büyük ustanın kaybı ardında „keşke biz getirseydik“ bizim için sadece geç kalmış bir „teselli“ değil, duygularımızın samimi bir biçimde dışa vurumuydu…

Son olarak, pek çok çevrede tartışmalara konu olan Ruhi Su”nun “ulusal kimliği” hakkında kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Bilindiği üzere, 1915 Ermeni kıyımının en önemli merkezlerinden biri Van”dır, bu olgu akıllara, Ruhi Su acaba Ermeni mi” sorusunu getirmektedır.

Oğul Ilgıt Su, bu soruya şöyle yanıtı veriyor. “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” Konu üzerinde duran ve tartışmalara katılan kimi çevreler Ruhi Su” nun “yüksek ihtimal” Ermeni olduğunu ileri sürerken, kimileri de kesin kes Ermeni olduğunu yazıp-çiziyorlar.

Yazılanların büyük bölümünü okudum ve yukardaki yaklaşımların ağır bastığını ve dolaysıyla pek çok devrimci çevre tarafından da kabul gördüğünü görüyorum. Ben soruna bambaşka bir açıdan bakıyorum, insanların ulusal kimliğini tek başına “kan bağı” veya “etnik kökenle” açıklama ve tanımlama bilimsel bir yaklaşım değildir. “Ulus tanımında” çoğu kez gözardı edilen “ruhi şekillenme birliği” denen olgu, tek tek bireylerin ve toplulukların kültürel, sanatsal, siyasal ve bir bütün olarak yaşam biçimlerinin şekillenmesi ve belirginleşmesinde son derece önemli bir etkendir.

Bu son derece önemli gerçekliği dikkate alamayarak sadece, “kan bağı” ile insanların ulusal, kimliğini açıklamak ve tanımlamak ırkçı bir yaklaşımdır. Ulusal kimlikle, etnik köken farklı şeylerdir. Ruhi Su, Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olabilir, bu durum sadece“etnik kökeni” açıklar, ulusal kimliği değil. Bu anlamda Ruhi Su, kültürel olarak Türk, siyasal olarak Türkiyeli sosyalist bir ozandır, o bir dünyalıdır. Anısına saygıyla… 19-09-2020

Bir toplantı halindeydik, hemen her akşam dinlediğimiz, Köln Türkce Radyo yayını, „büyük ozan Ruhi Su“yu“ kaybettiğimizi duyurdu. Ölüm haberi hepimizi derinden sarsmıştı, onu büyük bir beğeni ve keyifle dinlemeyi seven, İsa yoldaş, „ kendileri Doğu Avrupa „da fink atıyorlar ama, Ruhi Su“yu Avrupa“ya getiremediler, keşke biz bu işi yapsaydık“ diye TKP“ li yöneticilere yönelik tepkisini ortaya koymuştu. Doğru söze ne denebilirdi ki, hepimiz aynı fikirdeydik, TKP elindeki büyük imkanlara rağmen onu tedavi için Avrupaya getirememiş, Türkiye“de sonuç vermeyeceği belli olan kampanyalarla oyalanmıştı. Büyük ustanın kaybı ardında „keşke biz getirseydik“ bizim için sadece geç kalmış bir „teselli“ değil, duygularımızın samimi bir biçimde dışa vurumuydu… Son olarak, pek çok çevrede tartışmalara konu olan Ruhi Su”nun “ulusal kimliği” hakkında kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Bilindiği üzere, 1915 Ermeni kıyımının en önemli merkezlerinden biri Van”dır, bu olgu akıllara, Ruhi Su acaba Ermeni mi” sorusunu getirmektedır. Oğul Ilgıt Su, bu soruya şöyle yanıtı veriyor. “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” Konu üzerinde duran ve tartışmalara katılan kimi çevreler Ruhi Su” nun “yüksek ihtimal” Ermeni olduğunu ileri sürerken, kimileri de kesin kes Ermeni olduğunu yazıp-çiziyorlar. Yazılanların büyük bölümünü okudum ve yukardaki yaklaşımların ağır bastığını ve dolaysıyla pek çok devrimci çevre tarafından da kabul gördüğünü görüyorum. Ben soruna bambaşka bir açıdan bakıyorum, insanların ulusal kimliğini tek başına “kan bağı” veya “etnik kökenle” açıklama ve tanımlama bilimsel bir yaklaşım değildir. “Ulus tanımında” çoğu kez gözardı edilen “ruhi şekillenme birliği” denen olgu, tek tek bireylerin ve toplulukların kültürel, sanatsal, siyasal ve bir bütün olarak yaşam biçimlerinin şekillenmesi ve belirginleşmesinde son derece önemli bir etkendir. Bu son derece önemli gerçekliği dikkate alamayarak sadece, “kan bağı” ile insanların ulusal, kimliğini açıklamak ve tanımlamak ırkçı bir yaklaşımdır. Ulusal kimlikle, etnik köken farklı şeylerdir. Ruhi Su, Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olabilir, bu durum sadece“etnik kökeni” açıklar, ulusal kimliği değil. Bu anlamda Ruhi Su, kültürel olarak Türk, siyasal olarak Türkiyeli sosyalist bir ozandır, o bir dünyalıdır. Anısına saygıyla… 19-09-2020

