İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Akıl Akıl Gel Parmağıma Takıl…

Akıl Akıl Gel Parmağıma Takıl…

12 Eylül; neredeyse örgüt, sendika, dernek, sivil toplum örgütü ayırmaksızın buldozer gibi geçti, yoğun esen devrimci rüzgârın üzerinden. Daha sonra egemenler, proje üzerine proje, deney üzerine deney, teknolojik/bilimsel, psikolojik, sosyal, kültürel, hangi yöntem ve imkânları varsa saldırdılar asilerin üzerine. Toplumu ve bütün muhalif güçleri adeta deneysel bir laboratuvarın kobayları gibi, insanlığına yabancılaştırmak için, hangi yöntem varsa fütursuzca denediler. Bunun karşısında direnmekten ve varlığını sürdürmekten öte bir şey yapamayan devrimciler, yenilgiden kurtulamadılar doğal olarak. Çünkü; bu darbe iklimine karşı, ne bir b, c planları vardı(a planı bile yoktu sanki), ne de geleceklerini kurgulayabilecek mecalleri.
Bu siyasetsizlik ve dağınıklık ortamı, kasketli geleneğin, neredeyse İbo’nun katlinden sonraki örgütsel yapısının her mecrası ve kademesinde o günden, bu güne kadar kendini göstermekte. İşin içinden çıkılamaması biraz da bu yetersizlik yüzünden olmuştur. Kim el atsa, elinde kalıyor. Çünkü sürece ilişkin değerlendirmenin çok yönlü ve çok uzmanlı (bilimsel metodolojiden bahsediyorum) bir komisyon tarafından uzun erimli bir çalışma sonrası raporlanması gerekiyor. Sadece bizim gelenek açısından da değil bu ihtiyaç; İbrahim ya da diğer siyasal formların (Mao, Lenin, Marx… vd.) yeniden güncellenmesi gerekiyor. Tabii ki, ihtiyaç duyulan her bilimsel disiplin kullanılarak, bu yapılmalı. Dünyanın ve egemenin gelişim hızı, o denli çabuk ve değişken ki; (İbrahim beş yılda bu kadarını becermiş, yetersiz olanak ve kaynaklarla) bunu bir disiplinle açıklayabilmek her ne kadar önemliyse de eksik kalmaya mahkûmdur. Kırk yıllık tarihe sahip üç önemli geleneğin (Cephe, THKO, TKP-ML) ve 1920 TKP’sinin önderlerinin, yazıp çizdiklerinin üzerine, sonraki süreçte kimse bir paragraf bile inşa etmemiş. Edenler de hayatın laboratuvarında deneye tabi tutmamışlar yazdıklarını. Yazılanlar hali hazırda kütüphanelerin tozlu raflarını süslüyor. Yazanlara lafım yok; ellerine sağlık her arkadaşın, yazıları önemsiyor ve okuyorum da; ama anılarını yazmaktan ve geçmiş üzerine şöyle oldu, böyle oldu tespitinden öteye geçen bir araştırma yok. Zaten birçoğu anlaşılmaktan uzak kavramsal yazılar, bir kısmı anılar üzerinden ne kadar önemli olduklarını tarif ediyor. Bu durumu üç farklı kategoriye ayırdım aklım yettiğince.
Bir; geçmişi yeniden keşfetmeye çalışan dostlar ki, çoğu halen geçmişte yaşıyor ve bugüne dair söyleyecek sözleri yok, geçmiş bir muamma değil ki; araştırması, tespit etmesi çok kolay şimdiki olanaklarla.
İki; Günü anlamaya çalışan dostlar ki, bu arkadaşları daha çok önemsiyorum. O da çok pencereli bir perspektif gerektirdiği için, bir kişinin gözlem ve araştırması doğruyu bulmaya yetmiyor. Sadece doğruyu bir açıdan görmeye çalışan tespitler bunlar. Sosyolog olsa sosyolojik çözümleme tamam ama ya psikolojik çözümleme, bilim açısından tarifi nasıl olacak? Felsefe veya diğer disiplinler ne olacak. İşin pratik, somut hayata ilişkin çözümlemesini kim yapacak? Kısaca bütün bunlar, bir kişinin yapacağı iş mi?
Üç; geleceğe ilişkin çözümleme nasıl olacak? İşte dana kuyruğunun koptuğu yer tam da burası. Bugüne dair; çok kapsamlı bir güncelleme yapmadan, bilimsel ve somut koşullara göre siyaset ve yöntem üretmeden, geleceği nasıl çözümleyeceğiz? Bir kişinin kılavuzluğu buna yeter mi? Bence yetmez. Yine uzmanlardan oluşan bir komisyon ve saha çalışması yapacak bir teknik ve röportör kadro gerekiyor. Bu mesele uzun ve meşakkatli, ayrıca uzun uzun yazılabilir ve üzerine sohbet çoğaltılabilir.
Sözün özü; bu öyle bir alanda uzman bir kişinin, ya da geçmiş siyasi deneyimleri olan, o dönemin öznesi bile olsa bu kişi, tek başına becerebileceği bir iş değil. Ben yeni çıkan İ. Ünal’ın son kitabını okumadım. Ne var ki; yazan arkadaşlar ya anılarını yazıyor, ya laf kalabalığı yapıp anlaşılmaz bilgi karmaşası yaratıyor, ya da tartışma çıkarmaktan, sübjektif yorumlardan öteye gidemiyor. Kurumlarsa zaten geçmişi çözümlemeye birçoğunun mecali bile yok. Bir araya gelip ortak akıl oluşturmak yerine, ya kendi yağında kavruluyor, ya da yine bölünme dertleriyle uğraşıyor. Bir kısmı kendini legal alanda ve yasal yöntemlerle var etmeye çalışırken, diğer kısmı da meydanlarda dayak yiyip duruyor. Benim bu yorumlarım da eksik ve metodolojiden genel kapsamıyla uzak yorumlar. Sadece bir durum tespiti ve sadece bana ait. Bu meseleler öyle bir kişinin aklıyla çözülebilecek meseleler olsaydı şimdiki halimiz böyle olmazdı. Bir kişinin doğrusu kendi meşrebince bir anlam ifade eder, ama bunu genelin doğrusu olarak dayatmak bugünkü teknolojik hızda ve karmaşada mümkün değil. Hatta bir doğru olduğundan bile çok emin değilim, ben kendi payıma. Şimdilik benden bu kadar, uzun uzadıya konuşmak, somut saptamalar ve çözüm önerileri sunmak mümkün ama ciddiye alındığı kadar anlamlıdır bu öneriler de. Sevgiyle…
Levent Kaçar

Simurg-News'i sosyal medyadan da takip edebilirsiniz!
Translate »