önce gözaltına alınır ve sonra tutuklanarak cezaevine konurlar. Harbiye Cezaevi’nde üç buçuk yıl kalırlar. Hapishanede Ruhi Su’ya çok sevdiği bağlaması tüm ısrarına rağmen verilmez. Bunun üzerine tutuklulardan “Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından ona bir bağlama yapar. İki sene bu bağlamayla çalışır. Ancak iki sene sonra, izin çıkınca Ankara’dan bağlamasını getirtebilir.” “Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara’dan İstanbul’a Sansaryan Hanı’na getirilişini anlatan türkü, “Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde”dir. “Mahsus Mahal” türküsü, doğrudan Sıdıka hanımla ilgilidir. Bu türküyü Ruhi Su “tabutluk” diye bilinen hücrede iken hazırlamıştır. Ruhi Su’yu İstanbul’dan Adana’ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. “Haşan Dağı, Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak” türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır.” Ruhi Su, Nazım Hikmet’in “ Kuvay”ı Milliye Destanı”nı, Şeyh Bedrettin Destanı ve daha pek çok şiirini besteleyen ilk sanatçıdır. Operada iken, “Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan” (On Beşlere Ağıt) ve “Baladız Destanı”nı (1944) bestelemiş ve seslendirmişti. Hapishanede bu türküler için de işkence görür. 1958 yılının Haziran ayında tahliye olur ve evlenirler. Ancak Ruhi Su, için sürgün cezası vardır, çile ve işkence bitmiş değildir. Sürgün olarak Çumra’ya gönderilir. Ağustos ayına kadar orada kalır, savcı Muharrem İlkez ile dostca ilişkiler içindedir ve ona “ cura dersi” vermektedir. Kendi uğraşları ve savcının desteği ile naklini Ankaraya aldırmayı başarır. Veda günü, cezaevinde çoşkulu bir konser vererek ayrılır. Ankara günleri oldukca sıkıntılı geçer. İşsizdir, Sıddıka hanımla evlidir ve bir çocuk beklemektedirler. Geçim sıkıntısı, işsizlik ve devlet tarafından çok yönlü bir biçimde kuşatılmışlık vardır, eski dostların bazıları onunla” birlikte görünmemek için türlü bahaneler ve “oyunlara” başvurmaktadırlar, çok az sayıda gerçek, dost, yoldaş ve arakadaş çevresindedir. Maddi imkanlar sınırlıdır, devlet kapısı tamamen kapalıdır, bu şartlar içinde “kol emeğine dayalı” işler yaparak, hayata tutunmaya çalışan Ruhi Su, “iç dünyasında kırgındır”. Tamda bu durumda, Ankara”ya gelen Atıf Yılmza, onun “eşya taşıma” gibi ağır bir işte çalıştığını görür ve çok üzülür. Adana”da çekimlerine başlayacağı “ Karacaoğlan”ın Kara Sevdası” filminin muziğini yapmasını ister, Ruhi Su teklifi kabul eder ve Adana”ya gider. Filmin muziği için, Karacaoğlan”dan türküler derleyerek bunları seslendirir ve 40 gün Adana” da kalır. Sonraki yıllarda geçimini sağlamak için “Gazinolarda” sahneye çıkar. Denebilir ki, Ruhi Su, esas olarak 1970 başlarından itibaren yeniden tüm ülkeye seslenen müzik çalışmalarını başlatabilmiştir. 1975” de oluşan ”Dostlar Korosu” bu dönemin en belirgin simgesidir. “El Kapıları”, “Sabahın Bir Sahibi Var”, “Semahlar” ve daha pek çok ölümsüz eserler 70”li yıllarda üretildi ve dinleyici ile buluşturuldu. İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan”ın yoğun uğraşıları sonucu 1977”de pasaport alan Ruhi Su ilk Yurtdışı konseri için Berlin’de yapılan Nazım Hikmet haftasına katılır, oldukca coşkulu ve başarılı geçen bu etkinlikten sonra, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ülkeleri ve Avusturalya “da konserler düzenlenmiştir. Avrupa turnesi 1979 yazına kadar devam etmiş, Ruhi Su tüm bu konserlerde sevgi ve çoşkuyla karşılanmıştır. BİR ANI OLARAK BELÇİKA DA RUHİ SU KONSERİ. ​

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »